Banner

Gerçeğin yok oluşu

Size biraz gerçeğin nasıl yok edildiğini anlatmak istiyorum. Gerçeğin kanı ellerimize bulaşmışken nasıl hiç bir olmamış gibi dolaşabildik ve gerçeğin cenaze törenine neden kimse gelmedi bunları anlatmak niyetim.

Bir zamanlar gerçek olan adlandırılan kavramlar önce bir simülasyona dönüştü. Bu dönüşüm süreci gerçeğin anlamlarını kaybetme süreciydi aynı zamanda. Kavramlar simülasyonun içinde erirken bu onların içinin boşalmasına sebep oldu. O denli şiddetli bir erimeydi ki geriye sadece posaları kaldı kavramların içi boş bir kabuk gibi. Bu esnada biz yarı bilinçsiz bir şekilde gerçeği o içi boş kabukla takas ettik. Ardından simülasyon haline gelen o kabuğu tekrar takas etmek istedik. Ancak takas edebileceğimiz bir karşılık yoktu. Elimizdeki kabuk bizi rahatsız ettikçe ondan kurtulmak istedik ama hiçbir şey onun yerini alamıyordu. O hiçlik bize yeterli geldi ama. Kabuktan o kadar fazla kurtulmak istiyorduk ki onu alıp hiçliğin içine fırlattık. Yani simülasyonu hiçlik ile takas ettik. Bu kabuğa dönüşen kavramların yok olması anlamına geliyordu. Biz onlar parmaklarımızın arasında küle dönüşürken, ölürken kılımızı bile kıpırdatmadık. Onlar öldükten sonra ise "öldü" deyip yalandan bir cenaze merasimi düzenledik. İşin garip kısmı ise cenazeye kimsenin gelmemesiydi. Kimse kayıplarının farkında değildi çünkü.

Aslında kayıpların büyüklüğü kaldırabileceğimizin çok ötesindeydi. Bu yüzdende bu imkansız takası en başından beri görmek istemedik. Zamanla eksildik ama eksildiğimizi bilemedik. Simülasyon kendi içinde bölünerek artarken anlamak istemedik taki o kendi içinde bölünerek yok olmaya başlayana kadar. Nasıl ki bir atom bombası patladığında önce bir süre boyunca şiddetle bir şekilde genişleyip ardından yine aynı şiddetle kendi içine doğru kapanıyor ve yok oluyorsa gerçeğin yok olma süreci de aynı şekilde işlemiştir. Gerçek önce anlamsızlaştırılmış ve dönüşüme uğramıştır. Ardından da dönüşüme uğrayan nesne ortadan kaybolmuştur. Simülasyon aslında gerçeği nesneleştirme sürecidir.Oluşan nesnenin yok olması ise gerçeğin yok oluşudur aslında. Atom bombası örneğinde olduğu gibi, bomba patladıktan sonra öldürücü bir etki ile çok geniş bir alana yayılır. Bu yayılmanın hemen ardından yine aynı öldürücü etkiyle geri çekilir. Bundan sonra orada yıllarca kalacak hiçbir canlının yetişmediği bir alan oluşur. İşte gerçeğin yok oluşu da bu üç özelliği de gösterir ve evet son derece ölümcüldür. Ve evet kalıcıdır.

Peki biz neleri takas ettim birazda onlardan bahsetmek istiyorum. "iyi ve kötü"yü "mutluluk ve mutsuzluk" ile takas ettik önce. Yani bir zamanlar iyi ve kötü olarak adlandırılan ve bütün toplumsal değer yargılarının üzerine inşa edildiği kavramları aldık ve hepsini mutluluk, mutsuzluğa bağladık. Sonuçta bizi mutlu eden her şey iyi, mutsuz edenler ise kötü oldu. O kadar acımasız bir takastı ki bu toplumu üzerine kurduğumuz ne varsa hepsini yıktı. Fakat işin garip kısmı ise yıktıklarının yerine herhangi bir temel atamadı. Şu anda toplumun üzerine inşa edildiği bir şey yok, boşlukta süzülüyoruz. Belirli ahlak kısıtları olmadan da davranışlarımızda özgür kaldık. Ancak insan var oluşu itibari ile bu özgürlüğü kaldıramayacaktı. Algısını mutluluk ya da mutsuzluğa bağlarken sürekli olarak mutsuz olmaya başladı. Bu ise boşlukta sallanan toplumun yıkılması anlamına geliyordu. Bu esnada insan kendi özgürlüğünü kısıtlamak zorunda hissetti. Sonuçta yok olmakta olan bir toplumda kendi ayağına prangalar takan bireylere sahip olduk.

Bir başka örnek olarak "aşk"ı verebilirim. Aşkı önce cinsellikle takas ettik. Aşkın acıları ve zorluklarına karşın cinselliğin verdiği hazzı tercih ettik. Cinselliği aşkın karşısına alternatif olarak sunanlar onun bu kadar ilgi göreceğini düşünmüyorlardı elbette. Cinsellik aşkın yerini alırken, aşkı efsanelere doğru ittik. Cinsellikten aldığımız haz o kadar büyüktü ki aşkın yokluğunu fark edemedik bile. Bu aşkın gidişi süreci biraz dolaylı oldu. Önce mektuplar geldi ve az da olsa uzaktan aşklar başladı. İnsanın görmediği, tanımadığı birisine ilgi duyması bu döneme denk düşer. Sonra telefon geldi ve uzaktaki insanlar iletişim kurmaya başladı. Ardından gelen cep telefonu ile iletişim sıklaştı ve aşkın da içi boşaltılmaya başladı. Birbirini tanımayan insanlar seni seviyorum dedikçe kelimelerin anlamı kayboldu. İnternet geldikten sonra ise ipin ucu kopmuştu. Kameralar sohbet, sohbet programları, sosyal paylaşım siteleri, porno siteleri derken karşı tarafa olan ihtiyaç azaldı. İnsan dokunamadığı, kokusunu bilmediği birisine sevgi sözcükleri söylerken önüne koyulan cinsel metalarla kendini tatmin etti. Bu ise karşılaştıklarında temel işlevleri cinsel paylaşımlar yapmak olan çiftler ortaya çıkardı. Aşk öldü, aşk öldürüldü bu şekilde. Önce simülasyonlaştırıldı ve ardından yok edildi. Şimdi ise insanlar sevgi sözcüğünün anlamını bilmiyor. Bu sebeple sevemiyor, aşık olamıyor. Yerine koyulmaya çalışılan cinsellik ise yeterli gelmiyor. 

Sanırım gerçeğin nasıl yok olduğuna dair aklınızda biraz fikir oluşturabildim. Amacım henüz çok geç olmadan, geri dönülemeyecek bir yere gelmeden bunların önüne geçebilmek. Hala elimizde eski yazıtlar, eski metinler var. Ölmüş olsalar bile onları diriltebileceğimize inanıyorum. Ancak bunun için duyarlı olmak,çabalamak gerekli.

Saygılarımla


Yorum Gönder

1 Yorumlar

Elif Ayvaz dedi ki…
Hala geç kalınmış sayılmaz belki.