Onurum için - Bir milyon kalem

Bir milyon kalem

Blog yazarları topluluğu

20 Aralık 2018 Perşembe

Onurum için

Etrafında döndükçe uzun kızıl saçları da onunla birlikte dans ediyordu. Sol elimle sağ kolumu okşayıp durduğum yerde ona bakarak ritim tutuyordum.Her şey çok güzeldi.

Her şey çok güzeldi.” Bu cümle benim için o günden sonra yalnızca ağzımdan boşluğa savrulan ve hemen unutulan sıradan bir andan ibaret olarak kalacaktı. Çünkü izin vermediler, anlıyor musun? Mutlu olmamıza izin vermediler; ezdiler, çiğnediler, üzerimizden geçtiler, yataklarından geçirdiler. Kendilerini tatmin ettiler sonra bedenlerimizi böldüler. Böğrümüzü deldiler. Canavarın biri Mehtap'ın kalbine dayayıp tetiği yüzündeki gülümseyişi çaldı mesela. Mesela, Ali'nin karşılaşma umuduyla yanıp tutuştuğu ilk aşkını aldı elinden. Elde ne var Mihriban? Koskoca bir hiç...

Kuşları düşünmeyen, bizleri düşünür mü hiç? Yerde dizlerinin üzerine çömelen Hande'nin siyah saçlarını umursar mı? Ya da bir kıvılcımla yanışını...
Haksız yere hapse atılmış Diren'i kim duyar? Ölüm orucuna bir umut katığı kim koyar siniye?




O gün, “onurum için”diye düşmüştüm yollara. Ellerinden tutup bırakmadığım sevgilimi göğsüme basa basa gelmiştim meydana. Üzerimde üzeri leke olmasın diye uğraştığım; yıkarken asla koyu renklerle bir araya getirmediğim beyaz tişörtüm vardı. On binlerle yürümeye başladım. Çocukluğunun penceresinden baktığında yapayalnızlığına içerleyen ben,belki de ilk defa bu kadar kalabalık olduğumu hissettim.”Dans etmek de mi suç?”diye bağıran kadının sesine doğru yönelmemle başladı o büyük kavga. Sivil halkla, polis birbirine girdi. Oradaki sivil halk biz oluyorduk; bazıları tarafından asla halktan sayılmayan biz. Hayatı bile kabul görmeyen biz...

Ters kelepçe niçin acımasızdır bilinmez,ama o gün Sabahattin Ali'yi ardımda bıraktığıma emindim.Katillerini ararken bana doğru sesleniyordu: Neden hâlâ yaşıyorum?” diye...
O kalabalığın içinde ben de onun gibi cesedimi taşıyacak olan zanlıyı aramaya başlıyordum. Öyle çok yanıyordu ki gözlerim, yine de sevgilime doğru bakmaya çalışıyordum; kollarını incitmekten korktuğumu derdest edip, o soğuk kelepçeyi bileklerine takmaya çalışıyorlardı.
Bayrağım,”diyordu bir çocuk; on yedi bilemedin on sekiz yaşlarında...
Gökkuşağını yerlerde sürükleyen o toplumun arasından geçiyorduk.
Kursağımızda bir hayat bıraktılar,” evet o koca meydanda dağılmışken yerlere,burnumdan akan kanı elimin tersiyle silerken bunu mırıldanıyordum. Dostum eğilmiş yere, yırtılan pankartları toplamaya çalışıyordu. “Aşk örgütlenmektir,” diyerek...
Bizi ayrıştıran salt düşüncelere inat yemin ederim, “aşk aynı zamanda özgürleşmekti.”

En çok da seninle özgürleşmek...
Bir seher vakti mesela saçlarına yapışan kar tanelerini yalayarak, sonbaharda kırılan tırnaklarına nazar boncuğu resimleri çizerek,onurumu bölüşerek haziran aylarında. Hep bir ağızdan söylenen devrimci şarkılara eşlik ederek ve yorganın altına saklanarak; ön sevişme anlarının yüzümüze vuran utangaçlığıyla.

***

Bir anda Züleyha,bir anda her yer toz duman...
En azından sen ölmedin,” diyorum. Görecek günlerin varmış. O bomba bir çocuğun üzerinde patlamadan önce polis otomobili alıp götürmüş seni ya da orada kalmışsın kim bilir? O anda, bir hikâye daha yazılsa sanki her şey düzelecek sanmışım. Yani o toz bulutu kalkacak aradan ve sükûtumun manasına yeni bir gelecek inşa edilecek,diye düşünmüşüm. Düş işte!
Kabusun ortasında bir düş görmüşüm.

Bacağı ve kolu olmayan gövdesi bir başka yere savrulmuş insanlarla dolu ortalık. Hissetmiyorum yüzük parmağımın boşluğunu. Yüzü is içinde kalmış bir transseksüel kadın kendini yerde sürükleyerek, arkadaşımızın ölü bedenini gökkuşağı bayrağıyla örtmeye çalışıyor. Kalıyorum olduğum yerde, kalkamıyorum.Kaşımdan dudağımın kenarına kadar süzülen sıvının kan olduğunu söyleyen adamın sağlıkçı kostümüyle karşımda dikilişi hiç ilgimi çekmiyor sonra sıyrılıp o adamın kollarından paramparça olmuş giysilerimle gaz bombası ve yanık kokusu arasından geçiyorum. Hepsi arkadaşım,hepsi...

Bağrışma sesleri geliyor ortalıktan. Ben acıya hiç bu kadar yakın olmamıştım, Züleyha ve hiç bu kadar eksilmemiştim kendimden. Her yerde ambulans sesi...
Üzerinde, “bedenime dokunma!” yazısı bulunan pankartı elinden bırakmayan bir yaralıyı sedyeye yatırıyorlar;gözleri kan çanağı.”Hewal,”diyorum. “Korkma ölmeyeceksin!”
Çektiği acıya meydan okurcasına yüzüme bakıp gülümsüyor;onuru için...
Ne güzel şey nefretin karşısında nefret edene boyun eğmemek...
Ne güzel şey Züleyha!

Ah!
Ben seni küle dönerken gördüm.”Onurum için” diyordun. Kime sorsak yanarak ya da boğularak ölmekten korktuğunu söylüyordu.Caddenin ortasında devriliyordu simitçinin sermayesi,bir çocuk elini tutmaya meyilli oracıkta öylece duruyordu. Bir hayal gibi geçiyordun önümden, gözümün ferine inat!
Kaç tane onur yürüyüşü geçti aramızdan, sadece o katliamdan geriye kalanlarla değil, topluluğa sonradan katılanlarla da birlikte yürüdük ve siyah giyen adamlardan korkmadık hiç.
Serpil, yine en ön sırada dans etti. Yine sokak aralarına doğru koştuk;yüzümüzde gaz maskeleriyle. Yine bileklerimizde ters kelepçe izleri...





Sayfalar