Mis Sokak - Bir milyon kalem

Bir milyon kalem

Blog yazarları topluluğu

7 Kasım 2018 Çarşamba

Mis Sokak



Beyoğlu'nda ipteki çamaşırların kurumadığı bir sabah daha...
Telesekreterdeki boşluk tüm odaları sessizliğe mahkûm etmiş gibi görünüyor. Televizyondaki spiker yine bir intihar haberini yüzündeki bir ton makyaja hüzün katarak sunmaya çalışıyor.
Ayten, eteğini sürüyerek geçiyor bir odadan bir dip odaya. Bir bardak ayran duruyor mutfak tezgâhının üstünde ve sandalye üzerinde al yazma...
“Unutmak değil de unutulmak koyuyor insana,”diye geçiriyor içinden gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş cenaze.
Kitap bitmemiş henüz. Eski bir daktilo tükenmeye yüz tutmuş mürekkebine küfrediyor; durduk yere. “Bizim şarkımız vardı,”diyor fiyakalı Sedat. Ulan! Kolay mı orospu begonyasını toprağa yoğurmak.
***
Onu bunu geçin de bizim hikâyemiz mis sokakta başladı. Hardal rengi elbiseleri tercih ettiğim 95'li yıllarda; yani 95'e uğramayanların koynuna girdiğim, cebime üç-beş kuruş para koyabildiğim o virane odalarda.
Orospu begonyası lakabım değildi evet okurken öyle göründüğünün farkındayım. Sanki böyle daha afilli oluyor,diye düşünmüştüm o zamanlar. Takma ismi olmayanların hayat kadınlığından hayata terfi edemediğini sanıyorduk ya da saçmalıyorduk. Aytendim.
Ay tenliydim. Bunu sokakta kimse bilmezdi laço Sedat'tan başka. Zaten sır küpüydü o ve belki de sırf içine attığı onca dert yüzünden yıllar sonra akciğer kanserine yakalanacaktı.
Çarka çıktığımız gecelerde acemiliğimi kapamak için beklediğimiz yerde rimelimi tazeler, rujumu koyulaştırırdı lakin bundan fazlasıydı; can dostumdu, Sedat. Biriciğim dediğimdi.
Standart bir yaşantısı vardı; her allahın günü gece kulübüne giden, zır sarhoş olup sürekli dans eden laçovari lubunyalardan değildi.
Ben manyaktım ayol! Evin çatısına çıkıp kafam attığında bağırarak şarkılar söylerdim. Beni bir kez olsun arayıp sormayan annemi geberircesine özlerdim ve sonra kapanırdım içime.
Tam kendime geldim, derken bir müşterinin yatağında dayak yerdi ruhum. Yara bere içinde yol kenarında buldukları da olurdu beni; içki masasında rakıya meze olurken de.
***
Canına yandığımın sokağında istenmeyen misafir olurduk. Seks işçiliği yaptığımızı bilen bakkallar veresiye bile yazmadı. Daha önce arkadaş olduğumuzu düşündüğüm bazı kadınlar yanımızdan geçip giderken kocalarını sakınırdı bizden. Koyar mı lan ailesi olmayana bir kap çorbanı bile bölüştüğün insanların vefasızlığı, diye yakınırdım o zamanlar. Daha sonra öğrendim ki insanın canını bunlar yakmazmış. Bana annelik yapan Şükran ablayı bir sokak kavgasında harcadılar mesela. Mesela; sevgilisi ağabeyim dediğim adamı, Mithat'ı bar kapısında...

Sanki bizi öldürmeye yeminliydi şehir eşkıyaları. Ölüm haberleri tek tek sıralanınca öç alırcasına yaşamaya başladım hayatı. Sadece orospu begonyası oldum; Ayten değil!
Gullüm sohbetlerde geçti adım. Meslekse meslek ne dalga geçiyorsun lan, deyip verdiği üç kuruş parayı yüzüne çarptığım kolilerim oldu. Asla ezdirmediğim kevaşelerim...
Sedat, heteroseksüel duygularla doğsaydı ve ben aşkı muhafaza edebilen bir yüreğe sahip olabilseydim, her şeye rağmen kollarımı ona doğru iki yana doğru açarak; Nazan Öncel açgözlülüğü ile “Gidelim buralardan,” derdim.
Saçma sapan müşterilerim olurdu. Karısıyla kavga edip kendini âleme atmış olanlar ve borç batağındayken çükünü düşünenler...
Bir gece çakırkeyif eve dönerken kadının biri, “Burası travesti sokağı” diye bağırdı. Kocasının boynumda bıraktığı morluğu, ojesi yıpranmış ellerimle saklayıp yanından geçerken, “Ulan! Bir sokağı satın alacak kadar zengin değilim” dedim. Anlayacağınız kocasına değil de bana dikleniyordu kadın.
Mis sokakta ömür geçiyordu. Sedat sevgililerinin koynundan akıp gidiyordu. Bir platonik aşk yüreğime dokunup duruyordu.
Unutmak için giyindim sandaletlerimi, piyanistin evine gitmek için yola çıktım. İlk kez birlikte olacaktık. Kendi halinde, yalnızlığı seven zavallının tekiydi. Çekmecesinde saklı duran geçmişinden haberim yoktu. Seks işçiliğinde çoğu müşteri hakkında bilgi sahibi olmazsınız. Buna zaman vermezler. Gözlerinizi boyamakla başlarlar işe. Sonrası çoğu kez fiyaskoyla sonuçlanır. Birkaç kez birlikte olduk. Bana “bu işi bırakacaksın” dedi. Kabul etmedim.
Kimseye boyun eğemezdim. Şu yaşıma kadar kendi kendine ayakta durmuş bir kadındım ve bu ilişkinin ömürlük olmadığı aşikârdı. O adama karşı geri çekilmeme neden olan, henüz adını koyamadığım şeyler vardı. Bana her ilişki sonrası similyamdan rahatsız olmadığını söyleyip duruyordu. Rahatsız olan kişi olduğum halde onun istediği gibi olmam için ısrarcı davranıyordu. Bunu üstü kapalı yapıyordu.
Bir süre sonra ayrılma kararı aldım. Tehdit üstüne tehditler savurdu. Müşterilerle buluştuğum evleri bile bastı. Tam bir baş belasıydı.
***
Biliyor musunuz? Aslında bu âlemde sonunuzu hep birileri hazırlar. Önce en zayıf noktanızdan vururlar. Sedat'ı kolundan yaralayan o bıçak gibi...
Hayatınızı zindana çevirmek için pencerenizden içeri giren serseri bir kurşundan kaçarken kayıp, başınızı sehpaya çarparsınız. Tıpkı o piyanistten sonra aşka tutunmaya çalıştığım bir başkasına güvendiğim gibi...
Yine de güzel rüyalar vardır; tüm bunlara rağmen özlediklerinizi görebildiğiniz.
Tabii çoğunlukla yalnız hissediyorsun kendini. Güçsüz kalıp düştüğünde baban olsun istiyorsun yanında. Gardırobundan çok beğendiğin giysisini üzerine yakıştıracağın bir anan ve yalnızca kendine ait hissettiğin bir odan...
Sonra uykundan uyanıyorsun, beyaz atlı prens gelmiş. Açıyorsun kapıyı, şakağın yangın yeri...

Sayfalar