SAPLANTI - Bir milyon kalem

Bir milyon kalem

Blog yazarları topluluğu

4 Ekim 2018 Perşembe

SAPLANTI



Kötü insanlar aşırı özgüven sahibidir. Bu yüzden onlarla hiç anlaşamadım. Bundan sonraki sorunun,”neden?” diye devam edeceğine eminim çünkü psikologlar aslında çoğu zaman yanıtını bildikleri soruları sorarlar. Bundan garip bir haz duyarlar. Yerin zeminini inceleyip oturduğum yerde sallanmaya devam ettiğim için dikkatimi toplayamadım ve “neden?” sorusu da böylelikle havada kalmış oldu. Uzun konuşmayı sevmiyorum; genellikle yanıtlarım çok kısa oluyor. İçimdeki manyak bağırıp durmasa sessizliği dinleyebileceğim. Zuzu, benim oyuncak ayım, cansız gözlerini üzerime dikip, “ne olur bu kez ona ağabeyinin ne kadar pislik biri olduğundan bahset,” dese de Zuzu'yu dinlemiyorum.

Sırf dik başlı olduğumdan benimle günlerce hatta aylarca konuşmadığı oluyor. Aslında sorun ne onda ne de bende...

Bir deliye kimse inanmaz, diyorum,ama o beni dinlememekte ısrarcı davranıyor.

***



Hiç arkadaşım yok! Bu çok boktan bir durum...

Kimse bir deliyle arkadaş olmak istemiyor. İçine kapanık biri olduğum için büyükannemin eski aşklarını taşıyan bir sır küpüyüm sadece. Sürekli matematik soruları çözüyorum. Keşke sorunların üzerinden gelmek de bu kadar kolay olabilseydi. Kimse bir matematik dâhisi olduğumu bilmiyor. Üzerinde soru çözdüğüm kâğıtları karyolamın altındaki parke zeminin arka yüzünde saklıyorum. Saklamak ve saklanmak yapabildiğim en güzel eylem...

Ağabeyimin dokunuşları oldukça rahatsız edici...

Özellikle hafta sonları ve sarhoşken üzerimdeki baskıları daha da artıyor.

Tembihlemek,” dediğiniz de anladığım tek şey ağabeyimin yüzüme yapışan tükürük lekeleri...

Çoğu kelimeyi kendimle özdeşleştirdiğimde, hayatım sadece devrik cümlelerden oluşan ucuz bir tekerleme...

Yalnızca resmini çizdiğim hayal ürünü birine âşığım. Sürekli saçlarıyla oynuyorum ve onların rengini değiştiriyorum. Birçok kez akıl sağlığı yerinde olmayan insanların arasında kaldım. Doktorlar deli olmadığımı söyleyip kapıya koydular. O sıkıcı prosedürleri saymayı sevmediğimden kendime kısa ve öz sözcükler buluyorum. Ellerim titrediği için bağımlı olduğumu düşünenler bile oluyor. Yalnızca on beş yaşındayım ve tıpkı parkinson hastası gibi davranıyorum.

Bir sokak köpeğine baktığım için cezalandırıldım. Kömürlüğe kapatıldım ve kömür kokusu içime işledi. Hava çok soğuktu; Çakıl dışarıda üşüyordu. O cezayı almamdaki sebep Çakıl'ı sevmemdi. Çok sevmem...

***



Sizce sevmek suç mu?” dedim ve derin bir suskunluk girdi araya. Zavallı psikoloğum o gün karın ağrısı çekiyordu. Anlaşılan boş sorulara ayıracak vakti yoktu. O seanstan sonra saçlarımı okşayıp duran bir teyzeye bile güvenmemeye başladım. Yanıtını alamadığım soru hayatımda ciddi sorunlara yol açabilirdi.



Ağabeyim başka bir ülkeye yerleşti. O pis ağız kokusunu da alıp gitti hayatımdan.

Okulu bıraktığımda bunu umursayan olmadı. Kafamın çalışmadığını düşündükleri için bu durum kimseyi rahatsız etmedi. Tecavüzden sonra makatından gelen kanları tişörtüne silip öyle uyanan birini okulu bıraktığı ilk gün fark etmeleri oldukça zordu tabii.

Tinerci biri tarafından dayak yediğimde bunu hak ettiğimi söyleyen birilerinin yanında can güvenliğimin olduğu da söylenemezdi.



Kızıl saçlı ve çilli bir çocuğu keşfedemedikleri için onlara acıyordum. Oysa hep onların yanındaydım. Aynı oturma grubunu,aynı banyoyu,ayn mutfağı,aynı tabağı,aynı kaşığı-çatalı ve aynı klozeti paylaşıyorduk. Hatta Zuzu bile sürekli benimle hareket ediyordu.



O kadın odamın kapısını açıp içeri girene kadar hayata saplantı derecesinde bağlıydım.

Bavulları yatağın üzerine atıp bana ait olan her şeyi onların içine koyuncaya dek varlığıma inanmıştım. Yeni çatal-bıçak seti,yeni tabaklar,yeni klozet,yeni koltuklar,yeni mutfak masası ve dolapları...

Tüm bunlar eskisinin yerine gelinceye dek çözdüğüm soruları saklayıp duruyordum.

On beş yaşındaydım. O yaşta eski bir garın rayları üzerinde sırt üstü yatıp Zuzu'nun gözleriyle yıldızlara bakıyordum. Ölümümün üzerinden tam on yıl geçmişti.



Fikrisabit insanlardan biri olmayabilirsiniz,ama bir gün gelir ,benliğinizin bir parçasını hayatta tutmaya çalışırsınız. Nasıl öldürüldüğünüz ise yalnızca bir muammadır ve eğer bir deliyseniz, kanayan kaşınıza elinizi götürüp silmeye çalışırken, zorla sıyrılan eteğinizi ve mahvolan rahminizi kimse önemsemeyecektir. ”




Sayfalar