* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

ÖLÜM KAPISINDAN GEÇİLECEK




Yürüyoruz yürümekten imtina edemeyeceğimiz, ezelden ebede giden uzun ince bir yolda. Bizden önce oraya gidenlerin uğurlandığı ebediyet mekânı sessiz çığlıkların, sessiz gülümsemelerin mekânıdır. Çığlık atarlar; sizde sonunda buraya geleceksiniz, hazırlıklı gelin diye. Belki oraya yakışan bir davranış gördüklerinde gülümserler gizliden gizliye biz fark etmesek de. Dilsizdir yine de oradakiler. Orada neler olup bitiğinden haber veremeseler de, kendimizi izleniyormuş gibi hissederiz yine de. 

Bir ürperti kaplar içimizi, hele gece olunca yakınından geçmeye korkar olur insanlar. Görmek ve hatırlamak istemeyiz ölümü ve ebediyet yurduna varacağımızı. Belki de bundandır şehirlerle ve kasabalarla iç içe olan mezarlıkları uzaklaştırmaya çalışıyoruzdur. Gözden ırak olunca gönüllerden ırak olmasını umuyoruzdur belki de. 

Oysa ölümü hatırdan uzak tutmak değildir bizden istenen. Ölmeden önce ölmektir. Yani ölmeden önce ölüme hazırlıklı olmaktır. Tuzaklarla dolu dünyada ölmeden önce ölüme hazırlıklı olmak o kadar da kolay değildir. Yaşadığımız her nefeste kulluğumuzun gereğini yapabilmek en büyük mücadelemiz olması gerekirken, dünyalık zevk ve heveslerimizin peşine düşeriz. Helaller dururken haramları yapmanın peşine düşeriz. Helaller dururken haramları yemenin peşine düşeriz. Bunu yaparken de Allah’tan korkup Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaya çalışanları değil de, nerde yoldan sapan varsa onları kendimize örnek alırız. Günah işleyenleri ve haram yiyenleri örnek alıp herkes böyle yapıyor demek, bize nefislerimiz ve şeytanın askerleri tarafından, kendimizi düzeltmekten, kötü huylarımızdan vazgeçmekten çok daha kolay gösterilir. 

Hz Ebu Bekir (R.a.) efendimiz kendisine bir mezar kazıp hazırlayan bir adama: "Kendin için kabir hazırlama, kendini kabir için hazırla." buyurmuştur.  Evliyadan bazıları kabir çukuru kazdırıp geceleri oraya yatarak nefislerini terbiye edermiş. İşin vahametinin farkında olan insanlar her cenazenin kabre götürülüşünden ibret alır; ‘acaba sıra bende mi?’ diye irkilerek kendine çeki düzen verme gayretinde olurlar. Her cenaze yola çıktığında tabutun içindeki ben olabilirdim diyerek gözleri dolar. Mevta kendisine yakın akraba ise daha bir yüksek sesli feryatlarla ağlar. Gözyaşı muslukları alabora olur. Aslında ağladığı, defin işlemi yapılan insan için gibi gözükse de gözyaşları kendisi içindir. Bir gün mutlaka dualar okunarak yolcu edilen kendisi olacaktır. 

Dualarla yolcu edildiği o güne gelinceye kadar hayatı boşa geçirip, hak hukuk dinlemeden nefsinin heva ve heveslerinin peşinde hayvanat gibi yaşamak vardır. Kazanacağı malı mülkü haram-helal demeden bir şekilde kazanmaya bakıp, sonra da harcayacağı yerin haram-helalliğine bakmadan harcamak vardır. Helalden bile kazansa onu hayır hasenat yollarından uzak mirasyediler gibi har vurup harman savurmak gafletine düşmek vardır. Allah muhafaza işte insan bunlar için gözyaşı dökmelidir. Bir başkasını defnederken bile mezarlığın bir köşesine çekilip kendisini defnedilen kişinin yerine koyarak yaşadığı hayatı gözden geçirmesi gerekir. İbret alınası kabir; bizim bunu yapmamıza vesile olmuyorsa, bu nasıl derin bir gaflet uykusu ki uyanmak bir türlü mümkün olmuyor. 

Kısacık hayat boyu dünya zevklerinden vazgeçip ebedi hayat için hazırlanmak bize zor gelir. Oysa ne kadar sıkı sıkıya bağlanırsak bağlanalım ağaçtan dökülen yapraklar misali; her geçen gün ömürler birer birer tükeniyor. Adım adım tüken bu yolun sonunda zoraki bir ayrılık söz konusudur. Bu ayrılık sonunda gidilecek olan yerden yüce yaratıcımız Allah (c.c.) tarafından hesaba çekilme vardır. Amellerimizin faturasını; iyiyse mükâfat, kötüyse ceza olarak almak vardır. Onun için hayat hakka teslimiyetle geçmelidir. Önümüze çıkan engeller, acılar, zorluklar bizi yoldan döndürmek şöyle dursun, en ufak bir yoldan sapmaya bile götürmemelidir. 

Bu hayatta her insan özgürdür. Kendisi için zararlı olan günahları işlese de, sonradan pişmanlık duyar, af dileyip dua ederek kurtuluşa erebilir.  Ama özgürlük başkalarının özgürlük alanına müdahale etme noktasına geldiğinde özgürlük orada biter. Kendi kendine ister içki iç, ister sigara iç, ister oruç tut, ister tutma, ister namaz kıl, ister kılma, ister intihar et, istersen kendini günlerce aç bırak, isterse aşırı yemekten mide spazmı geçir; bunlar senin kendine vereceğin zararlardır. Bunların bazılarını ( Namaz, Oruç gibi)dinimiz emretse veya bazılarını (İçki, Kumar, sigara, hırsızlık, gasp, zulüm gibi )yasak etse de bunların affı rabbimiz tarafından mümkündür. Dilerse tövbeni kabul eder, seni de affeder ve cennetine koyabilir. 

İçki içmekle kalmamışsın başkasının parasını çalıp onunla içmişsin, sigara içmekle kalmamışsın özellikle kapalı alanlarda topluma açık yerlerde içerek dumanını ve kokusunu salarak komşularını rahatsız etmişsin, dövmüşsün, sövmüşsün, öldürmüşsün, sudan bahaneyle kara bakmışsın, malını çalmışsın hakkına tecavüz etmişsin. Çöpünü çöpe atmak varken, emeğine ve üç-beş kuruş paraya kıyıp, her türlü pis giderini kanalizasyona koyup yer altından götürmek varken, çevresini ve yollarını kirletmişsin. Hazine arazisini veya köy merasını sahiplenip kullanarak bugün yaşayan insanlardan ziyade gelecek nesillerin de hakkını gasp etmişsin. Gelecek nesiller için fidan dikmeyi aklına bile getirmezken kömüre para vermek yerine kamu ormanlarından her yıl onlarca ağacı kökünden devirip yakmışsın. 

Birilerinin senin hakkını yediğini iddia edip hakkımı arıyorum diye sokağa çıkıp hiçbir suçu ve kusuru olmayan insanların mallarını yağmalamışsın. Güya devleti yönetenlere kızıp tüm halkın malı olan kamu malına zarar vermişsin, bankaları, hastaneleri, halk otobüslerini, vs yağmalamışsın. Yalan ve iftiralarla kendine rakip gördüğün kişilerin üzerine halkı kışkırtmışsın ve zarar verdirmişsin. Bunlara benzer birçok durumdan dolayı oluşacak kul haklarını o kullar kendileri helal etmedikçe böyle günahlardan af söz konusu değil. Bunlardan affedilmek için önce hakkı olanlar senin sevaplarından alacak, sevapların yetmezse sana kendi günahlarını verecek. Ondan sonra hala sevabın kalmışsa yada rabbim dilerse seni affedecek. 

Ölüm bizim için kaçınılmaz bir kapı ve kapı herkes için sürekli açık. Kimin ölüm kapısından ne zaman geçirileceği beli değildir. Belki namaz kılarken, belki içki içerken, belki başkasına ait bir şeyi çalarken, belki uyurken, belki iyilik ederken, belki kötülük ederken, belki insanların iyiliğine bir söz söylerken, belki ders alınası bir yazı yazarken, meçhul ve hiç beklemediğin bir anda ölüm gelecektir. O kapıdan, ölüm kapısından geçmeye hazır mıyız?
Bu zamanın bir uyarısı işareti yok mu diye soracak olursak; var elbet. Rabbim bazen insanoğlunu defalarca uyarıyor. Başımıza gelen ölümcül kazalar, hastalıklar, kalp krizleri, ölüme sebebiyet verecek yaralanmalar vs. bunlar hep birer uyarıdır. Velhasıl birlikte yaşadığımız komşularımızın, yakınlarımızın, eş ve dostlarımızın, sevdiklerimizin birer birer, o ebediyet kapısından geçip kabir’e konmaları bize ibret olmuyorsa; bize daha hangi uyarı kar etsin. 

Allah dilemedikçe ve kendisine dünya için sunulan zaman sona ermedikçe kimsenin o kapıdan geçmeyeceğini bilen ve kendisine ölümü hesabı hatırlatan uyarılardan ders alabilen insan için öğrenmek ve öğretmenin üzerimize düşen bir görev olan Allah’ın kanun ve kurallarına uygun işleri yaparken ölümü beklemek gerekmektedir. Sıhhatimizi ve boş vaktimizi heba etmeden Rabbimizin razı olacağı işlerde harcama gayretinde olmalıyız. Doğru bu; ama onu yaparsam yada hakikati söylersem falanca kötü zihniyetli kişi veya kişiler bana şöyle yapar, böyle yapar. Hatta beni öldürürler korkusuyla şeytanlıklar karşısında sessiz kalırsak asıl o zaman kaybedenlerden oluruz.  

Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri buyuruyor ki:
“Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadîs-i şerif öğrendim. Bütün bu hadislerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bıraktım. Çünkü kurtuluşu ve ebedî saadete kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Peygamber efendimiz bir Sahabeye hitaben; “Dünyâ için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allah-ü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!”  buyurmuştur. 

Nereden geldiğini bilen ve nereye kimin daveti ve izniyle gittiğini veya gideceğini bilen insan için elindeki tarifeye göre yaşamak asıl olandır. Bize verilen tarife kuran ve peygamber efendimiz sallallahü aleyhi vesellemin sünneti olduğuna göre; bu tarifeden şaşmamalıyız. Kuran ve sünnetin tarif ettiği yoldan şaşmamak için ise Kuran ve sünnetin hayat tarzını, öğütlediği hal ilmini çok iyi öğrenmeliyiz. 

Rabbim hakkı ve hakikati idrak ederek hak rızası istikametinden ayrılmayan, hemen ölse bile hak rızası yolunda can veren kullarından olmayı bizlere nasip eylesin. Ebu Said el-Hudri (r.a.)’den rivayet edilen Peygamberimizin: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin), bu da imanın en zayıfıdır.” Hadisi gereği kötülük ve haksızlıklar karşısında hakkın gücü ve hakkın dili olabilmeyi cümlemize nasip eylesin. 

Feyzullah Kırca

Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +