* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Yarışmada ilk üçe kalan eserler


Merhaba Değerli Birmilyonkalem okurları

Yarışmamızda ilk üçe kalan eserler nihayet belli oldu. Yarışma süreci devam ediyor. İlk üçe kalan
"Sen Bilirsin Abla - Erhan Tığlı ve Ümit Kentsoylu" nun gönderdiği blog yazıları arasında yapılan derecelendirme ve ödüller  30- Aralık Günü duyurulacak...

Şu an okumanız için üç yazıyı da sizlerle paylaşıyor ve şimdiden hepinize iyi yıllar diliyoruz.

Bir milyon kalem
Site yönetimi

---------------------------------
Abla", geride kalırken, Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013'ün, kendince kısa bir değerlendirmesini yapar.

Gezi yazıları dışında hemen hiç yazmamışken, bir de, "tek satır iletişimi" dediği sosyal medyaya kaptırdığı okurları için sızlanan "abla", Ezoteriklerin, Yeni Dünya'nın İkinci Yılı diye adlandırdıkları 2014 başında, Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013'ün, becerebildiğince kısa bir değerlendirmesini yapmaya niyetlenir:

Kızının doğumu sonrasında, oradan öteye yol olmayabileceği ihtimaliyle hiç plan yapmadığı otuz yıl öncesindeki gibi, Mayaların "Zamanların Sonu" dedikleri 21 Aralık 2012 sonrasına da iş bırakmayan "abla", Aralık başında bir gün, kıyamet/tufan provası yağmur eşliğinde Kuzey Ege'deki evinden ayrılır, az bir eşya ile, adının kökeninin -çapa anlamına Anchor, Ancyra, Anküra- vaadine sığınıp Ankara'ya göçer. 

Mısırlı bilge bir rahibin, öğrencisi Yunanlı filozofa söylediği,"Dünya, sizin Nuh Tufanı diye bildiğinizin, onlarcasına sahne oldu" sözleri uyarınca suların karalarla yer değiştireceği türü söylemleri çok ciddiye almasa da "bir ihtimal, ama bir ihtimal!" diyerek ortanca kız kardeşinin AŞTİ terminali yakınındaki evine, yeni bir Dünya umuduyla giren "abla" ne görsün!? Söz konusu su baskınının, üst kattaki dairenin banyosundan gelen sızıntı biçimindeki alçak gönüllü demosu evi çoktan mağaraya çevirmiş; 10 yıldan bu yana çok az kalınan evin parkeleri kabarıp dağılmış, sağlam olanları tahta kurtlarını beslemiş, kapılar şeklini yitirmiş, tavanın bir kısmı ufalanıp antreye yağmış! Küçük odalardan birinde kuru bir köşede hayatını sürdürebileceğini sandığı ablasının, pek sert "burada kalmayı hakaret addederim!" çıkışı üzerine bir koşu terminale gidip dönüş bileti alan ortanca ile akşam saatleri yola çıkan "abla", neye niyet neye kısmet, gece, İstanbul'da kızının evindeki yatağında uykuya varır. 

Her ne kadar söz konusu "kıyamet"in, namazdaki "kıyam", yani ayağa kalkmak, dahası "bilincin yükselişi" anlamına geldiğini bilse de, "abla"nın aklının bir köşesi 2012 sonunda, kış başlangıcı gün dönümünde, Dünya Ana/Gaia'nın kısmen de olsa, sonuncusunu yaklaşık on bin yıl önce deneyimlediği tufan benzeri bir silkinişe tanık olacağı düşüncesiyle pusludur.

2012 Aralık'ının 20. günü, karın beyaza boyadığı Balık Pazarı'nda kaya kaykıla vardığı Cumhuriyet İşkembe Salonu'nda tuzlamasını içip beyin salatasını beklerken başı üzerinde asılı TV'den "abla"nın naklen öğrendiği, Şirince'de kurtarılmak üzre bekleyen kalabalık beklenenin çok altında ve devlet erkanınca yapılan açıklamalara bakılırsa, dünyalık beklentisi içindeki esnaf da sıkı kontrol altındadır. Kaynağı belirsiz, birileri tarafından kurtarılma fikri "abla"ya tanıdık gelse de, gönlü çoktandır, herkesin ancak kendi kendini kurtarabileceği düşüncesinden yanadır.

21 Aralık 2012 sabaha karşı uykusu seyrelen "abla" alacakaranlığa kulak verir: Apartmanlar üzerinden teklemeden geçen uçakların rutin seslerini, adam boyu olduğu kuşkusuz hoparlörden patlayan sabah ezanı izler, belli ki her şey yolundadır; yine de salonda damatla, hafiften dalga geçerek de olsa durum değerlendirmesi yaparken, alışageldikleri Dünya'nın halâ ardında olup olmadığını kestiremedikleri perdeyi açmakta acele etmezler. Sonraları, ertelendikçe korku ve kaygıyla beslenen kısmi doğal felaketler için yeni tarihler ortaya atılırsa da, içeriği belli mailleri artık okumadan silmeye başlamış "abla"nın, Kryon metinlerinden aklında kalıp yüreğini serinleteninsan bilincinin kritik eşiği aştığı Dünyanın, toplu yok oluşa neden olacak doğal afetlerle karşılaşmayacağını bildirdiği "Korkmayın, Tanrı bunca yol aldıktan sonra sizin bir taş altında ezilmenize izin vermeyecektir" sözleriyle biten mesajıdır.

2013 Şubat'ı başında, aralıklı olarak seminerlerine katıldığı hocasıyla yaptıkları üç günlük çalışma sonunda "abla" değerlendirmelerin yapıldığı final konuşmasında kendini "mezun" ilan eder; "...tüm kusurlarıma karşın ben, tam bu halimle Tanrı'nın eşsiz güzellikte bir parçası olduğuma inanıyorum," der, "iyi, güzel, doğruyum ve tam olmam gereken yerdeyim, burada oluşum bunun kanıtı..."

Bağımlısı olduğu gereçlerden saçılan titreşimlerle kirli, büyük kent insanının boğucu öfkesine karşın, "abla"nın ego'su Sebastian giderek sessizleşirken sağduyusu Basiret Hanım'ın bilge fısıltıları daha net duyulur. Bilgi toplamayı bir yana bırakıp, sezgiyle, yüreğinde ışıldayan huzuru inzivada yakalamış "abla", epeydir sinemada yeni bir söz, bakış, duruş bulamadığı bahanesiyle, 31 yıl boyunca sadakatle izlediği film festivalini boşlayıp 2013 Nisan başı Kuzey Ege'deki evine döner; daha sonra da eşe dosta, yıllardır -içinde ne çok şey öğrenmiş olduğu- sinema salonlarında kaçırdığı nice Nisan için yakınacaktır.

Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013, herkes ile birlikte "abla" için de, Işık İnsan olma yolunda "yeniden yüklenme" yılı olur: Ay ve Güneş tutulmaları, gün dönümü, gün tün eşitliği, gök cisimlerinin sıralanışları gibi gök olaylarının yeryüzüne aktardığı, bilinçte yükseliş sağlayan kozmik enerjiler/rahmetle -elbet farkındalık, algı, yargısızlıkla... doğru orantılı olarak- Gaia'nın tüm çocukları yıkanır da yıkanır. Mayıs sonunda başlayan, Ezoteriklerin İndigo Devrimi olarak adlandırdıkları, şiddete kahkaha ile yanıt veren Gezi Olayları "abla"ya kalırsa bilincin yükselmekte oluşunun çok belirgin göstergelerindendir.

Dünya Ana/Gaia dalgalar halinde rahmetle yıkanırken Temmuz'un üçüncü haftası ile Ağustos'un ilk yarısını kapsayan Aslan Kapısı geçişi "abla"yı çok zorlar; öyle ki, aşırı yüklendiği bir noktada, tavana seslenerek bu kadarını kaldıramayacağını, gerekirse yeniden yüklenip daha hazırlıklı olarak gelmek üzere geçişe hazır olduğunu bildirir. Neyse ki yoga hocasının kendisine aktardığı, -pek içine sinmeyen sonuçları ile değil süreçleriyle kendisini sürükleyen- Jean-Christophe Grange kitapları "abla"nın zihnini epeyce oyalayarak dengesini korumasını sağlar. O aralar, öfkelerine sıkıca sarılmış, TV'leri karşısında beddua edip duran komşularıyla karşılaştıkça, "ben" der, "Allah, bilinçlerini yükseltsin, diye dua ediyorum."

Denize girer yüzer; Gaia'ya, suya, toprağa, ateşe, havaya, öğrenmesini sağlayan iyilik / kötülük, güzellik / çirkinlik, doğruluk / yanlışlığa teşekkür ederek yaptığı uzun yürüyüşlerde "abla", her şey için binlerce kez şükrettiği Tanrı'sına "...dilime doğru sözleri koy" diyerek yalvarır, "ve olması gereken yerde sessizliği..."

2013 Kasım başı'nda"abla"nın izlediği sitedeki bir yazıya göre, "...hem tam hem de parçalı Güneş tutulmasının sağladığı ışık kodları Afrika’yı 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında ona saldıran derin karanlıktan kurtaracak ve tekrar Işığa yükselmesini sağlayacak. Afrika muhtemelen Gezegendeki en ihmal edilmiş kıtadır. Gezegendeki en büyük kıtalardan birinin tarihi hakkında çok şey bilinmiyor, yalnızca İnsan Yaşamının başlangıç noktası olduğu söyleniyor. Afrika orijinal “Mu” idi..." 

2013 Kasım sonu ise Gaia'ya, yaklaşık 26 bin yıl sürecek yeni bir zaman döngüsünün, Kova Çağı'na geçişin enerjilerini aktarır; en büyük korkularından, özgürlüğünü yitirme saplantısını salıvermesine yardımcı olabilecek rahmet dalgasının etkisini kısa zamanda gözleyen "abla", iradesinin kontrolünü şartsız olarak ilk kez Tanrı'ya bırakır ve daha önce bir türlü dilinin varmadığı "bütünün en yüksek hayrı için sevgili Tanrı'm senin iraden olsun" diyebilmeyi nihayet başarır.

2013 Aralık başında okuduğu yazı ise "yaşamın, eski kalıpları tekrarladığını" söyler; "Yeni Dünya'yı oluştururken alışkanlıklarınızı gözleyin, kendinizden bile beklemediğiniz değişiklikler yapmaktan korkmayın, saçınızı, giyim tarzınızı değiştirebilirsiniz mesela..." diyerek yenilikler yaratmayı önerir. Gecenin bir saati, filmin reklamlara takılan sonunu beklerken, bozulmasın diye oturmadığı divanın yanındaki plastik taburede tünediğini fark eden "abla", misafir odaları geleneğinin neredeyse 50 yıllık izini taşıyan "bozulmasın!" alışkanlığıyla yüzleşir. İlk eylemi, pazardan aldığı yatak takımını, epeydir sobanın yanına taşıdığı yatağına serip "yıkanmadan temiz çarşafa yatılmaz!" kalıbına kafa tutarak banyo yapmadan yatmak olur.

Kendi tarikatının, biricik şeyhi ve müridi "abla", vaktiyle yarattığı, inandığı, kendini yolundan alıkoyan nice engeli fark edip temizleyerek, her geçen günle duygusal açıdan daha dengeli, yaşamla daha uyumlu olur. Bilincinin, sonsuz yükseliş dışında bir hedefi, nihai bir noktası olmayıp spirallenerek yol aldığını sezdiği tekamülünde, sonsuzluk kavramı artık "abla" için eskisi kadar anlaşılmaz değildir.
 
---------------------------
Fatma KUTLUSOY - senbilirsinabla
 
--------------------------------
 
EN GÜZEL ÇİÇEK HANGİSİDİR?
Sizce en güzel çiçek hangisidir; gül mü, karanfil mi, papatya mı, manolya, lale ya da
akasya, menekşe mi?
Şarkılarda, şiirlerde en çok gül geçer. Sevgili güle benzetilir. Belki de dikenli
oluşundandır bu...Ne olursa olsun, gülü seven dikenine katlanır, gülün kokusuyla kendinden
geçer, kanatlanır, sanki canına can eklenir. Özel günlerde daha çok gül beklenir. Gülün de
kırmızısı istenir. Karanfil de güzel bir çiçektir. Yanık bir kokusu vardır. Ahmet Haşim’in
dediği gibi, “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil.”
Lale de bir devre adını vermiş bir çiçektir. Kıpkırmızı olanı aşk ateşiyle yanan aşığa
benzetilir. Politik bir simgedir aynı zamanda. Papatya bir kır çiçeğidir: “Papatya gibisin
beyaz ve ince/ Bir hoş oluyorum seni görünce” denilir bir tangoda.
Zeki Müren’in manolyası vardır: “Koklamaya kıyamam/ Benim güzel manolyam...”
Akasya baygın kokusuyla koklayanları mesteder: “Yârimle biz biz bize/Otururduk diz
dize/ Sevişirdik göz göze/ Akasyalar açarken” diye şarkı söyletir. Menekşe gökkuşağını
andıran renkleriyle gönül tellerimizi titretir. Sümbülün morluğu ve boynu bükük duruşu
ozanlarımıza yas tutanları anımsatmıştır. Zambağın çeşitli renkleri vardır ama daha çok
beyazı olanı yeğ tutulmuş, masumiyet simgesi sayılmıştır. Orkide, krizantem gibi çiçekler
daha çok sosyetik çevrelerde görülür, hediye edilir.
Görüldüğü gibi, her çiçeğin kendine özgü bir özelliği, değişik bir güzelliği vardır.
Herkes kendi zevkine, kişiliğine göre bir çiçeği sever, onu diğer çiçeklerden daha güzel sayar,
üstün tutar. Zevkler ve renkler münakaşa edilemez, niye bunu seviyorsun diye sorulamaz.
Ama bana soracak olursanız, en iyi, en güzel çiçek dürüstlük çiçeğidir. Ne o, böyle bir
çiçek adı duymadınız mı? Eğer öyleyse aşağıdaki öykücüğü okuyun da bir düşünün.
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu.
Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna
çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu
mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler,
kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi.
Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı
kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına,
özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı
ama bir fayda göremedi. Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek
olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar
güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi...
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer
birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı.
Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak
seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
“Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük
çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.”
 ****
Nasıl, haklı değil miyim?
Hepimiz böyle çiçekler yetiştirelim ve çiçeklerimizi hiç soldurmayalım.
-----------------------------------
 
Erhan TIĞLI
-----------------------------------
 

HANGİ ZENGİNLİK


Birmilyonkalem.blogspot.com sitesinin editörleri oturup düşünmüşler arada bir de kaşındılar mı)))) bilemiyorum. Her geçen gün popülerliğini kaybeden blog yazma işini biraz olsun canlandırmak için site yazarları arasında bir yarışma düzenlemeye karar vermişler. Zengin olma yarışması. Buna aslında zengin olma hayali yarışması da diyebiliriz.

Uzun zamandan beri siteye hemen hemen her gün girip çıkıyorum, sitede yazı yazan pek yazar kalmadı. Bu yarışma ne denli başarı olur. Kaç kişi yazar, kaç kişi bu yarışmaya katılır bilemiyorum. 

İşin içinde her düşünen canlıya cazip gelebilecek zengin olmak var. Belki üç kişi katılır yarışmaya en azından bir çeyrek bilet sahibi olup birmilyonkalemcilerin sayesinde zengin olurum)))))

Zengin olmak deyince aklıma zengin kelimesi takılmaya başladı. Zengin nedir?

Zengin deyince herkes, parası, malı çok olan, varlıklı yani fakir ve yoksulun karşıtı olarak tanımlar. Evet toplum içinde zenginin gelir geçer anlamı budur. Ama zenginliği sadece maddi olarak mı anlamak gerekiyor. Eğer zenginliği kılık, kıyafet ve cüzdanınızdaki paralar penceresinden bakarsanız sizin düşüncelerinizin ne kadar da fakir olduğunu sadece çevrenizdekiler görebilir. Gerçi onların sayıları da azdır.

Zenginlik çok farklı anlamlarda kullalınıyor ama bizim işimize diğer anlamları pek gelmez. Çünkü başka türlü zenginlikleri pek önemsemeyiz, önemsemediğimiz gibi o zenginlikler toplum içinde de pek değer verilmez. 
Zenginliğin asıl anlamı istenilen nitelikleri çok olan demektir. Bu niteliklerinde para ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tıpkı cahilliğin üniversite bitirmekle sonlanacağını sanmak gibi. Ülkenin en iyi üniversitelerinden mezun olup, yaşadığı ülkede bir ilin hangi bölgede olduğunu bilmeyen, yaşadığı ülkede bir mankeni sanatçı olarak görüp, dünyaya mal olan halk ozanını tanımıyorsa, dünyanın kabul ettiği yazarlarından ve şairlerinden bir cümle dahi bilmiyorsa. Bu yoksunluğuna ve fakirliğine bunlar benim ilgi alanıma girmiyor gibi saçma bir tez sunmaya çalışıyorsa. Onun cüzdanında ki zenginliğinin kime ne faydası olur. 

Hani bir slogan vardır, insan haklarıyla insandır diye. Bu slogandan yola çıkarak zenginliği de kişide ki sadece maddiyatı olarak görmemek lazım. Yeteneği ile, kültürü ile bir bütündür zenginlik. Üstelik bu zenginlik canlı varlık olan sadece insan türünde de yoktur. Eğitilebilen bir çok hayvanda da nice zenginlikler görebiliriz.

Bu kadar laftan sonra sanki benimde maddiyata hiç önem vermediğimi sanırsınız değil mi? Hem maddi zenginlik hem de kültür zenginliği her ikisi de bir arada olursa tadından yenmez. 
 
En önemlisi ne oldum delisi olmayacaksınız. Hiçbir zenginliğe sahip olamasanız bile gönlü zengin biri olun o da yeter...
--------------------------------------------
 
Ümit KENTSOYLU

Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +