Zaman harabeleri, mutsuzluğun yolu

İş yerinden çıktığında arkasına bile bakmadı, umursamadı neleri geride bıraktığını. Mesaisinin bitmesine saatler vardı ama o da umurunda değildi. Patronun arkasından söyleyeceklerini düşünmedi bile. Son zamanlarda bu hareketi sıklıkla yapıyordu ve sonucu ne olursa olsun katlanırdı. İşten atılmak, tekmeyi yemek veya başka argo sözcükleri umursamadı. Aslında bir zamanlar onun için önemliydi işi, çalıştığı yer, bulunduğu ortam, geçtiği sokaklar fakat bir anda bırakmıştı hepsini.

İnsanlar ipleri tutarmışçasına tutardı etrafındakileri. Bazı ipleri çok sever bileklerine bağlardı. Bazıları ise her an bırakacakmış gibi tutardı. İnsan sevdiklerini bırakmak istemez, onlara sıkıca tutunurdu. Öyle ipler olurdu ki derisinin içine sokmak isterdi onları. Öyle şeyler oldurdu ki insanın hayatında onlar kaldığı sürece kalan her şey gitse bile önemli değildi.

İş yerinden çıktıktan sonra karşısına çıkan ilk sokağa girdi. O sokağa girmesinin sebebi orada fazla insan olmamasıydı. Başkalarını görmek istemiyordu aslında. Yapabilse kimsesiz o diyara gidebilmek için tüm varlığını verebilirdi. Aslında kimsesizlik etrafında kimsenin olmaması değildi. Kimsesizlik içinde kimsenin olmamasıydı. Bu yüzden o kimsesizdi. Bazen durup yüreğini açar ve içine bakardı. Bir zamanlar yüreğinin içinde insanların olduğu hatırlıyordu ve bu hatırlama onun canını yakmaya yetiyordu. Şimdi yüreğini açmaya kalksa orada hiçbir şey göremeyeceğini çok iyi biliyordu.

Kimsesiz o sokakta yürürken kendi kendine konuşuyordu. Neler söylediğini duysa söylediklerine şaşar kalırdı ama ağzından çıkan kelimeler hep geride kalıyordu. Kelimelerden daha hızlı yürümeyi başarmıştı o esnada. Duysa söylediklerini, ağzından çıkanlara tanıklık etse belki çok farklı bir yol izleyebilirdi ama duymadı. Öyle bir andaydı ki neler hissettiğinin farkına bile varmıyordu. "Mutsuzluk aslında mutluluğun yokluğu. Mutluluğu bilmeyen bir insan asla mutsuz olamaz. O kadar acizim ki mutsuz bile olamıyorum."

Nadir de olsa yanından insanlar geçiyor ve ona garip bakıyorlardı. Birçok insan onun davranışlarına anlam veremiyordu. Üzerinde siyah takım elbisesi, siyah ayakkabıları, lacivert kravatı ve sakalsız yüzü ile tam bir iş insanı görünümündeydi. Ancak ona bakanlar sadece takım elbise giymiş bir deliyi görebiliyordu. Kendi kendine konuşması o kadar şiddetlenmişti ki karşısına uygun bir gölge çıksa onunla kavga edebilirdi. Ona bakanların anlayamadığı da buydu. Birçokları onun için mutsuz derdi ama o mutsuz bile değildi.

"Asıl anlayamadığım şey mutluluğu bulamam değil. Hayır, mutlu olamamam normal, hak etmiyorum onu. Mutsuzluğu da hak etmiyorum. Aptal fıkralara gülmeyi, saçma sapan kahkahalar atmayı da hak etmiyorum. Hayır, hayır ben aslında sadece," cümlesinin nasıl biteceğini fark ettiğinde durdurdu kendini. O cümleyi kurmak istemiyordu. O cümleyi kurarsa eğer hayattan bir beklentisi kalmaz son yaşama amacını da ilk çöp kutusuna atmış olurdu. Hayır, o yaşamak istiyordu.

Duvara doğru döndüğü sırada batan güneşi arkasına almıştı. Gölgesi ise karşısındaki duvara vuruyordu ve kendine bir sohbet arkadaşı bulmuştu. "Ölmek garip biliyor musun? Ölürsem eğer her şey biter. Öncesi, sonrası, yanisi hiçbir anlamı kalmaz. Bitmez nasıldır biliyor musun? Tükenmek gibi değil, bitmek. Hiç var olmamış gibi bitmek. Ben bitersem kimse hatırlamaz beni, silinirim. Silinmek güzel aslında, isterdim silinmeyi. Yok olmayı, hiç olmayı, bitmeyi isterdim. Ölüm garip, o kadar uzak ve o kadar yakın ki. Bir bıçağın sivri ucu kadar yakın ama bir gün doğumu kadar uzak. Ölmenin zamanı var mı? Ya çoktan kaçırdıysam o zamanı."

Gölgesi ile bir süre daha sohbet ettikten sonra tekrardan yola doğru döndü ve yürümeye devam etti. "Peki ya silsek tüm şarkıları? Peki ya unutsam tüm sözleri. Konuşmasam mesela, bir daha hiç konuşmasam. Ağzımı diksem mesela gece renginde bir iple. Gitsem ya şimdi, bir daha dönmesem. Hatta öyle bir gitsem ki gittiğim yere asla varamasam. Arafta kalsam, unutulsam." Kendi kendine konuşmaya devam ederken bir an durdu ve "Aptal" dedi "Aptal, unutulman için önce hatırlanman gerekir."

Eğer bir köprüden yürüseydi aşağıya atlamayı isteyebilirdi. Ancak o kadar emindi ki yürüdüğü köprünün kenarına asla erişemeyeceğinden bu fikri düşünmedi bile. Mutluluğun anlamını bilseydi eğer mutsuz olabilirdi ve o an istediği tek şey mutsuz olabilmekti. Birisi nasıl hissediyorsun diye sonra "mutsuzum" diyebilmek istiyordu yoksa mutluluk onun için fazla uzak bir hayaldi. O kadar uzağa gidebilecek gücü yokmuş gibi hissediyordu.

Herhalde hayatı boyunca yaşadığı en kötü andaydı. Her şeyi arkasında bırakmak istiyordu ve buna önce masasının üzerinde bıraktığı maaş çeki ile başlamıştı. O çeki yanına alsa gitse bir mağazaya, biraz mutluluk alamazdı. Mağazadan alabileceği hiçbir şey onun için yeterli olmazdı. Bu yüzden o çeke ihtiyacı yoktu. Sokaklara da ihtiyacı yoktu, insanlara da ihtiyacı yoktu, kendine bile ihtiyacı yoktu onun. "Gitmek gerek" dedi kendi kendine ve yürümeye devam etti.

Eğer hissettiği duyguları bir grafik ile anlatabilseydi o anda grafiğin en aşağı noktasında olurdu. Mutlak sonsuz bir karanlığın içinde yol aldığını gösterirdi bu grafik. Ancak o grafiği hiç çizemedi çünkü daha kötü olacağını biliyordu. Bu sebeple grafiğin en altında asla yer alamayacaktı.

Daha sonra yürümeyi bıraktı ve bir an için durdu. Neden durduğunu bilmiyordu neden yürüdüğünü bilmediği gibi. Durdu ve gözlerini kapattı. Süresini bilmediği bir zaman sonra serin bir rüzgâr hissetti ve gözlerini açtı. Çimenleri kurumuş bir çayırdaydı. İçinde bulunduğu şehir ise gitmişti. İleriye doğru baktığında yıkılmış bir şehir gördü. Gri bir gökyüzü şehrin üstünü örtüyordu. Binalar paramparça olmuştu. Sokaklardaki arabalar binaların altında ezilmiş, devasa gökdelenler yana devrilmişti.

Şehri gördükten sonra etrafına bakmaya başladı. Tüm ağaçlar kurumuştu, gökyüzünde uçan tek bir kuş bile yoktu. Hatta yuvalarına yiyecek götüren karıncalardan bile eser bulamadı. Hep gitmek istediği kimsesiz diyardaydı sanki. Yıkılmış binalara doğru yürümeye başladığı sırada bir anda kendini tekrardan şehrin içinde buldu. Sokağa park etmiş bir arabanın hemen yanındaydı ve arabanın alarmı çalıyordu. Arabaya çarpmış olmalıydı ama bunu umursamadı. O şehir neresiydi? Bedenini terk edip nereye gitmişti?

Yolun geri kalanında aklı hep gördüğü o şehirdeydi. Oraya nasıl gittiğini veya niye geri döndüğünü bilmiyordu. Bilinçsiz bir şekilde eve gitmek istediğinde karar kıldı ve evine doğru yürümeye başladı. Evine geldiğinde ayakkabılarını çıkarmadan içeriye girdi ve kendini salondaki ilk koltuğun üzerine bıraktı. Nereye gitmişti o ve o şehre ne olmuştu? Düşünceler zihnine tecavüz ettiği sırada fark etmeden koltuğu yumrukluyordu. Bilinmezliklerle dolu hayatı bir anda yok olmuştu sanki. Gördükleri gerçek miydi yoksa zihninin bir oyunu muydu? Eğer gerçekse oraya nasıl gitmişti? Eğer gördükleri zihninin bir oyunu ise bu delirdiği anlamına mı geliyordu?

Eğer gerçekten delirdiyse -ki ona göre en yüksek ihtimal buydu- belki de kendini bir yere kilitlemeli ve her şeyden uzaklaşmalıydı. Belki kendini bir akıl hastanesine kapattırırdı eğer onu alırlarsa. Akıl hastanesi için fazla deli olabilirdi. Sonuçta başvurmak için gittiğinde onlara ne diyebilirdi ki. Silinmeyi istemek, bitmeyi istemek bir akıl hastalığı mıydı? Büyük ihtimalle oraya giderse hiçbir şeyi olmadığını söyleyip onu geri gönderirlerdi. Akıl hastaneleri insanları sisteme kazandırmak için vardı ama o sistemi reddetmişti o maaş çekini almadığında. Bu yüzden onu akıl hastanesine almazlardı. Akıl hastanesi için fazla deliydi o.

Peki ya gördükleri gerçekse ne olacaktı? Oraya nasıl gidebilirdi tekrardan? Geri dönmemeyi nasıl sağlayabilirdi? "Ve sonra hiçbir şey olmadı işte. Hiçbir şey olmuyor zaten. Mutsuz bile olamayan bir insanın hayattaki varlığı nedendir bu sorunun cevabını birileri biliyor mu acaba? Sahi niye yaşıyorum ki ben. Gerçekten yaşadığımdan bile emin değilim. Baksana halime, yaşam dediğin yalandan o kadar uzağım ki. Yalanlara bile inanmayan bir insan ne yapabilir ki? Gerçeği yok ettik zaten onun yerine gelen yalanı da kabul etmiyorum. Eğer kabul etseydim mutlu olabilmek için cep telefonu alabilirdim. Eğer böyle olsaydı mutluluğun bir fiyatı olurdu ve mutsuzluk kimsenin satın alamayacağı kadar değerli olurdu. Ancak mutsuzluğu bilmeyen birisi mutlu olamaz ve mutlu olmayan birisi de mutsuzluğu bilemez. Sahi ben niye yaşıyorum?"

Kafasını duvara vurarak parçalamak istediği sırada bunu yapamayacağını fark etti. Uyumak belki de o günü bitirmek için en doğru yoldu. Fakat nasıl uyuyabileceğini bilmiyordu. Düşüncelerine dalmayı tercih etti. Belki düşüncelerinde boğulabilirdi. Ancak boğulmadı sadece birkaç saat sonra uykuya daldı. Gece rüyasında hiçbir şey görmedi. Ertesi sabah uyandığında ise o yıkılmış şehre tekrar gitmek istiyordu. Sahi o şehir niye yıkılmıştı?

İş yerinden çıktığında arkasına bile bakmadı, umursamadı neleri geride bıraktığını. Mesaisinin bitmesine saatler vardı ama o da umurunda değildi. Patronun arkasından söyleyeceklerini düşünmedi bile. Son zamanlarda bu hareketi sıklıkla yapıyordu ve sonucu ne olursa olsun katlanırdı. İşten atılmak, tekmeyi yemek veya başka argo sözcükleri umursamadı. Aslında bir zamanlar onun için önemliydi işi, çalıştığı yer, bulunduğu ortam, geçtiği sokaklar fakat bir anda bırakmıştı hepsini.

İnsanlar ipleri tutarmışçasına tutardı etrafındakileri. Bazı ipleri çok sever bileklerine bağlardı. Bazıları ise her an bırakacakmış gibi tutardı. İnsan sevdiklerini bırakmak istemez, onlara sıkıca tutunurdu. Öyle ipler olurdu ki derisinin içine sokmak isterdi onları. Öyle şeyler oldurdu ki insanın hayatında onlar kaldığı sürece kalan her şey gitse bile önemli değildi.

İş yerinden çıktıktan sonra karşısına çıkan ilk sokağa girdi. O sokağa girmesinin sebebi orada fazla insan olmamasıydı. Başkalarını görmek istemiyordu aslında. Yapabilse kimsesiz o diyara gidebilmek için tüm varlığını verebilirdi. Aslında kimsesizlik etrafında kimsenin olmaması değildi. Kimsesizlik içinde kimsenin olmamasıydı. Bu yüzden o kimsesizdi. Bazen durup yüreğini açar ve içine bakardı. Bir zamanlar yüreğinin içinde insanların olduğu hatırlıyordu ve bu hatırlama onun canını yakmaya yetiyordu. Şimdi yüreğini açmaya kalksa orada hiçbir şey göremeyeceğini çok iyi biliyordu.

Kimsesiz o sokakta yürürken kendi kendine konuşuyordu. Neler söylediğini duysa söylediklerine şaşar kalırdı ama ağzından çıkan kelimeler hep geride kalıyordu. Kelimelerden daha hızlı yürümeyi başarmıştı o esnada. Duysa söylediklerini, ağzından çıkanlara tanıklık etse belki çok farklı bir yol izleyebilirdi ama duymadı. Öyle bir andaydı ki neler hissettiğinin farkına bile varmıyordu. "Mutsuzluk aslında mutluluğun yokluğu. Mutluluğu bilmeyen bir insan asla mutsuz olamaz. O kadar acizim ki mutsuz bile olamıyorum."

Nadir de olsa yanından insanlar geçiyor ve ona garip bakıyorlardı. Birçok insan onun davranışlarına anlam veremiyordu. Üzerinde siyah takım elbisesi, siyah ayakkabıları, lacivert kravatı ve sakalsız yüzü ile tam bir iş insanı görünümündeydi. Ancak ona bakanlar sadece takım elbise giymiş bir deliyi görebiliyordu. Kendi kendine konuşması o kadar şiddetlenmişti ki karşısına uygun bir gölge çıksa onunla kavga edebilirdi. Ona bakanların anlayamadığı da buydu. Birçokları onun için mutsuz derdi ama o mutsuz bile değildi.

"Asıl anlayamadığım şey mutluluğu bulamam değil. Hayır, mutlu olamamam normal, hak etmiyorum onu. Mutsuzluğu da hak etmiyorum. Aptal fıkralara gülmeyi, saçma sapan kahkahalar atmayı da hak etmiyorum. Hayır, hayır ben aslında sadece," cümlesinin nasıl biteceğini fark ettiğinde durdurdu kendini. O cümleyi kurmak istemiyordu. O cümleyi kurarsa eğer hayattan bir beklentisi kalmaz son yaşama amacını da ilk çöp kutusuna atmış olurdu. Hayır, o yaşamak istiyordu.

Duvara doğru döndüğü sırada batan güneşi arkasına almıştı. Gölgesi ise karşısındaki duvara vuruyordu ve kendine bir sohbet arkadaşı bulmuştu. "Ölmek garip biliyor musun? Ölürsem eğer her şey biter. Öncesi, sonrası, yanisi hiçbir anlamı kalmaz. Bitmez nasıldır biliyor musun? Tükenmek gibi değil, bitmek. Hiç var olmamış gibi bitmek. Ben bitersem kimse hatırlamaz beni, silinirim. Silinmek güzel aslında, isterdim silinmeyi. Yok olmayı, hiç olmayı, bitmeyi isterdim. Ölüm garip, o kadar uzak ve o kadar yakın ki. Bir bıçağın sivri ucu kadar yakın ama bir gün doğumu kadar uzak. Ölmenin zamanı var mı? Ya çoktan kaçırdıysam o zamanı."

Gölgesi ile bir süre daha sohbet ettikten sonra tekrardan yola doğru döndü ve yürümeye devam etti. "Peki ya silsek tüm şarkıları? Peki ya unutsam tüm sözleri. Konuşmasam mesela, bir daha hiç konuşmasam. Ağzımı diksem mesela gece renginde bir iple. Gitsem ya şimdi, bir daha dönmesem. Hatta öyle bir gitsem ki gittiğim yere asla varamasam. Arafta kalsam, unutulsam." Kendi kendine konuşmaya devam ederken bir an durdu ve "Aptal" dedi "Aptal, unutulman için önce hatırlanman gerekir."

Eğer bir köprüden yürüseydi aşağıya atlamayı isteyebilirdi. Ancak o kadar emindi ki yürüdüğü köprünün kenarına asla erişemeyeceğinden bu fikri düşünmedi bile. Mutluluğun anlamını bilseydi eğer mutsuz olabilirdi ve o an istediği tek şey mutsuz olabilmekti. Birisi nasıl hissediyorsun diye sonra "mutsuzum" diyebilmek istiyordu yoksa mutluluk onun için fazla uzak bir hayaldi. O kadar uzağa gidebilecek gücü yokmuş gibi hissediyordu.

Herhalde hayatı boyunca yaşadığı en kötü andaydı. Her şeyi arkasında bırakmak istiyordu ve buna önce masasının üzerinde bıraktığı maaş çeki ile başlamıştı. O çeki yanına alsa gitse bir mağazaya, biraz mutluluk alamazdı. Mağazadan alabileceği hiçbir şey onun için yeterli olmazdı. Bu yüzden o çeke ihtiyacı yoktu. Sokaklara da ihtiyacı yoktu, insanlara da ihtiyacı yoktu, kendine bile ihtiyacı yoktu onun. "Gitmek gerek" dedi kendi kendine ve yürümeye devam etti.

Eğer hissettiği duyguları bir grafik ile anlatabilseydi o anda grafiğin en aşağı noktasında olurdu. Mutlak sonsuz bir karanlığın içinde yol aldığını gösterirdi bu grafik. Ancak o grafiği hiç çizemedi çünkü daha kötü olacağını biliyordu. Bu sebeple grafiğin en altında asla yer alamayacaktı.

Daha sonra yürümeyi bıraktı ve bir an için durdu. Neden durduğunu bilmiyordu neden yürüdüğünü bilmediği gibi. Durdu ve gözlerini kapattı. Süresini bilmediği bir zaman sonra serin bir rüzgâr hissetti ve gözlerini açtı. Çimenleri kurumuş bir çayırdaydı. İçinde bulunduğu şehir ise gitmişti. İleriye doğru baktığında yıkılmış bir şehir gördü. Gri bir gökyüzü şehrin üstünü örtüyordu. Binalar paramparça olmuştu. Sokaklardaki arabalar binaların altında ezilmiş, devasa gökdelenler yana devrilmişti.

Şehri gördükten sonra etrafına bakmaya başladı. Tüm ağaçlar kurumuştu, gökyüzünde uçan tek bir kuş bile yoktu. Hatta yuvalarına yiyecek götüren karıncalardan bile eser bulamadı. Hep gitmek istediği kimsesiz diyardaydı sanki. Yıkılmış binalara doğru yürümeye başladığı sırada bir anda kendini tekrardan şehrin içinde buldu. Sokağa park etmiş bir arabanın hemen yanındaydı ve arabanın alarmı çalıyordu. Arabaya çarpmış olmalıydı ama bunu umursamadı. O şehir neresiydi? Bedenini terk edip nereye gitmişti?

Yolun geri kalanında aklı hep gördüğü o şehirdeydi. Oraya nasıl gittiğini veya niye geri döndüğünü bilmiyordu. Bilinçsiz bir şekilde eve gitmek istediğinde karar kıldı ve evine doğru yürümeye başladı. Evine geldiğinde ayakkabılarını çıkarmadan içeriye girdi ve kendini salondaki ilk koltuğun üzerine bıraktı. Nereye gitmişti o ve o şehre ne olmuştu? Düşünceler zihnine tecavüz ettiği sırada fark etmeden koltuğu yumrukluyordu. Bilinmezliklerle dolu hayatı bir anda yok olmuştu sanki. Gördükleri gerçek miydi yoksa zihninin bir oyunu muydu? Eğer gerçekse oraya nasıl gitmişti? Eğer gördükleri zihninin bir oyunu ise bu delirdiği anlamına mı geliyordu?

Eğer gerçekten delirdiyse -ki ona göre en yüksek ihtimal buydu- belki de kendini bir yere kilitlemeli ve her şeyden uzaklaşmalıydı. Belki kendini bir akıl hastanesine kapattırırdı eğer onu alırlarsa. Akıl hastanesi için fazla deli olabilirdi. Sonuçta başvurmak için gittiğinde onlara ne diyebilirdi ki. Silinmeyi istemek, bitmeyi istemek bir akıl hastalığı mıydı? Büyük ihtimalle oraya giderse hiçbir şeyi olmadığını söyleyip onu geri gönderirlerdi. Akıl hastaneleri insanları sisteme kazandırmak için vardı ama o sistemi reddetmişti o maaş çekini almadığında. Bu yüzden onu akıl hastanesine almazlardı. Akıl hastanesi için fazla deliydi o.

Peki ya gördükleri gerçekse ne olacaktı? Oraya nasıl gidebilirdi tekrardan? Geri dönmemeyi nasıl sağlayabilirdi? "Ve sonra hiçbir şey olmadı işte. Hiçbir şey olmuyor zaten. Mutsuz bile olamayan bir insanın hayattaki varlığı nedendir bu sorunun cevabını birileri biliyor mu acaba? Sahi niye yaşıyorum ki ben. Gerçekten yaşadığımdan bile emin değilim. Baksana halime, yaşam dediğin yalandan o kadar uzağım ki. Yalanlara bile inanmayan bir insan ne yapabilir ki? Gerçeği yok ettik zaten onun yerine gelen yalanı da kabul etmiyorum. Eğer kabul etseydim mutlu olabilmek için cep telefonu alabilirdim. Eğer böyle olsaydı mutluluğun bir fiyatı olurdu ve mutsuzluk kimsenin satın alamayacağı kadar değerli olurdu. Ancak mutsuzluğu bilmeyen birisi mutlu olamaz ve mutlu olmayan birisi de mutsuzluğu bilemez. Sahi ben niye yaşıyorum?"

Kafasını duvara vurarak parçalamak istediği sırada bunu yapamayacağını fark etti. Uyumak belki de o günü bitirmek için en doğru yoldu. Fakat nasıl uyuyabileceğini bilmiyordu. Düşüncelerine dalmayı tercih etti. Belki düşüncelerinde boğulabilirdi. Ancak boğulmadı sadece birkaç saat sonra uykuya daldı. Gece rüyasında hiçbir şey görmedi. Ertesi sabah uyandığında ise o yıkılmış şehre tekrar gitmek istiyordu. Sahi o şehir niye yıkılmıştı?

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"