* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Yeni dünya, Lucian'ın doğuşu

Hava kapalıydı. Gri bulutlar gökyüzünü kaplamış, rüzgâr yağacak yağmurun habercisiymiş gibi esiyordu. Uzaklarda şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Köyü çevreleyen dağlara bakan herkes düşen yıldırımları görebilirdi. Hatta gözleri keskin olanlar o tepelere düşen yıldırımların farkına varabilirdi. Yağmur bulutları henüz köye ulaşmamıştı. Ancak insanlar yağmurun geleceğinin farkındaydı ve köyün büyük bölümü evlerine çekilmişti. Sokaklarda olanlar ise adımlarını hızlandırıp kendilerine bir sığınak arıyorlardı.

Aslında güneş gökyüzünün zirvesindeki yerini yeni terk etmeye başlamıştı. Çiçeklerin açmaya yeni başladığı aylardaydı zaman. Kelebekler henüz kozalarından çıkmamıştı ve küçük çocuklar onları kovalamaya henüz başlamamıştı. Herkes bir kenara doğru koşarken genç bir çocuk köyün meydanına doğru yürüyordu. Üzerindeki elbiseler parçalanmıştı onun. Sarı saçları kirden birbirine karışmıştı. Kimse onun yüzündeki acı ifadesinin farkında değildi. Veya tenindeki yaralardan akan kanı kimse görmüyordu. Hele kollarındaki yanık izleri kimsenin umurunda değildi.

Bakışları sertti çocuğun, acımasızdı. Yüzünde o kadar büyük bir nefret vardı ki yapabilse tüm dünyayı yok edebilirdi. Dişlerini sıktığı ağzının kenarından akan kandan belliydi. Yürürken hafifçe topallıyor ve sık sık düşme tehlikesi atlatıyordu. Bazı insanlar onun yürüdüğünü fark etti ama dönüp bakmadılar. Yaşlı bir kadın onu gördü ve küçümser bir ifadeyle başını çevirdi. Birkaç tane genç çocuk ise onu görünce yuhalamaya ve taş atmaya başladı. Ancak o yavaşlamadı bile. Atılan taşlar ona ulaşmadan yere düştü ve çocuklarda evlerine gitti bunun üzerine.

O köyün merkezine doğru ilerlerken köyün arka taraflarında “yangın var” diyen bir ses yükseldi ve o sese doğru bakan herkes gökyüzüne doğru yükselen alevleri gördü. Birçok insan hayatları boyunca bu kadar büyük bir alev görmemişti. İlk başta insanlar birbirlerine baktı ne yapacağını bilemez bir şekilde ve daha sonra kovalara su doldurup ateşin olduğu tarafa doğru koşmaya başladılar. Bu esnada çocuğun yüzünde bir gülümseme belirdi. Yapabilse eğer kahkaha atabilirdi.

Yürümeye devam ederken yanından insanlar geçti. Hiçbirini umursamadı ama. Bazıları koşuşturma esnasında ona çarpıp yere düşmesini sağlıyordu ama bunu umursamadı. O ayağa kalkıp yürümeye devam ederken alevler yayılıyordu. İlk başka bir evde başlamıştı yangın daha sonra çok kısa bir zaman içerisinde başka bir eve sıçramıştı. Evlerin arasında mesafeler olmasına rağmen bu şekilde olmuştu. Tahtadan yapılan evler ise çok hızlı bir şekilde kurban olmuştu alevlere. Çocuk ilerlerken ateş gökyüzünde dans etmeye ve etrafa yayılmaya başlamıştı. Zaman hızla ilerlerken alevler köyün yarısını kaplamayı başarmıştı bile.

Bir süre sonra insanlar koşuşturmayı bıraktı. Yapacak hiçbir şeyleri yoktu ve alevlerden uzaklaşmaya başladılar.  Sahip oldukları her şey gözlerinin önünde yok oluyordu. Evleri ateşlerin altında kalıyor, ahırlarındaki hayvanların acı dolu çığlıkları her yeri kaplıyordu. Bu esnada bir ahırın girişi parçalandı ve üzerinde alevler olan bir at onlara doğru koşmaya başladı. Hayvanın dayanacak gücü kalmamıştı. Derisi kabarmıştı ve alevler içerisinde kavruluyordu. At insanların yanından geçerken bazıları bu görüntü karşısında donakalmış, kıpırdayamıyorlardı.

Özellikle çocuklar ömürleri boyunca böyle bir görüntüye şahit olmadıkları için ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bazı evlerin içinden çığlıklar yükseliyor, kadınlar durdukları yerde ağlıyor ve erkekler “kaçın buradan” diye bağırıyordu. Alevlerin içindeki bir evden yaşlı bir kadını çekiştirerek çıkarttı birkaç adam ve bir battaniyeyle ateşi söndürmeye çalıştılar. Ancak ateş hiçbir şekilde sönmüyordu ve kadın çığlıklar içerisinde kıvranıyordu. Adamlar bir tanesi başını diğer tarafa doğru çevirdi yaşlı kadının tüm derisi kabarmaya başladığında. Daha sonra başka bir adam belinde sallanan kılıcını çıkartıp kadının göğsüne sapladı ve hep beraber uzaklaşmaya başladılar.

Herkes korkmuş koşuştururken çocuk gülümsüyordu. Köyün merkezine vardığında durdu ve sırtını dönüp insanları izlemeye başladı. Kısa süreli bir kahkaha attıktan sonra kollarını havaya kaldırdı ve “ona yaptıklarınızın acısını çekeceksiniz” diye bağırdı. Tam o anda kuvvetli bir rüzgâr esmeye başladı. O kadar kuvvetli esiyordu ki rüzgâr insanlar yürümekte zorlandı. Yaşlılar yere kapaklandı rüzgârın gücü altında, kuşlar etrafa savruldu. Alevler ise rüzgâr ile birlikte daha geniş bir alanda dans etmeye başlamıştı. Daha fazla ev ateşin kollarına kavuşurken insanlar daha hızlı koşmaya başladı.

Kasabanın merkezine yaklaştıkları sırada bir kadın çocuk ile göz göze geldi ve “hepsi onun suçu, yakalayın” diye bağırdı tüm gücüyle ve o anda köyün erkekleri çocuğa doğru koşmaya başladı. Çocuğun yanına vardıklarında hiçbir soru sormadılar. Onun yanına ilk gelen kişi omuzlarından tuttu ve çenesine sert bir yumruk indirdi. Çocuğun güçsüz bedeni bu yumruk karşısında dayanamadı ve yere kapaklandı. Daha sonra başka bir adam yere düşen çocuğun karnına tekme attı. Çocuğun ağzından kan fışkırdığı sırada o gülüyordu.

Başka bir tekme ağzını hedef aldı ve bazı dişleri parçalandı. Sonra bir adam çocuğu havaya kaldırıp yere fırlattı. Taş zemine çarpan çocuk kısa bir miktar yükseldikten sonra tekrardan yere düştü. Herkes sırası ile ona darbeler indirirken o gülümsüyordu. Ona hayatındaki en mutlu anın ne zaman olduğunu sorsalar kesinlikle o an olduğu sorarlardı. Gözlerini açık tutmak oldukça güçleştiği sırada evler tüm köyü kaplamıştı ve o sadece gülümsüyordu sanki çektiği acının hiçbir önemi yokmuş gibi. Dudaklarından birkaç kelime döküldü ama kimse onun ne dediğini anlayamadı. Kimsenin umurunda da değildi zaten.

Çocuğun ağzından akan kan miktarı artarken insanlar ona vurmaya devam ediyorlardı. Arka tarafta toplanan kadınlar ise “öldürün onu” diyerek tempo tutuyorlardı. Herkesin gözünden öfke akıyordu ve öfkenin dokunduğu her yer alevlerle kaplanıyordu. Bir an için bir sessizlik oldu ve herkes çocuğa baktı. Adamlardan bir tanesi çocuğu havaya kaldırdı ve başka bir tanesi kılıcını çekti. Çocuk yarı baygın bir şekilde etrafına bakıyordu. Dayanacak gücü kalmamıştı onun ama bu umurunda bile değildi. Başarabilseydi eğer kahkaha atabilirdi ancak bunun yerine birkaç kere öksürdü.

Kadınlar ve erkekler aynı tempoda “öldür” diye bağırırken alevler gökyüzü kaplamıştı. Sanki bir an sonra tüm köyün üzerine inecekmiş gibiydi yangın. Adam kılıcını havaya doğru kaldırdı “bu kasaba senden çok çekti şeytan. Artık senden kurtulma zamanı geldi” diye bağırdı. Çocuğun yüzündeki gülümseme ise biraz daha arttı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemişti, gözlerini kapadı ve derin bir nefes aldı. Daha sonra “yanına geliyorum” dedi içinden ve mücadele etmeyi bıraktı.

Garipti hayat, birçok insan onun garipliğini anlayamazdı. Aslında hayatın kimsenin bilmediği bir kurgusu vardı. İnsanlar kendi ömürlerini yaşarken hayat planlar yapardı. Onun planları etrafında dönerdi her şey. Eğer hayat bir can almak isterse alırdı ama eğer hayat birisinin yaşamasını isterse buna kimse engel olamazdı. O gün orada olanlar hayatın planları dâhilindeydi bazılarına göre. Bazılarına göre ise sadece rastlantılardan ibaretti.

Kılıç tutan adam tam kılıcını çocuğun boynuna doğru indireceği sırada arkadan güçlü bir erkek sesi “durun” diye bağırdı. Öyle bir sesti ki bu insanlar nefes bile almadı o anda. Sesin geldiği tarafa doğru bakanlar bembeyaz bir atın üzerinde beyaz bir zırh giyen bir adam gördüler. Adamın zırhı sanki o karanlık havada parlıyordu. Gökyüzünde yükselen alevlerin yansıması onun zırhına düşüyor ve zırhtan yansıyordu. Alevden bir zırh giymiş gibiydi sanki şövalye tekrar bağırdığında herkes durdu. Adam elindeki kılıcı yere indirdi.

Şövalyenin zırhındaki işlemeler birçoğunun aklını başından almıştı. Hiçbiri hayatı boyunca bir şövalye görmemişti ve onların içlerinde büyük bir korku oluştu. Şövalyeliği bilen bazıları biraz daha detaylı incelemişti ve zırhın sol omuz parçasındaki kurt desenine dikkat etti ve biraz daha gerilediler. Şövalye “çocuğu yere bırakın ve uzaklaşın” dediğinde yavaşça çocuğu yere bıraktılar ve onun etrafından uzaklaştılar.

Bu esnada çocuk yarı açık gözlerle şövalyeye bakıyordu. Şövalye hiçbir şey söylemedi ve etrafına baktı. Alevleri seyretti bir süre boyunca ve rüzgârın onların etrafında daireler oluşturacak şekilde döndüğünü gördü. Bu esnada toprak hareket ediyordu sanki ve sular çocuğa doğru akıyordu. Şövalye tekrardan “açılın” diye bağırdı atını şaha kaldırdığı sırada ve çocuğa doğru yaklaştı. Onun yanına vardığı zaman atından hızlı bir şekilde indi. Ayakları yere değdiği sırada zırhından çıkan ses etrafta yankılandı bir süre boyunca. Elini çocuğun boynuna koyarak nabzını kontrol etti ve hala attığını görünce onu tek eliyle havaya kaldırdı ve sırtına attı.

Çocuğun gözleri çoktan kapanmıştı ne olduğunu bilemez bir halde. Şövalye onu atına yüklediği sırada etrafına bir kez daha baktı. Bu gördükleri bir işaret olmalıydı. Ne yapması gerektiğini düşündü kısa bir süre sonra. Ateş, toprak, hava ve su o diyarda hiç göremediği ama efsanelerde anlatılan bir birliktelik içindeydi.

Çocuğu ata yerleştirdikten sonra kendi de üzerine bindi ve köye son bir kez bakarak atını çevirdi ve geldiği yoldan geri döndü. Çocuk oradan uzaklaştığı anda alevler bir anda söndü, rüzgâr esmeyi bıraktı. Herkes şaşkın bir şekilde şövalyenin uzaklaşması izlerken o bunları umursamadı ve ilerledi.

Devam edecek.

Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +