* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *


Adam kendini şehrin ortasında bulduğu sırada etrafında nelerin olup bittiğini anlamadı. Bir an kadar önce kavurucu bir çölün tam ortasında yıkılmış bir şehir ile baş başaydı ve bir an sonra şehrin merkezinde etrafa şaşkın gözlerle bakıyordu. Önce ne olduğu anlamak için etrafına baktı. Daha sonra ise olduğu yerde dönüp şehri daha detaylı olarak inceledi. Binalara baktı, insanları seyretti. Binalar daha yıkılmamıştı, insanlar daha gitmemişti. İlk kez gerçekten geçmişe gittiğini hissetti. Şehir yok olmadan önceki anlarında olmalıydı.

İnsanlar etrafını umursamadan yürümeye devam ediyorlardı. Arabalar ise yollarında gidiyorlardı aynı umursamazlık içerisinde. Kimse onun neden etrafına bu kadar şaşkın gözlerle baktığını merak etmedi. Hatta kimse onun farkında bile varmadı. İnsanların onu umursamadıkları zamanlarda ise o hala etrafına şaşkın bir şekilde bakıyordu. Anlam veremiyordu olaylara. Bir anda yıllardır kapalı kaldığı çölden nasıl kurtulmuştu? Yıkılmış bir şehir bir anda nasıl tekrardan eski haline gelmişti ve ortadan kaybolan insanlar nasıl geri gelmişti?

Aklında dolaşan soruların çokluğu onun hareket etmesini engelliyordu. Aldığı her nefes bile ona yeni sorular getirirken kıpırdamak elbette mümkün değildi. Bir tek adım atsa mesela karşısına onlarca yeni soru çıkıyordu. Bu kadar soru ile başa çıkmak mümkün değildi hele hiçbirinin cevabını bilmediği zamanlarda. Elbette bazı sorularının cevabı yoktu onun ve bazı cevaplarının bir sorusu bulunmuyordu. Bu sebeple sorular ve cevaplar yan yana gelemiyordu.

Adam etrafına bakınmaya ve neler olduğunu anlamaya çalışırken eskiden tanıdığı birisini gördü. Hemen yanından geçip uzaklaşıyordu arkadaşı ve onun peşinden koşup durdurmak, sorular sormak istedi. En azından bunların gerçek olup olmadığını öğrense onun için yeterliydi. Diğer cevaplar elbette zamanla ortaya çıkardı.

Arkadaşının peşinden koşup onu omzundan yakalamak istedi. Ancak elini onun omzuna doğru uzattı sırada eli onun bedeninin içinden geçti ve aşağıya doğru indi. Ona dokunmayı tekrar ve tekrar denedi ama tekrar ve tekrar başarısız oldu. Daha sonra onun önüne geçmeyi ve durdurmayı denedi ancak bu sefer de arkadaşı onun içinden geçip yoluna devam etti. Birkaç kere daha denedikten sonra onunla ilgilenmeyi bıraktı çünkü daha önemli işleri vardı. Daha doğrusu daha önemli soruları vardı o anda.

Arkadaşının yanından ayrıldıktan sonra sokaktan geçen insanlara doğru döndü. Onlara dokunmaya çabaladı ama yapamadı. Konuşmak istedi ama kimse onu duymadı. Onun farkına bile varmadılar hatta. İnsanlar onun içinden geçti, onlara dokunamadı, onları hissedemedi. Bu yaşadığı bambaşka bir çılgınlıktı aslında. Mesela o an onun üzerinde bazı testler yapılsa delirmişlik sınırını aştığı sonucuna ulaşılabilirdi. Ancak o bunun farkında değildi çıldırmış bir biçimde insanlara doğru koşuyor kendini arabaların önüne atıyordu. Ancak bu çabaları hiçbir şeyin değişmesini sağlayamamıştı yoldaki arabaların onun içinden geçerken.


Kız ise kendini şehrin biraz dışında bir parkın kenarında bulmuştu. Nerede olduğunu anlamadı ilk önce. Basit bir rüya gördüğünü düşündü çünkü bu rüyaları hemen her gece görürdü. Çok fazla detay olmazdı ama rüyalarında. Şimdi ise etrafı detaylarla çevriliydi. Ağaçların park boyunca yeşerdiğini görüyordu. Sonra parkın orasında küçük bir göl vardı. Gölün etrafında ise banklar. Bankların üzerlerinde insanlar oturuyordu. Bazılar gölde yüzen ördekleri seyrederken bazıları el ele tutuşuyordu ve gökyüzünü görebiliyordu. Yıllardan beri gökyüzünü görememişti o. Mavinin ne anlama geldiğini unutmuştu çoktan.

Başını yukarıya doğru kaldırıp gökyüzünü hayran bir biçimde izlerken hiçbir şey düşünmüyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu o anda çünkü hayal ettiği her şeye kavuşmuştu. Umurunda değildi ki kalanlar. Aslında o an ondan daha mutlu bir insan yoktu. Başını gökyüzünden indirdiğinde bir süre boyunca başı döndü. Daha sonra etrafına bakmaya devam etti. Gördüğü her şeyi sanki ilk kez görüyormuş gibi şaşkındı. Hepsi onun için yeniydi. Kimsesiz bir dünyadayken bir anda kendini burada bulmuştu.

Etrafını incelemeye ara verdikten sonra parkın kenarlarındaki çiçekleri gördü. Onun dünyasında hiç çiçek olmazdı ve onlara doğru koşmaya başladı. Çiçeklerin yanına geldiği zaman koklamak için eğildi. En çok istediği şeyler listesinde ikinci sırayı alıyordu çiçekleri koklamak. Ancak o çiçekler kokmuyordu. Daha sonra başkalarının yanına gitti ama onlarda kokmuyordu. Güllerin yanına gittiği zaman güllerinde kokmadığını gördü. Çimenleri koparıp onları koklamak istediğinde bunu da yapamadı. Etrafında koku yoktu onun.

Ayağa kalkıp etrafına bir kez daha baktı. İnsanları gördü ve gölü. Sonra başını gökyüzüne doğru kaldırdı ki gökyüzünde hiç bulut yoktu. Bulutsuz bir gökyüzü olmazdı. Nasıl kokusuz çiçek olmazsa bulutsuz gökyüzü de olmazdı. Anlamı yoktu yaşadıklarının. İstediği her şeye sahipti ama o istediği her şey eksikti.  Eskiden çiçekleri koklamak isterdi ve şimdi çiçekler vardı ama o çiçeklerin bir kokusu yoktu.  

İnsanlara doğru yaklaşmak istediğinde onların tamamlanmamış olduğunu gördü. Şeffaf gibiydi onlar, onlara dokunamıyordu, konuşamıyordu. Ya etrafındaki her şey bir gölgeydi ya da gerçek bir dünyadaki silinmiş bir yansımaydı. Etrafını biraz daha incelediğinde herkesin aynı şekilde olduğunu fark etti. Her şey aynıydı aslında. Her şey eksikti.


Adam şehrin sokaklarından uzaklaşmak istediğine evine gidip biraz dinlenmeye karar verdi. Evi çok uzakta değildi. Biraz yürümesi gerekiyordu sadece. Aslında arabalara binebilseydi bir taksiye binip evine gidebilirdi ancak bu pek mümkün değildi. Evine doğru yürürken yanından geçen insanlara dokunmaya çalışmaya devam etti. Aynı şekilde arabalarla da etkileşime geçmeye çabalıyordu. Sokakta dolaşan evsiz köpeklerle ve kedilerle de aynı denemeyi yaptığı sırada değişen hiçbir şeyin olmadığının farkına vardı. Belki biraz uyursa kendine gelebilirdi.

Evine doğru yürümeye devam ettikçe aynı görüntü tekrarlanıp duruyordu. Eskiden tanıdığı birisini daha gördü ve yine onunla etkileşime geçemedi. Evinin önüne geldiği zaman apartmanın dış kapısının kapalı olduğu gördü. Eğer zillerden birisine basabilseydi içeriye girebilirdi. Ancak bunu yapamadığı için birisinin dışarıya çıkmasını bekledi ve kapı açılınca içeriye girdi. Ancak evinin kapısını açamıyordu.  Evde tek başına yaşadığı için kapıyı onun için açabilecek kimse yoktu. Bir süre boyunca kapının önünde oturduktan sonra tekrardan dışarıya çıkmaya karar verdi.


Kız ise içinde olduğu parkı terk edip şehre doğru yürümeye başlamıştı. Kendini burada bulduğu andaki heyecanı tamamen gitmişti. Tek kişilik dünyası ile burası arasında hiçbir fark yoktu aslında. Sadece insanların gölgelerini görebiliyordu bunun da hiçbir önemi yoktu. Şehrin merkezine doğru yürürken bir taraftan da hatıraları ile karşılaşıyor ve onların yanından selam bile vermeden geçiyordu.

Şehrin merkezine yaklaştıkça bağırıp çağırmaya başladı. İnsanların hakkında aklına gelen tüm cümleleri peşi sıra söylüyordu. Kızgındı insanlara, öfkeliydi. Önce hakaret etmeye başladı daha sonra onları yaptıkları için suçladı. Yaptıkları için suçlamaya devam etti daha sonra. İnsanları bencil olmakla, sadece kendilerini düşünmekle, umursamaz olmakla, çıkarcı olmakla, kötü olmakla, merhametsiz olmakla, sadece kendilerini sevmekle ve daha birçok şeyle suçladı. Sonra sistemi eleştirmeye başladı. Normal zamanda olsa bunların hiçbirini söyleyemezdi ama insanlarla etkileşime geçememenin faydalarını sonuna kadar kullandı. Normal zamanda olsa ve bunları söylese ya ona deli derlerdi ya da hapse atarlardı.


Adam evinden çıkıp tekrardan şehre doğru yürümeye başlamıştı.  Bu yolculuk ona acı veriyordu. Kimsesiz bir dünya bundan çok daha iyiydi aslında. Kimsenin olmasını vardı bir yanda diğer yanda ise onları görüp ulaşamamak vardı ve ikisinin arasında dağlar kadar fark oluyordu. İkisinin arasındaki en büyük fark hissettirdikleri acılardaydı. Herhalde “dağlar kadar fark var” sözü bu durum için üretilmişti.

Yolda yürümeye devam ederken insanların içinden geçmeye özen gösterdiği sırada varlığının gerçekliği üzerinde düşünüyordu. Neydi ki o? Bir hayalet miydi yoksa bir gölge mi? Belki sadece bir yansımaydı. Belki aslında hiçbir şeydi. Hiç var olmaması gereken birisi de olabilirdi veya hayatın içindeki küçük, basit bir yanlışlıktı. Bilemiyordu.

İnsanların içinden geçmeye devam ederken bir anda durdu ve nefes almayı bıraktı. Ne kadar süre ile nefes almadığını bilemiyordu aslında ki bu bilgi onun umurunda bile değildi. O kız karşısında duruyordu. Ona bakıyor ve onu görüyordu. Buraya gelmeden hemen önce de onu görmüş ve konuşmuşlardı. Kız ona “herkes gitse bile ben seninle kalacağım” demişti. Şimdi ise siyah saçları ve zümrüt yeşili gözleri ile karşısında duruyordu.


Kız karşısında adamı görünce ne yapacağını bilemedi. Onu en son gördüğünde “Seni beklemekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim.” demişti. Buraya gelmeden hemen önce görmüştü onu. Hemen önce tanışmıştı onunla sadece kısacık bir anın içinde. Onu tekrardan karşısında gördüğünde ne yapacağını bilemedi ve adama doğru yürümeye başladı. Adam da aynısını yapıp kıza doğru yürüyordu. İkisi de birbirlerine olan yolculukları boyunca birçok insanın içinden geçtiler ve en sonunda karşı karşıya oldukları zaman kız bir şeyler söyledi ama adam hiçbir tepki vermedi.

Kız konuşuyordu, sesi çıkıyordu, ağzı hareket ediyordu ama adam bunların hiçbirini duymuyordu. Adam konuşmaya başladığı zaman ise aynı olaylar tekrarlanıyor ve kız onu duymuyordu. Bir süre boyunca bu gerçeğin farkında varmadan konuştular. Daha sonra duyulmak için bağırmaya başladılar ama değişen bir şey olmadı. Adam olanların farkına vardığında eliyle kıza durmasını işaret etti ve onu duyamadığını gösterdi işaretleriyle. Daha sonra kızda aynısını yaptı ve işaretler üzerinden konuşmaya başladılar.

Başlarda oldukça zordu işaretlerle konuşmak. Ancak saatler geçtikçe alıştılar ve sohbet etmeye başladılar. Elbette çok karışık cümleler kuramadılar. Aslında buna ihtiyaçları yoktu. Adam “sensiz hayatım bomboş” diyebilmek için kalbini göstermesi ve birkaç işaret yapması yeterli geliyordu. Kız ise seni hep bekledim diyebilmek için sol kolundaki saat takılan bölgeyi işaret etmesi ve birkaç başka işaret yapması yeterliydi onlar. Saatler boyunca şehrin aynı noktasında durduktan sonra beraber dolaşmaya çıktılar. İkisi de birbirine dokunamıyordu. Birbirleri ile konuşamıyor, kokularını bilemiyorlardı. Ancak onların keyfi azalmıyordu bu sebeplerden ötürü. Mutluydular, yüzlerinde kocaman bir gülümseme vardı.

Beraber dolaştıklar. Akşam oldu ve daha sonra gece oldu. Çimlere uzanıp beraberce uyudular sonra sabah oldu ve tekrardan konuşmaya başladılar işaretleri ile. Aslında hayatları boyunca istedikleri her şeye sahiptiler ve bunun keyfini sürdüler. Bu şekilde bir hafta geçti. Sonra ikinci haftayı da tamamladılar. Mutluydular aslında ve daha fazlasını istiyorlardı. Ancak daha fazlası onlar için pek mümkün değildi.

İlk ayları dolduğu sırada birbirlerinin seslerini duyma istekleri artmıştı. Daha fazla dokunmak istiyorlardı, birbirlerine sarılmak hatta hissetmek istiyorlardı. Ancak bunlar mümkün olamıyordu hiç. Her ne kadar mutlu olsalar da eksilmeye başlamıştı mutlulukları. Aralarına özlem girmiş, hasret büyümeye başlamıştı.  Ne zaman birbirlerini görseler yapamadıklarını düşünüyor ve mutsuz oluyorlardı. Aslında istedikleri her şeye sahip değillerdi. Belki de hiçbir zaman sahip olamamışlardı.

Artık konuşmuyorlar birbirlerini günlerce görmüyorlardı ikinci ayları dolduğu zaman. Çünkü diğerini görmek acı veriyordu ve bu acı o kadar büyüktü ki daha önce o büyüklükte bir acıya tanıklık etmemişlerdi. Sonra bir gün sokaklardan birinde karşılaştılar. Artık işaretlerle daha fazla kelime anlatabiliyorlardı ama konuşmadılar. Birbirlerini seyrettiler bir süre boyunca. Adam “seni çok seviyorum” dediğinde kız da aynısını tekrarladı. Daha sonra kız “seni görmek ve sensiz olmak acı veriyor” dediğinde adam başını onaylar bir biçimde salladı ve “ne yapacağımı bilemiyorum” dedi işaretlerle.

İşte her şey o anda oldu. Onlara doğru gelen yaşlı bir adam gördüler ve adam onların yanına vardığında “ikinizin de rahatsız olduğunuzu görüyorum. Farkındayım ki ikinizde mutsuzsunuz bunun için size bir fırsat verebilirim. İsterseniz eski dünyalarınıza geri dönebilirsiniz veya burada aynı şekilde yaşamaya devam edersiniz. Karar sizin” dedi sıcak bir biçimde. Adamın kelimelerini ikisi de duymuştu ve birbirlerine doğru baktılar. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Kız işaret parmağını kaldırarak biraz zaman istedi ve yaşlı adam başıyla onayladı bu isteği. Sonrasında adam ve kız konuşmaya başladılar. Eski hayatlarına geri dönebilirlerdi. O hayatlarında bu kadar acı çekmiyorlardı, bu kadar zor değildi her şey. Onu görüp de dokunamamak kadar acı değildi hiçbir şey. Geri dönebilirlerdi ama o zaman ona bulmuşken kaybetmiş olurlardı. Birbirlerine görmemeye birkaç gün bile dayanamazken bir ömür boyu görmemeye nasıl dayanabilirlerdi ki.

Hangi seçeneği seçelerse seçsinler acı çekmeye devam edeceklerdi. Sadece birinde tek başına acı çekerlerken diğerinde onunla birlikte acı çekecek bir başkası olacaktı.  Belki acıyı tek başına sırtlanmak daha yorucuydu ama bunu bilmiyorlardı. Belki de onsuzluk hayattaki her şeyden çok daha zordu. Bir karar vermeleri gerekiyordu.

Adam elini kızın yüzünün üzerine koydu. Ne adam kızı hissedebildi ne de kız adamı. Daha sonra kız elini adamın elinin üzerine koydu. Bakıştılar. Onun gözlerini görmeden yaşamanın bir anlamı yoktu. Yaşlı adama doğru döndüler ve geri dönmek istemediklerini söylediler. Yaşlı adam bu cevabın üzerine kayboldu.

İkisi birbirlerine doğru baktılar ve hissetmemelerine rağmen sarıldılar birbirlerine. Hissetmelerine gerek yoktu. Onu bir an için bile görmek hayattaki her şeye değerdi. Aşkın bedenlere, kelimelere veya duyulara ihtiyacı yoktu aslında.

Kendi küçük cep evrenlerine dönmektense gerçeğin farklı bir boyutunda yaşamayı tercih etmişlerdi. Onların aşk hikayesinde gerçeğin bu farklı boyutunda anlatıldı ve yaşandı. Aşkın gerçekliği ihtiyacı yoktu aslında.


Bizi de Okusana ;) × +