* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Yüzsüz adam


Adam caddenin ortasında durmuş etrafına boş gözlerle bakıyordu. Kıpırdamadan etrafını inceliyor ve neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Gördüklerinin gerçek olma ihtimali yoktu. Bir rüya görüyor olmalıydı. Kâbusa çalan bir rüyanın içinde, kapana kısılmış vaziyette olmalıydı. Bu kâbustan uyanmanın en kısa zaman içerisinde bir yolunu bulmalıydı. Böyle bir hayata kesinlikle tahammülü yoktu. Nasıl olurda herkes…
Sokağı bolu boyunca birkaç kez katletmişti onca zaman boyunca koşmaktan dolayı nefes nefese kalmış ve nelerin olup bittiğini anlamak için durmaya karar vermişti. Herkes olamazdı. Mutlaka bir yerlerde farklılık olmalıydı. Bir yerlerde dönüşmemiş birileri kalmalıydı. Eğer bunlar çok kötü bir kâbus ise uyandığında her şey bitecekti. Belki uzun bir süre boyunca etkisinden kurtulamayacaktı ama olsun önemi yoktu. Her şey gördüklerinin gerçek olma ihtimalinden daha iyiydi. Eğer gördükleri gerçek ise daha fazla yaşamanın, hemen oracıkta ölmenin bir anlamı yoktu.

Etrafından geçen insanlara bakmamaya çabalıyor ama çabaladıkça kendine engel olamıyordu. Herkes aynıydı! İnsanlara baktıkça yanıldığının kanıtı olarak farklılıklar aradı. Ancak en ufak bir fark bile yoktu. İşe yarayacağını bilse uyanmak için kendini tokatlardı. Herkesin yüzü akmıştı. Vitrinlerin camlarından kendine baktığında bile yüzünün tamamına yakınının erimiş olduğunu görüyordu. İnsanların yüzündeki tüm detaylar; gözleri, burunları, kulakları, ağızları akmıştı bir tuvalin ıslanınca akan boyaları gibi. Eskiden insanlar böyle değildi. Yüzleri vardı, herkes başkaydı. Eskiden insanın suratına bakarak kim olduğunu anlayabiliyordun ama şimdi bunun için bir elbiseler kalmıştı geriye. Şimdi neden böyle oluyordu? Mantıklı bir açıklama olmalıydı.
Bir süre önce herkes normalken bir şeyler olmuş olmalıydı. Neydi onlar? Neler olmuştu? Cevapları öğrenmek istediği kadar korkuyordu yaşadıklarının kâbus olmamasından. Şimdi düşünmeli ve cevaplara ulaşmak için geriye doğru gitmeliydi. Zamanın bir yerinde kırılma noktası olmalıydı.

Her şey bir Perşembe akşamı başlamıştı çok iyi hatırlıyordu. Aslında her şeyin başlaması o perşembeye denk düşmüyordu. O gün tüm hayatı farklılaşmaya başlamıştı. Hayatındaki bazı kalıplar o Perşembe yıkılmıştı. O kadar şiddetli bir yıkım olmuştu ki tüm inançları birkaç saniye içerisinde yerle bir olmuştu. Öyle bir duruğa gitmişti ki inandığı tüm kavramların içi boşalmıştı. Öyle bir andı ki gerçeği kalmamıştı artık ve öyle bir andı ki tüm hayalleri tuzlu buz olmuştu.

O zamanlara geri dönüp yaşadıklarını tekrardan deneyimlediği zaman içindeki boşluğun büyüklüğüne tanıklık etti ve sonrasında geçen süre boyunca kendi içine çökmeye başladı. İçindeki boşluk giderek artarken yaşadıklarının kâbus olması gerektiğini tekrarlıyordu kendine.

Biraz zaman geçtikten sonra her şeyin o Perşembe başlamadığını fark etti. Her zaman daha öncesi vardı. Hatıralarında geçmişine doğru yolculuk yaptıkça değişimin mihenk taşlarını daha rahat görebiliyordu. İsimler, olaylar sürekli olarak değişse de sürekli olarak eksilmişti. Kendisini “daha fazla biliyorum” diyerek kandırsa da aslında bildiği gerçeklerin sayısı azalmıştı. Nasıl parçalar halinde döküldüğünü anımsaması gününün ve yarınının yitikleşmesini hızlandırıyordu sadece.

Hayatını üzerine kurmaya çabaladığı değerlerin aslında hiç var olmadığını anlaması hayatının temelsiz bir gökdelen gibi yıkılmasını sağlamıştı. Belki de onca zaman devrilmiş hayatına tutulmaya çabalamıştı. Hayatına yalandan destekler verip fazladan bir günü umut etmişti. Şimdi ise hayatı devrilmiş ve enkazın altında kurtulma umudu olmadan yatıyordu. Merak ettiği tek şey ise hayatının duvarlarına ilk kimin vurmaya başladığıydı.
İnsanlar geçti hatıralarının arasından. Başka insanlar başka yönlere doğru gittiler. Hepsi giderken ondan parçalar aldı. Hepsi kendinden bir boşluk bıraktı. Sonra boylukların üzerlerine dantelli örtüler örttü. Her şeyin daha iyiye doğru gittiği yalanını sürekli olarak tekrarladı kendine. Bir adam tanımıştı zamanında. Delirmişti belki akıl hastanesinden kaçmıştı. Sözleri başlarda anlamsızdı ama şimdi onun her kelimesi yüreğine saplanıyordu. “Her şey sahte” demişti adam “herkes sahte.” Onu bir daha görmemişti. Belki akıl hastanesine geri kapatılmıştı belki kaybolmuştu hayatta. Gidecek bir yeri olmadığını anladığında onu daha iyi anlayabiliyordu. O şu anda nerede ise orada kendine de bir yer bulabilmeyi diledi ve “her şey sahte” diye tekrarladı içinden.

Yaşlı adamın hatıraları onu başka bir yere doğru sürüklemişti. Vaktinde bir kız tanımıştı hani tüm sorularının cevaplarını biliyorum gibi davranan kızlar vardı ya aynı öyleydi ve tüm sorularının cevaplarını bilen kızlar gibi asla konuşmazdı. Canının çokça sıkkın olduğu zamanlardan birinde görmüştü onu. Zaten sadece bir kez görmüştü onu.  Olayları hatırlamıyordu ama çok yalnız hissettiğinden emindi. Saat gece yarısını geçmişti ve o sahil kenarında bir banka oturmuş şehri seyrediyordu. İşte o zamanlardan birinde kız gelip yanına oturmuştu. Hiçbir şey söylememiş sadece “anlat” demişti ve içindekilerin hepsini anlatmıştı ona. Hatırlıyordu saçları kahverengiye çalan bir kızıl gözleri siyaha çalan bir yeşildi. Kızın cevabını hatırlayınca midesinden asitli bir sıvı boğazından yukarıya doğru yola çıkmıştı. Demişti ki “kendi zihninde iki kişi olmadığın sürece hep yalnız kalacaksın alış buna” ve gitmişti bir daha dönmemek üzere. Onunla biraz daha fazla konuşabilmeyi uzunca bir süre düşlemişti.

Durmuş olan zaman akmaya başladığında daha fazla dayanamayacağını anları ve arka sokaklardan birisine girdi. Tek amacı daha fazla yüzsüz insan görmemekti. Aslında ilk başta evine gitmeyi, kapıyı kilitlemeyi ve tüm aynaları kırmayı planlamıştı. Ancak evine geri dönemeye cesaret edemeyecek kadar uzaktaydı. Sokağın derinliklerine doğru ilerledikçe gürültü azalıyordu. Ne zaman karşıdan birisi gelse bakışlarını başka yöne çeviriyor, duvarları seyrediyordu. Kimsenin olmadığı bir yere gitmek mümkünse oradan geri dönmemek istiyordu.

Sokakta bir süre daha devam ettikten sonra kimsenin olmadığı bir park gördü. İçlerinden en fazla yıpranmış olan banka oturdu. Gördüklerini unutmak veya hatırlamaya çalışmak hiç kolay değildi. Oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi ve başını ellerinin arasına aldı. Dirseklerini bacaklarına dayamıştı ve tekrardan geçmişinin karanlık sokaklarına geri döndü.

Tahminlerine göre her şeyin başladığı yerdeydi. O anda her ne yaşadıysa onlar tüm geleceğini etkileyecekti. Bir başlangıç noktası varsa eğer neresi olduğunu çok iyi biliyordu. Kaç yaşında olduğundan çok emin değildi. Belki 3 belki 4 yaşında olmalıydı akrabam dediği o insanlar tarafından yüzüstü bırakıldığında. O zaman kimseye güvenemeyeceğini anlatmıştı ona hayat. Hayatı boyunca ne olursa olsun unutamayacağı bir dersti bu.
Daha öncesi vardı elbette. Hastalıklar ve onların yüklediği sorumluluklarla çok erken karşılaşmıştı. Bir insanın hayata bakışını en rahat şekillendiren şey hastalıklardı. Onlar hayatın öğretmek istediğini kısa yoldan anlatması gibiydi. Hayat ona tuğlalar vermiş ve o tuğlalardan kendine evler yapmıştı. Elinden geldiği kadar istediği gibi olmuştu hepsi ama şimdi istemediği bir yerde tüm evlerin yıkıntılarının yanında duruyordu.

Bu farkındalık ilkokulda da devam etmişti. Kimseye güvenmediği için arkadaşı yoktu. Birkaç kişi vardı onlar da sırlarını başkalarını ifşa edip duruyordu. Bir yerde durup bir kelime söylüyor ve başka bir yerde aynı kelimeyi işitiyordu. Kimseye güvenmemesi gerektiğine bur başka örnekti bu.

Böyle yaptıkça ne arkadaşı ne de dostu oluyordu. Başlarda sorun değildi ama yalnızlığı anlayabilecek yaşa geldiğinde ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu anlamaya başlamıştı. Konuşup dertleşebilecek insanlara ihtiyacı vardı. Bildiklerini unutmadan ise bu oldukça güçtü ve bir şekilde unutmanın yolunu bulmuştu.
Zaman ilerledikçe hep daha fazlasını öğreniyor ve her defasında unutmanın o sihirli formülünü kullanıp devam ediyordu. Yaşamanın başka bir yolunun olmadığını çok iyi biliyordu. Elbette unutamayacağı olaylarda oluyordu. Âşık olduğu ilk kızın onu nasıl ve neden reddettiğini unutmanın her hangi bir yolu yoktu. Bütün o “arkadaş kalalım biz” cümlelerini tarihten silebilecek herhangi bir güç de yoktu.

Arkadaşları oldukça ihanetler başlamıştı. İhanetler yalanları gün yüzüne çıkarmış ve tekrardan kime nasıl güveneceğini şaşırmıştı. Devam edebilmek için bunu da unutması gerektiğinin farkındaydı. Bunun içinde “sadece bazı insanlar böyle” diyerek kendine bir başka yalan söylemiş ve o bazı insanlardan uzak durmaya çabalamıştı. Ancak o bazı insanların kimler olduğunu anlayamaması büyük bir sorundu. Sürekli olarak hayatına birileri giriyor ve o birileri “bazı insanlar” grubunda yer alıyordu.

Öyle bir hayat taşamaya başlamıştı ki her an daha fazla öğreniyordu. Bu öğrenme süreci kendiliğinden olurken unutmak çok büyük bir yüktü. O kadar büyük bir yüktü ki unutmaktan vazgeçmiş ve insanları oldukları gibi kabullenmeye karar vermişti. Bu kabullenmenin sonucunda ise yalnız kalmıştı. O kadar derin bir yalnızlıktı ki artık kimseyi sevemiyordu. Herkes oyun oynuyordu ona göre. Oyunları bilirse eğer hepsini kazanabilirdi. Bu dönemde oynadığı tüm oyunları kazanmıştı ayrıca. İstediği tüm kadınları elde etmiş, istediği zaman terk etmişti. Aşk bir oyunsa eğer ondan daha iyi oynayan yoktu. Hamleleri ezberledikten sonra kural koyucu olmaya gelmişti sıra. Oyunlar, hamleler, kadınlar hepsi çocuk oyuncağıydı artık.


Tek taraflı çıkar ilişkisine arkadaşlık, çift taraflı olanına ise dostluk diyordu. Oyunlardan o kadar sıkıldığı bir zaman gelmişti ki bırakmıştı hepsini. Artık oyun yoktu, artık hamle hesaplamak yoktu. Her şey görüp hiçbir şey yapmayarak bir süre daha geçti. Artık hep ruhsal hem de fiziksel olarak yalnızdı. İkisi yalnızlık birleştiğinde ortaya çok güçlü bir duygu çıkıyordu ve bu duygu ona “Hep yalnız kalacağım, kimseyi sevemeyeceğim” dedirtmişti.

Aslında hayatın tek, büyük bir kuralı vardı “asla büyük konuşma” diye. Büyük konuşunca hayat sarf edilen sözleri yutturmayı çok severdi. Ona da aynısı olmuştu. Bütün ezberlerini bozabilen bir kadınla tanışmıştı. Bildiği bütün hamleler boşunaydı ona karşı. Ya Hep kandırmıştı kendini ya da bu kadın oyunları ondan çok daha iyi biliyordu. O da oynamamaya karar vermişti. Oyunlar olmadan geçen zaman harikaydı. Çok uzun bir sürenin ardından birini gerçekten sevmişti. Aşkın gerçek anlamını anlaması da bu günlere denk düşmüştü.
Hamlelerden uzaklaşmak iyi gelmişti ona. Aşk öyle bir merhemdi ki geçmişinde ne kadar yara varsa hepsini kapatmıştı. O sabah evden dışarıya çıktığında ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bir yüzük alacak ve artık yalnız yaşamak istemediğini söyleyecekti. Yalnız hayatına bir son vermek istediğini evlenme teklifi ile bitirecekti. Hayatının devamında onunla birlikte olmak istediğini, sabahları ilk onun yüzünü görmek istediğini anlatacaktı. Bunun için evden çıkmış ve en güzellerinden bir yüzük almıştı ona. Teklifi nerede edeceğini düşünerek gezinirken güzel bir restoran aramaktaydı.

Hayatın başka bir özelliği daha vardı. Eğer bir sır var ise insan onu en olmadık zamanda öğrenir ve yaşam tamamen değişirdi. Akşam yemeği için dolaştığı restoranlardan birinde evlenmek istediği kızı görmüştü yanında en yakın arkadaşı ile birlikte. Yan yana oturmuyor ve el ele tutuşmuyor olsalar bu durumdan rahatsız olmazdı. Sonunda evlenirse eğer nikah şahidi en yakın arkadaşı olacaktı. Ancak el ele tutuşmaları bir yana kırmızı şarap içiyorlardı birbirlerine sarılmış bir şekilde. Öpüşmelerini izlerken bütün kaslarının kasıldığını hissetti. Derinliklerinde bir ses oraya gidip ikisini de öldüresiye dövmesi gerektiğini söylüyordu. Sesi çok güçlü olan o ses çok güçlüydü ve ikisinin cansız bedenlerinin yanında durduğunu hayal edebiliyordu. Onlara vurdukça yüz hatlarının nasıl değiştiğinin fantezisi dolaştı düşüncelerinde. İçindeki bir diğer ses ise gerçeği öğrendiği için mutluydu henüz bunu dillendirmeye cesaret edemese de. İçinde ki öfke bedenine sığmakta zorlanıyordu.

Bir an restoranın girişinde dururken bir diğer an onların yanına nasıl gittiğini hatırlamıyordu. Sadece en yakın arkadaşının boğazını sıktığını ve yumrukları kafasına çaptığında çıkan sesi çok net hatırlıyordu. Arkadaşı gözleri dışarıya çıkmış bir şekilde ona doğru bakarken ağır çekimde yüzünün kana bulanmasını seyretti. Bir süre sonra kız arkadaşının çığlıkları arasında onu bıraktı ve cebinden çıkardığı yüzüğü kızın önündeki kadehin içine attı. Oraya dair hatırladığı en son ses yüzüğün kadehin dibine çarptığında çıkardığı sesti. Arkasından konuşan kızın ne söylediğini duymamış, umursamamıştı.

Bu düşüncelerin ortasındayken başını yukarıya doğru kaldırdı ve etrafına baktı. Gördüğü görüntü saatlerdir kaçmasına sebep olan şeydi. Herkesin yüzü sanki boyaymışçasına akıyordu. Kiminin yüzünde hiçbir şey yoktu. Kiminin ise sadece bir gözü veya ağzının bir bölümü vardı. Sadece çocukların yüzü eksiksizdi. Onların da büyüdükçe akmaya başlıyordu. Hepsi yüzüne renkli kalemlerle kaş göz çizmişti makyaj yaparmışçasına. Canları sıkıldığında değiştiriyorlardı. Hayat hiçbir zaman istediği gibi olmamıştı ama bu çok fazlaydı. Yaşadıklarının üstüne bunlar çok fazlaydı.

Nereye gideceğini bilmeden kimsesiz bir çıkmaz sokakta duruyordu. Önünü kesen duvara gözlerini dikmiş bir şekilde bakıyordu iki elini duvara yasladığı sırada. Hızlı ve sert bir şekilde nefes alıyor yumruk yaptığı elleri ile duvarı yumruklamamak için zor tutuyordu kendini. Hele kendinin bile yüzünün büyük kısmının akmış olduğunu düşündükçe içindeki nefret giderek artıyordu.

Tam yaşamının anlamının kalmadığı sırada bir kadın sesi duydu. “Gel sana zihinde iki kişi olmayı anlatmak istiyorum.” Dönüp baktığında geçmişinden gelen yüzü akmamış birisini fark etti. Kız ona “hadi gel, yüzünü geri kazanalım” dedikten sonra onun elini tuttu ve birlikte yürümeye başladılar.

Resim: Tomasz Alen Kopera

Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +