Kalp kırıkları toplayıcısı

Masada derin bir sessizlik vardı. Çalan müzik bile bu sessizliği bozamıyordu. Sanki her şey durmuş, hayat durmuştu. Fırtına öncesi bir sessizlik gibiydi, bir an sonra kaç geminin karaya vuracağını kimse bilmiyordu. Belki de fırtına çoktan kopmuş sahiller çoktan su altında kalmıştı. Masanın üzerinde iki tabak yemek vardı. Hemen hemen hiç kimse dokunmamıştı onlara. Az kullanılmış ikişer çatal ve hiç dokunulmamış bir çift bıçak tabakların yanında yatıyordu. Masanın iki karşıt tarafında ise üzerlerinde “sana” yazan iki zarf duruyordu.
Bir erkek ve bir kadın masada oturmuş birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. İkisi de konuşmuyor ve yemeklerini yiyorlardı azar azar. Tabaktakiler soğuyalı çok olmuştu. Birbirlerine bakarken akılları hep zarflardaydı. Mektuplardan birini erkek yazmıştı ve bir diğerini ise kız. Anlatamadıkları o kadar çok şey vardı ki bunları yazmaya karar vermişlerdi. İçlerinden ne geçiyorsa, ilişkilerinden ne bekliyorsalar hepsini olduğu gibi yazacaklardı hiçbir kısıtlama olmadan. Özgürce anlatacaklardı ve böylece ilişkilerini kurtarmayı umacaklardı.

“Beklemenin bir anlamı yok” dedi erkek. Öyle bir andaydılar ki ya devam edecek ya da bitecekti, onca yılın yaşanmışlığı bir anda sona erecekti. Kız hafifçe başını salladı buna karşılık ve zarflarına doğru uzandılar.
Erkek zarfını açtı “böyle bir mektubu, yazıya nasıl başlarım bilemiyorum. O kadar fazla şey yaşadık ki şimdi durup birkaç satır yazmak çok zor geliyor. Bundan önce birçok mektubu yırtıp attım. Umarım bu mektup da aynı kaderi paylaşmaz. Ne kadar yazsam o kadar eksik kalıyor çünkü. Biz seninle çok güzel zaman yaşadık, harika anılarımız oldu ama şimdi durmuş ve birbirimizi sorguluyoruz. Garip kırk yıl düşünsem buradan geçeceğimiz aklımın ucundan geçmezdi. Şimdi kalkmış sana bizi anlatmaya çabalıyorum. Bizi nasıl anlatabilirim ki sana? Bizi anlatmak mümkün mü sanki? Ağlıyorum biraz ara vermeliyim yazmaya.” Derin bir nefes aldı ve kıza kısa bir bakış attı okumaya devam etmeden önce. Kızın yüzündeki ifadeyi inceledi ama kız ifadesizdi. Oysa mutlu olmalı, yüzü gülmeliydi.

Diğer taraftan kızın okuduğu mektupta çok başka şeyler yazıyordu. “Bu mektubu yazmak garip doğrusu. Sana olan duygularımı yazıya dökmek bilmiyorum, çok farklı. Şimdiye kadar birçok farklı şekilde kendimi sana ifade etmeye çalıştım. Belki çok başarılı olamadım bu konuda. Belki yetenekli değilim içimdekileri ifade etmede. Belki daha fazla çaba sarf etmeliydim. Senin neler yazdığını düşündüm hep. O kadar düşündüm ki bunu düşündükçe yazamadım. Sonra önemli olanın benim içimden geçenler olduğuna karar verdim. Sen nasıl olsa yazacaksın içinden geçenleri, buna müdahale edemem ama umuyorum ki ne yazarsan yaz bu satırları okuduktan sonra düşüncelerin değişebilir.

Bu satırları yazmamın sebebi hatalarını, hatalarımızı anlatmak değil. Seni suçlamak veya kötülemek hiç değil. Evet, hatalar yaptık. Kimisi oldukça büyük hatalardı ama hiç birinin geri dönülemeyecek olduğuna inanmıyorum. Bu mektubu yazmamın tek bir nedeni var o da seni geri kazanmak.” Kız için okudukları ağır gelmiş, boğazına bir yumru oturmuş ve gözlerinin kenarında ince bir sızı hissetmeye başlamıştı.
Erkek ise okumaya devam ediyordu “O kadar zor ki bunları söylemek sana. Gözlerini göremiyor olmak kolaylaştırıyor biraz ama yine de çok güç inan. Biz seninle yapamıyoruz hayatım. Artık yapamıyoruz ve ben denemeye devam etmek istemiyorum. Bilmiyorum dudaklarından dökülen bir çift kelimeyi duymadan nasıl idare ederim. Devam etmeyi denedikçe eksiliyoruz ve tamamlanma, bir olma sevdamızdan uzaklaşıyoruz. Seni sevmiyorum diyemem, yalan olur ama artık sana aşık olduğuma inanmıyorum.  

Adamın kelimesi kalmamıştı artık. Ne yapacağını bilemiyordu. Mektubun son bölümünü bir kez daha okudu. Kızın yüzüne bakacak gücü bile bulamıyordu kendinde. Ellerindeki mektubu masanın üzerine bıraktı ve bir şey söylemeden gitti. Artık söylenecek söz kalmamıştı. O gittikten sonra geride şaşkınlıkla bakakalan kız kalmıştı. Özellikle elindeki mektubun son kısmı onu yazdıklarından dolayı suçluyor, gözlerinden akan yaşların sebebi oluyordu. “Sana bunu hiç söylemedim belki ama seni tüm kalbimle sevdim. Belki yeterince belli edemedim ama seni ben her şeyden çok sevdim. Bana ne yazacağını bilmiyorum ve umurumda da değil. Belki bütün söylediklerim havada kalacak ve hiçliğe gidecek. Sadece şunu bilmeni istiyorum ki hayatımın kalanında yanımda olmanı istiyorum. Karım olmanı istiyorum. Benimle evlenir misin?”

Kız mektubun son bölümünü defalarca kez okudu, ağladı ve sonra tekrar okudu. Bir süre sonra mektubu masaya bırakarak ayağa kalktı ve çıkışa doğru ilerledi. İki mektup bir süre boyunca karşılıklı olarak bakıştı ve bir an sonra eski giyimli bir kadın ikisini de aldı.


Sahilde bir yerde bulutsuz gökyüzü denizin maviliğine güç veriyordu. Bu güneşli havayı ve denizin maviliğini gören herkes sahile koşuyordu. Sahil kenarında ki banklar dolup taşmış, çevredeki çay bahçeleri ise tıka basaydı. Fal bakan ve çiçek satan kadınlar hallerinden oldukça memnundu. Çiftler el ele tutuşup dolaşıyor, kimileri ise birbirlerine sarılıyorlardı.

Bütün bu ikililiğin ötesinde bazı insanlar yalnız yürüyordu. Bazen imrenerek bazen ise umursamamaya çalışarak seyrediyorlardı etraflarını. Kimileri ne zaman bir çift görseler bakışlarını çeviriyorlardı. Çiftler ne kadar kalıcı ise yalnızlarda o kadar gidiciydi orada. Oturmak yerine hızlı adımlarla yürüyor, ufka doğru bakıp uzaklara dalıyorlardı. Hayallerine gömülen birçok insan vardı. Hava güneşli, deniz masmaviydi ve herkes dışarıdaydı.

Bir aile çocuğuyla birlikte çocuklarıyla birlikte yürüyordu. Küçük çocuk hayran hayran uçuşan martıları izlerken bir balon satıcısı yanlarından geçiyordu. Balon satıcısı ilerlerken ona annelerinin elinden kurtulup ona doğru koşan çocuk sayısı artıyor ve bir süre sonra onların mızmızlanmaları duyulur oluyordu.
Bütün bunların hemen önünde denizin bitişiğinde bir sıra bank vardı. Etrafta gezinen herkes bu banklardan kalkacakları bekliyordu ama kimsenin kalkmaya niyeti yoktu. Banklarda oturanların çoğu çiftlerdi. Kimisi yaşlı, kimisi genç çiftler yalnız olmamanın tadını çıkarıyorlardı. Ancak içlerinde öyle birisi vardı ki birbirlerinin gözlerinin içine bir başka bakıyordu.

Birbirlerinin ellerini tutmuş, gözlerinin içine bakıyorlardı. İkisi de konuşmuyordu, konuşmaya ihtiyaçları yoktu. Beraberdiler ya mutluydular bu yüzden başka bir şeyin önemi yoktu o anda. Kız erkeğe biraz daha sokuldu ve erkek kolunu kızın omuzlarına doğru attı. Birbirlerine doğru biraz daha yaklaştılar. Erkek kızın saçlarını kokladı sonra öptü alnını.

Adam “sana bir sürprizim” var dedi. Kızın gözlerinin içine bakarak. Kız ise onun gözlerindeki kendi yansımasına bakarak “ne gerek vardı hayatım” dese de ona uzatılan oyuncak ayıyı aldı. Bir süre boyunca ayının tüylü derisini okşadı, ona sarıldı. Ardından bir süre boyunca dudakları birbirlerine dokundu. Kız oyuncak ayıyı yanına koydu. Sonrasında sinemaya gitmeye karar verdiler. Hangi filme gitmeliyiz diye konuşarak uzaklaştılar. Büyük bir aşkın göstergesi olan bir ayıcık kaldı geriye onu da yüzünde kırışıklar olan bir kadın aldı.


Orta yaşlı bir adam kamburunu çıkartmış yürüyordu. Başı öne doğru eğikti ve düşünceliydi. Başının eğik olması onu kaldırımları daha detaylı görme şansını tanıyordu. Yanından kimlerin veya nelerin geçtiğini pek umursamıyordu doğrusu. Bu yüzden birkaç kez araba çarpmasından az farkla kurtulmuştu. Bunları çok da önemsediği söylenemezdi aslında.

Caddeyi karşıya geçtikten sonra yürümeye devam etti ve ilerideki beşinci dükkandan içeriye girdi. Çok fazla oyalanmadı orada. Dışarıya çıktığında elinde bir buket kırmızı gül taşıyordu. Dükkanın camına bakıp saçlarını ve kravatını düzeltti. Yürümeye devam ederken ıslığıyla bir melodi tutturmuştu.

Bir apartmanın kapısına geldiği zaman durdu ve derin bir yutkunmanın ardından üçüncü zile bastı. Zile basmasının ardından geçen süre onun için bekleme zamanıydı. Bu zamanın ne kadar sürdüğünü sorsalar sonsuza kadar diyebilirdi. Merdivenlerin ışığı yandığı zaman yüzünde bir gülümseme belirdi. Burada geçen zamanın bir ömür kadar sürdüğünü söyleyebilirdi. Ayağıyla tuttuğu ritimle geçen saniyelerin hesabını yapıyordu.

Kadını merdivenlerden inerken gördü adam. Kalbi daha hızlı atmaya, heyecan bedenini kaplamaya başlamıştı. Onu uzun zamandır görmüyordu. Onu görmeden geçen zaman cehennem gibiydi. Kadın kapıyı açtı ve “neden geldin” dedi soğuk ve sinirli bir sesle.

“Konuşmamız lazım” dedi adam “beni dinlemeden yanlış bir yargıya varıyorsun.”
“Senin neyini dinleyeyim ben. Yine yalanlarını mı? Kusura bakma ama beni tekrardan kandırmana izin veremem.” Kadının sesi acımasızdı. Adamın önünde ufaldığını görünce daha da insafsızlaşıyordu.
“Kendimi anlatmama bir izin versen. Zannettiklerinin doğru olmadığını bir söyleyebilsem sana. Yemin ederim, başka bir kadın yok.” adamın cümlelerinin boynu büküktü ve çaresizlik kokuyordu. Kaçan bir gemiye tutunmak için son bir atlayış yapacak gibiydi.

“Bir şey söylemeni istemiyorum. Karşıma çıkma yeter” kadının cümleleri keskin bir kılıç gibiydi, parçalayarak kesiyor ve dışarıya çıkmıyordu.

“senden boşanmak istemiyorum anla ve son bir şans tanı bana. Yine istemezsen çıkarım hayatından. Yalvarırım bir kez olsun dinle beni.” Adam cümlesini bitirince kadının gözlerinin içine baktı o gözlerini çevirse de ve aldığı kırmızı gül buketini ona doğru uzattı.

Kadın buketi aldı, uzun bir süre boyunca kokladı ve adamın suratına fırlattı. Adamın yüzüne çarpan buketi görmeyen kadın apartmanın kapısından içeriye giriyordu. Gururuyla birlikte son umudu da paramparça olan adam kadının merdivenden çıkışını izledi. Orada kalıp ağlamak ve yürümek arasında kararsız kaldığında yürümeyi seçti. Dağılan çiçekleri umursamayarak ilerledi.

Ancak o çiçekleri umursayan başka birisi vardı ve dağılmış çiçekleri toplayıp sırtında ki yeşil çantaya attı.


Kadın yatağına uzanmış, ellerini başının altında bağlamıştı. Tavanı seyrediyor ona baktıkça uzakları hayal ediyordu. Şu anda başka bir yerde olmayı çok isterdi ama hayat ona beklemesini söylemişti. Beklemek zordu aslında hele zamanın geçmediği zamanlarda. Özlem doluydu beklemek, yalnızlıktı ama bu yalnızlığın içinde umut da vardı. Bu yüzden beklemek bütün o kekremsi tadına rağmen tatlı geliyordu.

Yüzünde hafif bir tebessümle doğruldu yatağında. Yatağının kenarından aşağıya doğru eğilip siyah bir kutu çıkardı. Kutuyu iki eliyle tutup yatağının üzerine oturdu. Kutunun üzerindeki oymaları okşarken oda karalıktı. Hiçbir şey görmemesine rağmen buna ihtiyacı olmadığını biliyordu. Hissetmesi yeterliydi ve kutuyu açtığında odaya dolmaya başlayan gül kokusu onun için yeterliydi.

Öyle bir noktadaydı ki hissetmek artık yeterli gelmiyordu ve yatağının yanındaki gece lambasını açtı. Kutunun içindeki mektupları aldı ve sırayla okumaya başladı. Okudukça güldü yüzü, Okudukça mutlu oldu. Geçmişte yolculuk yaparken kutudaki fotoğraflara bakmaya başladı teker teker. Fotoğraflar onu anılarına götürdü. Çok mutlu olduğu zamanlarda dolaştıkça içini bir huzur kapladı. Beklemek ona kolay gelmeye başlamıştı.
Mektupları okuyup kutunun içindeki gülü bir kez öptükten sonra yatağın yanındaki komodinin üzerinden küçük bir müzik kutusu aldı. Bunu o vermişti. Gemiciydi o, kaptandı ve yurt dışına çıkıp altı ay kadar da gelmeyecekti.  Bu müzik kutusunu verirken “beni ne zaman özlersen müzik kutusunu aç. Sana beni verecektir o” demişti. Bu yüzden her gece, evde olduğu her vakit müzik kutusunu açıp küçük balerinin dansını izlerdi.
Müzik ruhunu kaplamaya başladığında gözlerini kapatıp hayal etmeye başladı. Altı hafta geçmişti. Yani gelmesine 134 gün kalmıştı. Göz kapaklarının arkasında bambaşka bir diyara gitmişti. O diyarda onun yanındaydı. Beline sarılmış ve gözlerinin içine bakıyordu. Tenini kokluyor, nefes alış verişlerini dinliyordu.
Tam hayallerinin orta yerinde telefonundan kısa bir ses geldi. Belki ondan bir mesaj gelmiştir diye büyük bir heyecanla atıldı. Telefonunu eline aldı. Mesajın ondan olduğunu görünce hemen okumaya başladı “buraya kadarmış. Devam etmek istemiyorum. Bitti!” mesajı okuduktan sonra bir süre boyunca hiçbir şey yapmadı balerinin müziği bittiği sırada. Daha sonra mesajın ne demek olduğunu anlama çabaladı. Ardından sebepleri sorguladı. Hiç kıpırdamamasına rağmen gözlerinden yaşlar aktı, hıçkırıklara boğuldu. Müzik kutusunu eline aldı ve açık olan camdan dışarıya fırlattı.

Müzik kutusu hızlı bir şekilde aşağıya düştü. Kaldırımlara çarptığında birkaç parçaya bölündü. Ancak bu tükenmiş bir kadının onu almasına engel olamadı.


Loş bir ışıkta sokaktan aşağıya doğru inen merdivenlerden ilerledi. Fazla değil birkaç basamak sonra evine gelecekti. Şehrin ücra bir köşesinde çevresindekilerin içini merak ettiği bir yerdeydi yıkılmaya yakın tek katlı ev. Oysa kaç deprem görmüştü o duvarlar. Bütün o sarsıntılardan sadece birkaç çatlak kalmıştı geriye. Kimse o çatlakları tamir etmemişti. Kimse eskiyen boyayı yenilememiş, kırılan camları değiştirmemişti. Sokağın altındaydı, insanların, evlerin kısaca her şeyin altındaydı.

Mavi renkli ahşap kapısını açarken derin bir nefes aldı. Kapı açıldıktan sonra ayakkabılarını dışarıda bıraktı. Onları içeriye almasına gerek yoktu. Biliyordu kimsenin almaya tenezür etmeyeceğini. Karanlıkta biraz ilerledikten sonra el yordamıyla bulduğu düğmelere bastı ve koridor aydınlandı. Portmantonun yanından geçerken giydiği eski püskü kabanı çıkardı. Bu esnada eve sinmiş olan eski kokusu genzini yakmaya başlamıştı ama umursamadı onu.

Her yanı fotoğraflarla kaplı koridorda ilerlerken oldukça yavaştı ve etrafına bakıyordu. Önce mutfağa girip bir bardak su içti. Ardından biraz daha ilerledi ve sağındaki ikinci kapıdan içeriye girdi. Uzun zaman öncesine ait mobilyaların bulunduğu bir salondaydı. Mobilyaların kimisi eskimiş, kimisi ise yırtılmıştı.

Tekli koltuğun yanına geldiğinde bir masa çekti kendine. Koltuğa oturduğunda çantasını masanın üzerine koydu ve içindekileri çıkarmaya başladı. Çantanın içindeki her şey çıktığında ise onları incelemeye başladı. Müzik kutusu tamir olabilirdi, çiçekler çok güzel kokuyordu, oyuncak ayı yatağının yanında güzel duracaktı ve mektupları okumak için can atıyordu.

İlk mektubu okuduğu zaman gülümsedi. Bu erkeğin mektubu olmalıydı. Diğer mektuba geçmeden önce oyuncak ayıyı geçici bir süreliğine vitrine müzik kutusunu ise sehpalardan birine koydu. Çiçekleri de cam bir vazoya koyduktan sonra koltuğuna geçti ve okumaya başladı.

“bu kadar kötü bir mektup olamaz” dedi kızgın bir sesle “ayrılıklar bu kadar kolay olamaz.”Öfkeden dişlerini sıkıyordu ve mektubu önce ikiye ardından dörde ve en son sekizi böldü. Yırtılmış parçaları yere attıktan sonra beyaz bir kağıt aldı ve yazmaya başladı.

“sevgilim bilmiyorum bu sana yazdığım kaçıncı mektup. Bilmiyorum duygularımı anlatabilmek için kaç tane daha yazmalıyım. Sonuçta zor benim için. Sana sarılıp gözlerinin içine baktığımda veya dudaklarında gezindiğimde hissettiklerimi anlatmalıyım. Bana aldığın müzik kutusu çalıyor şu anda. Geçen gün verdiğin çiçekler hala masamda, hala güzel kokuyorlar. Mektubu yazamayacağımı düşündüğüm sıralar geçen sevgililer gününde aldığın oyuncak ayıyı seviyorum. Bana güç veriyor o, hepsi bana güç veriyor.
Bazı zor anlar yaşıyoruz. Bazen kavga ediyoruz, bazen sesimiz yükseliyor ama ben bize dair umutlarımızı hiç kaybetmedim. Hep düzeleceğimizi, eskisi gibi olacağımıza inandım ben. Hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedim. Bir şekilde tekrar eskisi gibi olacağımızı biliyorum. Buraya kötü şeyler yazmak istemiyorum. Asılda seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Bilmiyorum sen neler yazıyorsun ama inan hiç önemi yok çünkü seni çok seviyorum. Bunu unutma lütfen” yazdıktan sonra sayfayı katladı beyaz bir zarfın içine koydu. Ardından üstüne “sana” yazdı ve öpücüğüyle mühürledi. Gözlerini kapattı ve hayaller ülkesine geri döndü. Hep ait olduğu yerde yaşamaya başladı.

Hep yapardı bunu. Önce insanların hatıralarını toplar ve ardından kendinde birleştirirdi. Kendine alternatif hayatlar yaratırdı aşık olduğu tek adam daha ona açılamadan trafik kazasında hayatını kaybettikten sonra. Onlu hayatlar kurgulardı ve hepsi mutlu sonla biterdi. Topladıklarını bunun için kullanırdı. Bu şekilde kimi zaman kavga eder kimi zaman hiç durmadan sevişirlerdi. Hayalleri onun tek gerçeğiydi artık o diye yastığına sarıldığında.

Resim: Andrew Ferez


Masada derin bir sessizlik vardı. Çalan müzik bile bu sessizliği bozamıyordu. Sanki her şey durmuş, hayat durmuştu. Fırtına öncesi bir sessizlik gibiydi, bir an sonra kaç geminin karaya vuracağını kimse bilmiyordu. Belki de fırtına çoktan kopmuş sahiller çoktan su altında kalmıştı. Masanın üzerinde iki tabak yemek vardı. Hemen hemen hiç kimse dokunmamıştı onlara. Az kullanılmış ikişer çatal ve hiç dokunulmamış bir çift bıçak tabakların yanında yatıyordu. Masanın iki karşıt tarafında ise üzerlerinde “sana” yazan iki zarf duruyordu.
Bir erkek ve bir kadın masada oturmuş birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. İkisi de konuşmuyor ve yemeklerini yiyorlardı azar azar. Tabaktakiler soğuyalı çok olmuştu. Birbirlerine bakarken akılları hep zarflardaydı. Mektuplardan birini erkek yazmıştı ve bir diğerini ise kız. Anlatamadıkları o kadar çok şey vardı ki bunları yazmaya karar vermişlerdi. İçlerinden ne geçiyorsa, ilişkilerinden ne bekliyorsalar hepsini olduğu gibi yazacaklardı hiçbir kısıtlama olmadan. Özgürce anlatacaklardı ve böylece ilişkilerini kurtarmayı umacaklardı.

“Beklemenin bir anlamı yok” dedi erkek. Öyle bir andaydılar ki ya devam edecek ya da bitecekti, onca yılın yaşanmışlığı bir anda sona erecekti. Kız hafifçe başını salladı buna karşılık ve zarflarına doğru uzandılar.
Erkek zarfını açtı “böyle bir mektubu, yazıya nasıl başlarım bilemiyorum. O kadar fazla şey yaşadık ki şimdi durup birkaç satır yazmak çok zor geliyor. Bundan önce birçok mektubu yırtıp attım. Umarım bu mektup da aynı kaderi paylaşmaz. Ne kadar yazsam o kadar eksik kalıyor çünkü. Biz seninle çok güzel zaman yaşadık, harika anılarımız oldu ama şimdi durmuş ve birbirimizi sorguluyoruz. Garip kırk yıl düşünsem buradan geçeceğimiz aklımın ucundan geçmezdi. Şimdi kalkmış sana bizi anlatmaya çabalıyorum. Bizi nasıl anlatabilirim ki sana? Bizi anlatmak mümkün mü sanki? Ağlıyorum biraz ara vermeliyim yazmaya.” Derin bir nefes aldı ve kıza kısa bir bakış attı okumaya devam etmeden önce. Kızın yüzündeki ifadeyi inceledi ama kız ifadesizdi. Oysa mutlu olmalı, yüzü gülmeliydi.

Diğer taraftan kızın okuduğu mektupta çok başka şeyler yazıyordu. “Bu mektubu yazmak garip doğrusu. Sana olan duygularımı yazıya dökmek bilmiyorum, çok farklı. Şimdiye kadar birçok farklı şekilde kendimi sana ifade etmeye çalıştım. Belki çok başarılı olamadım bu konuda. Belki yetenekli değilim içimdekileri ifade etmede. Belki daha fazla çaba sarf etmeliydim. Senin neler yazdığını düşündüm hep. O kadar düşündüm ki bunu düşündükçe yazamadım. Sonra önemli olanın benim içimden geçenler olduğuna karar verdim. Sen nasıl olsa yazacaksın içinden geçenleri, buna müdahale edemem ama umuyorum ki ne yazarsan yaz bu satırları okuduktan sonra düşüncelerin değişebilir.

Bu satırları yazmamın sebebi hatalarını, hatalarımızı anlatmak değil. Seni suçlamak veya kötülemek hiç değil. Evet, hatalar yaptık. Kimisi oldukça büyük hatalardı ama hiç birinin geri dönülemeyecek olduğuna inanmıyorum. Bu mektubu yazmamın tek bir nedeni var o da seni geri kazanmak.” Kız için okudukları ağır gelmiş, boğazına bir yumru oturmuş ve gözlerinin kenarında ince bir sızı hissetmeye başlamıştı.
Erkek ise okumaya devam ediyordu “O kadar zor ki bunları söylemek sana. Gözlerini göremiyor olmak kolaylaştırıyor biraz ama yine de çok güç inan. Biz seninle yapamıyoruz hayatım. Artık yapamıyoruz ve ben denemeye devam etmek istemiyorum. Bilmiyorum dudaklarından dökülen bir çift kelimeyi duymadan nasıl idare ederim. Devam etmeyi denedikçe eksiliyoruz ve tamamlanma, bir olma sevdamızdan uzaklaşıyoruz. Seni sevmiyorum diyemem, yalan olur ama artık sana aşık olduğuma inanmıyorum.  

Adamın kelimesi kalmamıştı artık. Ne yapacağını bilemiyordu. Mektubun son bölümünü bir kez daha okudu. Kızın yüzüne bakacak gücü bile bulamıyordu kendinde. Ellerindeki mektubu masanın üzerine bıraktı ve bir şey söylemeden gitti. Artık söylenecek söz kalmamıştı. O gittikten sonra geride şaşkınlıkla bakakalan kız kalmıştı. Özellikle elindeki mektubun son kısmı onu yazdıklarından dolayı suçluyor, gözlerinden akan yaşların sebebi oluyordu. “Sana bunu hiç söylemedim belki ama seni tüm kalbimle sevdim. Belki yeterince belli edemedim ama seni ben her şeyden çok sevdim. Bana ne yazacağını bilmiyorum ve umurumda da değil. Belki bütün söylediklerim havada kalacak ve hiçliğe gidecek. Sadece şunu bilmeni istiyorum ki hayatımın kalanında yanımda olmanı istiyorum. Karım olmanı istiyorum. Benimle evlenir misin?”

Kız mektubun son bölümünü defalarca kez okudu, ağladı ve sonra tekrar okudu. Bir süre sonra mektubu masaya bırakarak ayağa kalktı ve çıkışa doğru ilerledi. İki mektup bir süre boyunca karşılıklı olarak bakıştı ve bir an sonra eski giyimli bir kadın ikisini de aldı.


Sahilde bir yerde bulutsuz gökyüzü denizin maviliğine güç veriyordu. Bu güneşli havayı ve denizin maviliğini gören herkes sahile koşuyordu. Sahil kenarında ki banklar dolup taşmış, çevredeki çay bahçeleri ise tıka basaydı. Fal bakan ve çiçek satan kadınlar hallerinden oldukça memnundu. Çiftler el ele tutuşup dolaşıyor, kimileri ise birbirlerine sarılıyorlardı.

Bütün bu ikililiğin ötesinde bazı insanlar yalnız yürüyordu. Bazen imrenerek bazen ise umursamamaya çalışarak seyrediyorlardı etraflarını. Kimileri ne zaman bir çift görseler bakışlarını çeviriyorlardı. Çiftler ne kadar kalıcı ise yalnızlarda o kadar gidiciydi orada. Oturmak yerine hızlı adımlarla yürüyor, ufka doğru bakıp uzaklara dalıyorlardı. Hayallerine gömülen birçok insan vardı. Hava güneşli, deniz masmaviydi ve herkes dışarıdaydı.

Bir aile çocuğuyla birlikte çocuklarıyla birlikte yürüyordu. Küçük çocuk hayran hayran uçuşan martıları izlerken bir balon satıcısı yanlarından geçiyordu. Balon satıcısı ilerlerken ona annelerinin elinden kurtulup ona doğru koşan çocuk sayısı artıyor ve bir süre sonra onların mızmızlanmaları duyulur oluyordu.
Bütün bunların hemen önünde denizin bitişiğinde bir sıra bank vardı. Etrafta gezinen herkes bu banklardan kalkacakları bekliyordu ama kimsenin kalkmaya niyeti yoktu. Banklarda oturanların çoğu çiftlerdi. Kimisi yaşlı, kimisi genç çiftler yalnız olmamanın tadını çıkarıyorlardı. Ancak içlerinde öyle birisi vardı ki birbirlerinin gözlerinin içine bir başka bakıyordu.

Birbirlerinin ellerini tutmuş, gözlerinin içine bakıyorlardı. İkisi de konuşmuyordu, konuşmaya ihtiyaçları yoktu. Beraberdiler ya mutluydular bu yüzden başka bir şeyin önemi yoktu o anda. Kız erkeğe biraz daha sokuldu ve erkek kolunu kızın omuzlarına doğru attı. Birbirlerine doğru biraz daha yaklaştılar. Erkek kızın saçlarını kokladı sonra öptü alnını.

Adam “sana bir sürprizim” var dedi. Kızın gözlerinin içine bakarak. Kız ise onun gözlerindeki kendi yansımasına bakarak “ne gerek vardı hayatım” dese de ona uzatılan oyuncak ayıyı aldı. Bir süre boyunca ayının tüylü derisini okşadı, ona sarıldı. Ardından bir süre boyunca dudakları birbirlerine dokundu. Kız oyuncak ayıyı yanına koydu. Sonrasında sinemaya gitmeye karar verdiler. Hangi filme gitmeliyiz diye konuşarak uzaklaştılar. Büyük bir aşkın göstergesi olan bir ayıcık kaldı geriye onu da yüzünde kırışıklar olan bir kadın aldı.


Orta yaşlı bir adam kamburunu çıkartmış yürüyordu. Başı öne doğru eğikti ve düşünceliydi. Başının eğik olması onu kaldırımları daha detaylı görme şansını tanıyordu. Yanından kimlerin veya nelerin geçtiğini pek umursamıyordu doğrusu. Bu yüzden birkaç kez araba çarpmasından az farkla kurtulmuştu. Bunları çok da önemsediği söylenemezdi aslında.

Caddeyi karşıya geçtikten sonra yürümeye devam etti ve ilerideki beşinci dükkandan içeriye girdi. Çok fazla oyalanmadı orada. Dışarıya çıktığında elinde bir buket kırmızı gül taşıyordu. Dükkanın camına bakıp saçlarını ve kravatını düzeltti. Yürümeye devam ederken ıslığıyla bir melodi tutturmuştu.

Bir apartmanın kapısına geldiği zaman durdu ve derin bir yutkunmanın ardından üçüncü zile bastı. Zile basmasının ardından geçen süre onun için bekleme zamanıydı. Bu zamanın ne kadar sürdüğünü sorsalar sonsuza kadar diyebilirdi. Merdivenlerin ışığı yandığı zaman yüzünde bir gülümseme belirdi. Burada geçen zamanın bir ömür kadar sürdüğünü söyleyebilirdi. Ayağıyla tuttuğu ritimle geçen saniyelerin hesabını yapıyordu.

Kadını merdivenlerden inerken gördü adam. Kalbi daha hızlı atmaya, heyecan bedenini kaplamaya başlamıştı. Onu uzun zamandır görmüyordu. Onu görmeden geçen zaman cehennem gibiydi. Kadın kapıyı açtı ve “neden geldin” dedi soğuk ve sinirli bir sesle.

“Konuşmamız lazım” dedi adam “beni dinlemeden yanlış bir yargıya varıyorsun.”
“Senin neyini dinleyeyim ben. Yine yalanlarını mı? Kusura bakma ama beni tekrardan kandırmana izin veremem.” Kadının sesi acımasızdı. Adamın önünde ufaldığını görünce daha da insafsızlaşıyordu.
“Kendimi anlatmama bir izin versen. Zannettiklerinin doğru olmadığını bir söyleyebilsem sana. Yemin ederim, başka bir kadın yok.” adamın cümlelerinin boynu büküktü ve çaresizlik kokuyordu. Kaçan bir gemiye tutunmak için son bir atlayış yapacak gibiydi.

“Bir şey söylemeni istemiyorum. Karşıma çıkma yeter” kadının cümleleri keskin bir kılıç gibiydi, parçalayarak kesiyor ve dışarıya çıkmıyordu.

“senden boşanmak istemiyorum anla ve son bir şans tanı bana. Yine istemezsen çıkarım hayatından. Yalvarırım bir kez olsun dinle beni.” Adam cümlesini bitirince kadının gözlerinin içine baktı o gözlerini çevirse de ve aldığı kırmızı gül buketini ona doğru uzattı.

Kadın buketi aldı, uzun bir süre boyunca kokladı ve adamın suratına fırlattı. Adamın yüzüne çarpan buketi görmeyen kadın apartmanın kapısından içeriye giriyordu. Gururuyla birlikte son umudu da paramparça olan adam kadının merdivenden çıkışını izledi. Orada kalıp ağlamak ve yürümek arasında kararsız kaldığında yürümeyi seçti. Dağılan çiçekleri umursamayarak ilerledi.

Ancak o çiçekleri umursayan başka birisi vardı ve dağılmış çiçekleri toplayıp sırtında ki yeşil çantaya attı.


Kadın yatağına uzanmış, ellerini başının altında bağlamıştı. Tavanı seyrediyor ona baktıkça uzakları hayal ediyordu. Şu anda başka bir yerde olmayı çok isterdi ama hayat ona beklemesini söylemişti. Beklemek zordu aslında hele zamanın geçmediği zamanlarda. Özlem doluydu beklemek, yalnızlıktı ama bu yalnızlığın içinde umut da vardı. Bu yüzden beklemek bütün o kekremsi tadına rağmen tatlı geliyordu.

Yüzünde hafif bir tebessümle doğruldu yatağında. Yatağının kenarından aşağıya doğru eğilip siyah bir kutu çıkardı. Kutuyu iki eliyle tutup yatağının üzerine oturdu. Kutunun üzerindeki oymaları okşarken oda karalıktı. Hiçbir şey görmemesine rağmen buna ihtiyacı olmadığını biliyordu. Hissetmesi yeterliydi ve kutuyu açtığında odaya dolmaya başlayan gül kokusu onun için yeterliydi.

Öyle bir noktadaydı ki hissetmek artık yeterli gelmiyordu ve yatağının yanındaki gece lambasını açtı. Kutunun içindeki mektupları aldı ve sırayla okumaya başladı. Okudukça güldü yüzü, Okudukça mutlu oldu. Geçmişte yolculuk yaparken kutudaki fotoğraflara bakmaya başladı teker teker. Fotoğraflar onu anılarına götürdü. Çok mutlu olduğu zamanlarda dolaştıkça içini bir huzur kapladı. Beklemek ona kolay gelmeye başlamıştı.
Mektupları okuyup kutunun içindeki gülü bir kez öptükten sonra yatağın yanındaki komodinin üzerinden küçük bir müzik kutusu aldı. Bunu o vermişti. Gemiciydi o, kaptandı ve yurt dışına çıkıp altı ay kadar da gelmeyecekti.  Bu müzik kutusunu verirken “beni ne zaman özlersen müzik kutusunu aç. Sana beni verecektir o” demişti. Bu yüzden her gece, evde olduğu her vakit müzik kutusunu açıp küçük balerinin dansını izlerdi.
Müzik ruhunu kaplamaya başladığında gözlerini kapatıp hayal etmeye başladı. Altı hafta geçmişti. Yani gelmesine 134 gün kalmıştı. Göz kapaklarının arkasında bambaşka bir diyara gitmişti. O diyarda onun yanındaydı. Beline sarılmış ve gözlerinin içine bakıyordu. Tenini kokluyor, nefes alış verişlerini dinliyordu.
Tam hayallerinin orta yerinde telefonundan kısa bir ses geldi. Belki ondan bir mesaj gelmiştir diye büyük bir heyecanla atıldı. Telefonunu eline aldı. Mesajın ondan olduğunu görünce hemen okumaya başladı “buraya kadarmış. Devam etmek istemiyorum. Bitti!” mesajı okuduktan sonra bir süre boyunca hiçbir şey yapmadı balerinin müziği bittiği sırada. Daha sonra mesajın ne demek olduğunu anlama çabaladı. Ardından sebepleri sorguladı. Hiç kıpırdamamasına rağmen gözlerinden yaşlar aktı, hıçkırıklara boğuldu. Müzik kutusunu eline aldı ve açık olan camdan dışarıya fırlattı.

Müzik kutusu hızlı bir şekilde aşağıya düştü. Kaldırımlara çarptığında birkaç parçaya bölündü. Ancak bu tükenmiş bir kadının onu almasına engel olamadı.


Loş bir ışıkta sokaktan aşağıya doğru inen merdivenlerden ilerledi. Fazla değil birkaç basamak sonra evine gelecekti. Şehrin ücra bir köşesinde çevresindekilerin içini merak ettiği bir yerdeydi yıkılmaya yakın tek katlı ev. Oysa kaç deprem görmüştü o duvarlar. Bütün o sarsıntılardan sadece birkaç çatlak kalmıştı geriye. Kimse o çatlakları tamir etmemişti. Kimse eskiyen boyayı yenilememiş, kırılan camları değiştirmemişti. Sokağın altındaydı, insanların, evlerin kısaca her şeyin altındaydı.

Mavi renkli ahşap kapısını açarken derin bir nefes aldı. Kapı açıldıktan sonra ayakkabılarını dışarıda bıraktı. Onları içeriye almasına gerek yoktu. Biliyordu kimsenin almaya tenezür etmeyeceğini. Karanlıkta biraz ilerledikten sonra el yordamıyla bulduğu düğmelere bastı ve koridor aydınlandı. Portmantonun yanından geçerken giydiği eski püskü kabanı çıkardı. Bu esnada eve sinmiş olan eski kokusu genzini yakmaya başlamıştı ama umursamadı onu.

Her yanı fotoğraflarla kaplı koridorda ilerlerken oldukça yavaştı ve etrafına bakıyordu. Önce mutfağa girip bir bardak su içti. Ardından biraz daha ilerledi ve sağındaki ikinci kapıdan içeriye girdi. Uzun zaman öncesine ait mobilyaların bulunduğu bir salondaydı. Mobilyaların kimisi eskimiş, kimisi ise yırtılmıştı.

Tekli koltuğun yanına geldiğinde bir masa çekti kendine. Koltuğa oturduğunda çantasını masanın üzerine koydu ve içindekileri çıkarmaya başladı. Çantanın içindeki her şey çıktığında ise onları incelemeye başladı. Müzik kutusu tamir olabilirdi, çiçekler çok güzel kokuyordu, oyuncak ayı yatağının yanında güzel duracaktı ve mektupları okumak için can atıyordu.

İlk mektubu okuduğu zaman gülümsedi. Bu erkeğin mektubu olmalıydı. Diğer mektuba geçmeden önce oyuncak ayıyı geçici bir süreliğine vitrine müzik kutusunu ise sehpalardan birine koydu. Çiçekleri de cam bir vazoya koyduktan sonra koltuğuna geçti ve okumaya başladı.

“bu kadar kötü bir mektup olamaz” dedi kızgın bir sesle “ayrılıklar bu kadar kolay olamaz.”Öfkeden dişlerini sıkıyordu ve mektubu önce ikiye ardından dörde ve en son sekizi böldü. Yırtılmış parçaları yere attıktan sonra beyaz bir kağıt aldı ve yazmaya başladı.

“sevgilim bilmiyorum bu sana yazdığım kaçıncı mektup. Bilmiyorum duygularımı anlatabilmek için kaç tane daha yazmalıyım. Sonuçta zor benim için. Sana sarılıp gözlerinin içine baktığımda veya dudaklarında gezindiğimde hissettiklerimi anlatmalıyım. Bana aldığın müzik kutusu çalıyor şu anda. Geçen gün verdiğin çiçekler hala masamda, hala güzel kokuyorlar. Mektubu yazamayacağımı düşündüğüm sıralar geçen sevgililer gününde aldığın oyuncak ayıyı seviyorum. Bana güç veriyor o, hepsi bana güç veriyor.
Bazı zor anlar yaşıyoruz. Bazen kavga ediyoruz, bazen sesimiz yükseliyor ama ben bize dair umutlarımızı hiç kaybetmedim. Hep düzeleceğimizi, eskisi gibi olacağımıza inandım ben. Hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedim. Bir şekilde tekrar eskisi gibi olacağımızı biliyorum. Buraya kötü şeyler yazmak istemiyorum. Asılda seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Bilmiyorum sen neler yazıyorsun ama inan hiç önemi yok çünkü seni çok seviyorum. Bunu unutma lütfen” yazdıktan sonra sayfayı katladı beyaz bir zarfın içine koydu. Ardından üstüne “sana” yazdı ve öpücüğüyle mühürledi. Gözlerini kapattı ve hayaller ülkesine geri döndü. Hep ait olduğu yerde yaşamaya başladı.

Hep yapardı bunu. Önce insanların hatıralarını toplar ve ardından kendinde birleştirirdi. Kendine alternatif hayatlar yaratırdı aşık olduğu tek adam daha ona açılamadan trafik kazasında hayatını kaybettikten sonra. Onlu hayatlar kurgulardı ve hepsi mutlu sonla biterdi. Topladıklarını bunun için kullanırdı. Bu şekilde kimi zaman kavga eder kimi zaman hiç durmadan sevişirlerdi. Hayalleri onun tek gerçeğiydi artık o diye yastığına sarıldığında.

Resim: Andrew Ferez


BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"