* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Farklı yüzler


Havanın kararmaya başladığı bir Perşembe günüydü. İnsanlar iş yerlerinden ayrılmış, öğrenciler okullarından çıkmıştı. Herkesin gitmesi gerek bir yer vardı. Kimisi evlerinin yolunu tutarken kimisi sokaklarda dolaşıyordu. Bazıları ailesinin yanına gitmek isterken bazıları ise tanıdıkları ile buluşacaktı. Herkesin gitmesi gereken bir yer vardı ve oraya gitmek için acele ediyordu. Yoğun geçen bir günün ardından unutmak istiyorlardı yaşadıklarını. Bu yüzden herkes bir yerlere yetişme çabası içindeydi.

Bir yetişme amacı gütmeyen inanlarda vardı elbette. Onların bazılarının yetişecek bir yerleri yoktu. Bazılarının acele etmesini gerektiren bir sebebi olmamıştı. Bazıları ise çok uzun zaman önce geç kalmıştı hayata. Onlar hep bir adım geriden takip ediyorlardı. Bu yüzden asla yetişemiyorlardı hayata ve eksik yaşıyorlardı. Mesela hep geç kalıyorlardı mutluluğa. Asla yakalayamıyorlardı sevgiyi. Aslında onlar hayata yetişmek için var gücüyle koşuyorlardı. Fakat geç kalmalarının önüne geçemiyorlardı bir türlü.

Onlardan bir tanesi iş çıkışında sokakta yürüyordu. Aslında sokakta yürümeyi sevmezdi o. Çünkü ne zaman yürümeye kalksa eski tanıdıkları görür ve anlamsız sohbetler yapardı. Onları görmek de istemiyordu. Gereksizdi çünkü onları görmek. Bir şey katmazdı onlara. Söylenen cümleler hep sahteydi. Yoklukları ile varlıkları arasında fark olmayan insanlardı onlar. Bu sebeple sevmiyordu onlarla karşılaşma ihtimalini.

Biraz yürüdükten sonra eski bir arkadaşını gördü. Selamlaştılar, hal hatır sordular birbirine. İşten güçten bahsettiler. İkisi de birbirlerine hava atmaya çabaladı bu süreçte. Sonra arkadaşı evlendiğinden çocuğu olduğundan bahsetti gururla. Sanki dünyadaki en önemli şeyi yapmış gibi böbürlendi. Bir süre sonra da konuşacak tüm konuları bittinde ayrıldılar. Bu muhabbetlerin hiçbirini sevmiyordu o.

Biraz daha yürüdükten sonra başka bir arkadaşını gördü. Selamlaştılar, havadan sudan konuştular. Kız terfi alamadığından, rejim yapmak istediğinden, spora başladığından bahsetti. Büyük bir ilgiyle dinledi onu, o şekilde de güzel olduğunu söyledi. Tekrar görüşmek üzere sözleştiler ve ayrıldılar. Tekrar görüşmeyeceklerdi bunu ikisi de çok iyi biliyordu. Sadece adettendi söyledikleri tüm kelimeler. Görmemiş gibi yapıp uzaklaşamaz aynı sokakta onun gözlerinin içine bakarak yürürdü.

Çok eski bir tanıdığını görünce keşke hiç dışarıya çıkmasaydım diye düşündü. Uzun bir süre boyunca ona neden evlenmediğini anlatmak zorunda kaldı ki o an nefret etti kurduğu tüm cümlelerden. Yıllarca görüşmemiştiler, yıllar önce de selamlaşmıştılar sadece ama yine de o insana hayatına burnunu sokma yetkisi veriyordu bunlar. Sevmiyordu sokaklarda yürümeyi, eski tanıdıklarını görmeyi. Sevmiyordu onlarla konuştuklarını, sevmiyordu onların bakışını.

Yol boyunca başka tanıdıklarını da gördü. O mahallede doğmuş ve büyümüştü. Yani hemen herkesi tanıyordu orada. Bazen uzaklara gitmeyi düşünürdü kimsenin onu tanımadığı çok uzaklara. Hatta gittiği yerin dilini bile bilmemek isterdi. Tamamen yabancı olduğu bir yerin hayalini kurardı. Ancak böyle kurtulabilirdi insanlardan veya ıssız bir ada çok güzel bir seyahat noktasıydı onun için.

Her yanından geçtiği insanda değişirdi o. Tamamen farklı birisi olurdu. Yüzünün değiştiğine inanırdı mesela. Çenesinin farklılaştığına burnunun uzayıp kısaldığına hatta gözbebeklerindeki renklerin bile aynı olmadığını düşünürdü. Aynı insanın onu farklı bir yüz ile tanıyamaması da bu sebeptendi. Evet, yüzünü değiştirirdi o. Belki de günde yüzlerce kez yapardı bunu.

Mesela tanıdığı her insan için farklı bir yüzü vardı. O insanın yanından başka bir yüzle geçerse eğer onu tanıyamayacağına inanırdı. Daha önceki zamanlarda denemişti teorisini ve oldukça doğru olduğunu kanıtlamıştı. İsterse görünmez bile olabilirdi. Sokaklarda tanınmadan geçebilirdi ama birileri muhakkak o yüzünü görmüş oluyordu ve tanınıyordu hiç istemediği halde. En yakın arkadaşının yanındayken farklıydı o. Yüzünde bir gülümseme olur, gözlerinin içi parlardı. Ailesinin yanındayken daha farklıydı, daha huzurlu bir ifade yerleşirdi yüzüne. Sevmediği birisinin yanından geçerken ise bambaşkaydı. Gözlerini kısar ve keskin bakardı. Yapabilse sadece bakarak karşısındakini parçalara ayırabilirdi nefret ettiği birisini gördüğünde.

Yüzünün değişmesini sadece insanlar sağlamazdı. Gittiği yerin de büyük etkisi vardı onun üzerinde. Mesela sahile gidip denizi seyrederken başka, bulutları seyrederken başka ve boş bir sokakta yürürken başka olurdu. Bir ağacın dibine oturup gökyüzünü seyrederken ise bambaşka bir yüz takardı. O farklı “ben” olmuştu ki içinde bazen karıştırırdı hepsini. Böyle olduğu zamanlarda ise buluşmaya gittiği bir arkadaşı bile tanıyamazdı onu. Alakasız insanlar gelip selam verirdi mesela. Anlamazdı bunların hiçbirini.

İşin en kötü tarafı ise kendini unutmasıydı. Artık gerçekte kim olduğunu hatırlamıyordu. En sevdiği yemeğin ne olduğunu bilmiyordu mesela çünkü her yüzün kendine ait en sevdiği yemeği vardı. En sevdiği rengi de aynı sebepten bilmiyordu. En sevdiği şarkı veya en beğendiği filme dair hiçbir fikri yoktu. Kendini hatırlamıyordu bu yüzden. Devlete gidip yüzlerce farklı kimlik istemeyi düşünüyordu. Tek bedene saklanmış yüzlerce farklı kişiydi aslında o.

Kaybolmuş gibi hissediyordu kendini. Veya içindeki parçalar kendilerini kaybolmuş gibi hissediyordu. Parçalanan bir oyuncağın bantla tekrardan birleştirilmiş hali gibiydi aslında. Bant olmasa parçalanıp etrafa saçılacaktı ama onu saran o bant vardı. Parçalanmayı istediği zamanlar bolca oluyordu ama. Böyle zamanlarda geriye bir parçanın kalıp kalmayacağını da merak ediyordu. Acaba içinde bir “ben”in kalıp kalmadığı hayata en büyük sorusuydu onun ve hayat ona asla cevap vermiyordu.

Mahallesinden uzaklaştıkça tanıdığı insanların sayısı azaldı. Böyle olduğu zamanlarda yabancıların yanında taktığı yüzünü kullanırdı. Daha sert ve umursamaz olurdu kimsenin ona yaklaşmaması için. Görünmezlik pelerinine sahip olmayı çok isterdi mesela. Sokaklarda yürürken kimsenin onu görmemesi, bilmemesi en büyük hayaliydi. Belki bu şekilde daha az yanardı canı. Şehrin dışına doğru yürürken sanki her yüzü farklı bir şey düşünüyordu. Ve bu çok seslilik onu deliliğin sınırına bir adım daha yaklaştırıyordu.


Bu esnada şehrin dışındaki ormanda bir kız parmaklarıyla toprağı kazıyordu. Tırnaklarının arası toprakla dolmuş, parmakları kanamıştı. Bir taraftan da ağlıyordu. Eğer onu gören birisi olsaydı gözyaşlarının düştüğü yerlerde çiçeklerin büyüdüğü söylerdi. Ancak o bundan haberdar değildi. Gözyaşlarının düştüğü topraktan beslenen ağacın yapraklarının rengi de aynı şekilde koyulaşıyordu ama o bunun da farkında değildi. Dizlerinin üzerine çöküp ağlayan bir şekilde kazmakla meşguldü toprağı.

Başka hiçbir şey umurunda değildi sanki. Kendi kendine konuşuyordu bu sırada “neden hep böyle oluyor? Neden hep yaralanıyorum ben? Neden hep parçalıyorlar umutlarımı? Artık bitsin istiyorum. Daha fazla umut etmemek istiyorum. Sıkıldım artık her şeyden. Daha fazla devam etmemek istiyorum.” Saatlerce kazdı toprağı. Parmakları kana bulandı ama bunu önemsemedi. Önemsediği tek bir şey vardı orada ve onu kendisine bile söyleyemiyordu. Neden kırılmıştı ki o bu kadar? Neden parçalara bölmüşlerdi onu? Neden ağlıyordu? Cevap veremediği sorulardı bunlar hatta cevaplara yaklaşmamıştı bile.

Bir an için durdu ve dizlerinin üzerine oturdu. Derin bir nefes aldı sonra ve bir süre boyunca geri vermedi. Tekrardan derin bir nefes aldı ve aynı şeyi yaptı. Ne yaptığını tekrardan düşünmek istiyordu o zamanda. Biliyordu ki geri dönüşü olmayacaktı. Her ne kadar kendine emin olduğu söylese de içinde ona katılmayan bir parça daha vardı ve onu dinlemek istemişti. Çok anlamı olmayan bir zamandaydı çünkü içindeki ses ona ne söylerse söylesin toprağı kazmaya devam edecekti. Parmakları toprağın derinliklerine battı ve tekrar.


“Orada ne yapıyorsun sen?” dedi adam kıza doğru yürürken. Toprağı kazdığını görmüş ve aklına geçmişi gelmişti. “Hey sen, ne yapıyorsun orada” dediği sırada kız ona doğru dönüp utangaç bir ifade ile “hiçbir şey sadece bir eşyamı gömecektim” dedi. Adam bir an geçmişine gidip o ormanda geçirdiği zamanı hatırladı. Toprağı parmaklarıyla nasıl kazdığını, ellerinin nasıl parçalandığını düşündü. Kızın gözlerinin içine baktığında çok tanıdık olduğu bir duyguyu gördü orada. O duygunun adı çaresizlikti ve kız son çaresini deniyordu.

“Ne yaptığını biliyorum” dedi adam. Bunun üzerine kız biraz geriye doğru çekildi, korktu. Ne yaptığının anlaşılabilecek olmasından korkuyordu aslında. Özellikle başka birisi tarafından ve başka bir korkusu da durdurulacak olmasıydı. Başka bir gün bu cesareti kendinde bulamayabilirdi. Bu yüzden orada bitmeliydi her şey.

“Kalbini söküp toprağa gömmen hiçbir işe yaramayacak” dedi adam “seneler önce yaptım ben ve inan hiçbir şey olmadı.” Adamın sözleri üzerine kız bir an boyunca onun nereden bildiğini düşündü. Nereden bilebilirdi ki içinden geçenleri. Ne söyleyeceğini düşündüğü sırada adam konuşmaya devam etti “umutların kalmıyor geriye. Amaçların kayboluyor. Başıboş bir rüzgârda esen bir yaprak gibi oluyorsun sonra. Bana baksana kim olduğumu bilmiyorum. Binlerce farklı yüzüm var ve kalbimi gömmek hayatımın en büyük hatasıydı. Şu halime bir bak seneler sonra gelip onu çıkarmayı düşünüyorum. O acizim ki!”
Bir an durdu kız ne söyleyeceğini düşündü sonra adamın cümlelerini hesapladı. Bildiği tüm matematik kurallarını uyguladı mesela onların üzerinde. Oldukça uzun bir sessizliğin ardından yanağından yere bir damla yaş daha düştü “peki söyle ne yapmalıyım? Açıkça söyle başka yapacak bir şey var mı?”

“Yaptığın bir çare değil. Hiçbir yaranı da kapatmayacak. Dayanmalısın ve güzel günlerin geleceğine inanmalısın. Kalbin olmadan yaşayamazsın ki. Bana bak nefes alıyorum sadece başka hiçbir şey yaptığım yok. Sadece havayı kirletiyorum. Eğer benim gibi olmak istiyorsan durma hiç” adam cümlesini bitirdiğinde kız ayağa kalkıp elinin dışıyla gözlerindeki yaşları sildiği sırada “sonra ne olacak?” diye sordu.

Adam “hadi gel elini yıkayalım ve sonra biraz konuşuruz seninle” dediği sırada toprağa gömdüğü kalbi yerinden çıkarak tekrardan ona geldi. Tekrardan kalbinin attığını hissetmek mükemmel bir duyguydu onun için. Hayatı tekrardan anlam kazanmıştı. Kızın gözlerinin içine baktı “ellerini yıkadıktan sonra bir doktora gidelim istersen. Merhem falan verir çünkü biliyorum o yaralar kolay iyileşmeyecek” ve konuşurken gülümsedi. Çok uzun zamandan beri gülümsememişti hiç. Birlikte ormanın dışına doğru yürüdüler, ikisi de gülümsüyordu.

Ve aşk asla gerçekleşmeyecek bir ihtimalin gelip elinden tutmasıydı.

Resim: Karol Bak

Not: Tüm kadınların Dünya Kadınlar Gününü kutlarım. Onların hiç ağlamadıkları bir dünya istiyorum aslında ben. Onlar ağlamadıkları zaman bu dünyanın çok daha güzel olacağını çok iyi biliyorum. Onların yüzlerindeki gülümsemelerle güzelleşecek hayat. Hak ettikleri değeri bulabilecekleri bir dünya umuduyla.

Bizi de Okusana ;) × +