* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Buluttaki şehir


Adam bir duvarım önünde duruyordu. Kızgındı ve duvarı yumrukluyordu. Kızgınlığı hiçbir şeyden ötürü değildi. Sadece özgür olma isteği yüzünden öfkeliydi. Cam duvarların arasında kapana kısılmış hissediyordu. Buradan ayrılmayı, özgürlüğü o kadar istiyordu ki bunu herhangi bir kelime ile anlatabilmek mümkün değildi. Ayrılabilmek için çok uğraşmıştı. Kimse neler yaptığını bilemezdi, kimse anlayamazdı.

Durmaksızın duvarı yumrukluyor ve parçalanan ellerinden akan kanıyla duvarı boyuyordu. Dışarı çıkmadıkça içini kemiren o kadar büyük bir güç vardı ki acı hissetmiyordu. Öfkesi belki kedisine belki onu bu şehre hapsedenlereydi. Hayatının tamamında başka bir yer olabileceğine inanmıştı ve şimdi o inanç her zamankinden daha hayal geliyordu.

Onu bu düşüncelerden başka hayata bağlayan bir şey yoktu. Ne evi, ne ailesi, ne de umursayacak kimsesi yoktu. Eğer bu duvarın arka tarafına geçemezse yaşamasının bir amacı kalmayacaktı. Duvarı yumruklamayı bıraktığında titreyen parmaklarına baktı. Parmaklarını bir süre boyunca hareket ettirmeye çalıştıktan sonra kaç kemiğinin kırılmış olabileceğini düşündü.

Sağ elinin parmaklarını az da olsa hareket ettirebildiğini fark ettiğinde yere eğilip bir taş aramaya başladı. Sol dirseğini yere dayayıp ondan destek alırken sağ eli ile etrafı araştırıyordu. Biraz daha araştırdıktan sonra aramayı bıraktı ve yere bağdaş kurarak oturdu. Derin bir nefes alıp gözlerini kapatırken düşünmemeye çabalıyordu.

Kısa süren dinlenme molasının ardından aramaya devam etti ve fazla sürmeden avucuna tam olarak oturabilecek sivri bir taş buldu.

Ayağa kalktı ve kan izlerinin olduğu duvara döndü. Sol elini duvara dayadı ve sağ eliyle vurmaya başladı. Tekrar ve tekrar vurdu. Kol kaslarındaki sızlama ağrıya dönüşene kadar durmadı. Kolundaki ağrı arttıkça darbeleri güçsüzleşiyordu.

Artık daha fazla devam edemeyeceğini düşündüğü sırada küçük bir çatlağın oluştuğunu fark etti. O an hissettiği mutluluğu tarif etmek imkânsızdı. Gözlerindeki yaşı sildikten sonra taşı iki eliyle kavradı ve çatlağa darbeler indirmeye devam etti. O vurdukça çatlak giderek büyüdü. Çatlak büyüdükçe daha sert vurdu ve ilk parça arkaya düştü.

İl parça düştükten sonra taşı yere bıraktı ve elleriyle kırığı genişletmeye başladı. En sonunda kendisinin geçebileceği bir yer açtığında diğer tarafa ilk adımını attı. Geçerken duvarın keskin parçaları tenini kesti ama bunu hiç umursamadı.

Diğer tarafa geçtiğinde büyük bir çimenlikteydi ve ileriye doğru durmaksızın koşmaya başladı. Ne kadar olduğunu bilmediği bir süre boyunca devam etti. Nefes nefese kaldığı sırada bir uçurumun eşiğine kadar gelmişti. Aşağıya baktığında hiçbir şey göremedi sadece beyaz bir karanlık vardı. Orada neler olabileceğini düşünürken hayatı gözlerinin önünden geçti. O geçmişini düşünürken zihninde bir el belirdi ve tüm hatıraları uzaklara fırlattı. Tekrardan aşağıya doğru bakıp gülümsedi ve aşağıya atladı.

Aşağıya doğru düşerken rüzgâr tenine çarpıyordu. Hiçbir şeyi göremediği için büyük bir korku vardı içinde. Rüzgâr tenini keskin bir bıçak gibi okşarken o kadar fazla tarifsiz duygu içindeydi ki herhangi birini kelimelere dökemezdi. Rüzgâr ellerindeki yaraların daha fazla acımasını sağlamıştı ama umursamadı. Aşağıda bir şey gördüğünü sandığı sırada çığlık atarak uyandı.


Yatağının üzerinde aceleyle doğrulduğunda nefes alış verişi oldukça hızlıydı. Bir süre boyunca hiçbir şey yapmadan oturup zihninin boşalmasını bekledi. Bu esnada rüyasını parçalara ayırmakla meşguldü. Son zamanlarda hemen her gece çığlıklarla uyanıyordu. Gördüğü her kâbus neredeyse aynıydı. Sadece rüyasının son bölümü değişiyordu. Kimi zaman düşüyor, kimi zaman ise gizli bir kapıdan geçiyordu. Hep ulaşamadan önce uyanıyor ve karanlık tarafta neler olduğunu bilemiyordu ama öğrenmek için her şeyini verebilirdi.

Soluk alış verişleri normale döndüğünde yavaşça ayağa kalktı. Perdesi çekili camlarında içeriye hafifçe güneş ışığı giriyordu. Işığın miktarına baktığında sabahın erken saatleri olduğunu anlamıştı. Bu da gece fazla uyumadığını gösteriyordu. Kaç zamandır düzgün uyuyamıyordu. Uykuları hep kâbuslarla bölünüyor ve o çığlıklar atarak uyanıyordu. Duvara tutunarak yürürken hala kendine gelememişti. Bu süreci hızlandırmanın tek yolu banyoya gidip başını soğuk suya sokmaktı.

Soğuk su kısa saçlarından yüzüne doğru akarken hiçbir şey hissetmedi. Hemen her gün aynı ritüeli tekrarlıyordu. Kollarındaki kıllar dikleşirken hiçbir şeyi düşünmemeye çabalardı. Başından yüzüne doğru yayılan soğukluk onun uyumasını engelliyordu ama unutmasına yardımcı olamıyordu. Gözlerinin önünde tek bir görüntü vardı. Uyanmadan önce gördüğü kâbusun son sahnesi aklından bir türü çıkmıyordu. Banyodan çıkarken “O karanlığa gömülmek istiyorum” dedi kısık bir sesle.

Banyodan çıktıktan sonra karnındaki sızıyı dinleyerek mutfağa doğru ilerledi. Yemek yemesindeki tek sebep o sızıyı dindirmekti. Geçen akşamdan kalma birkaç kurabiye yedi. Daha fazla oyalanmak istemiyordu. Yemek yemek boşunaydı. Zaten son zamanlarda oldukça zayıflamıştı. Zaten açlık düşünmeyi engellemeseydi yemek çok anlamsızlaşırdı.

Mutfaktan ayrıldıktan sonra koridorda ilerlemeye devam etti.  Çalışma odasının yanından geçerken bütün o tamamlanmamış resimlere baktı. Ressam olmayı kendisi seçmişti.  Kendini bildi bileli hep güzellikler üretmek için yaşamıştı. Zamanında başladığı her resmi bitirirdi. Onları çocukları gibi görür, yarım kaldıkları zaman acı çekerdi. Oysa aylardır tek bir resmi bile bitirememişti. Çocuklarının acı çektiğini düşünmek bile ıstırabı için yeterliydi. Yapmaya çalıştığı her resim farklı dünyaları anlatmak isterken o büyük bir karanlıkla karşı karşıya geliyor ve her resmi rüyaları ile aynı hazin sonu paylaşıyordu.

Resimlerle dolu olan odasının giriş kapısının önünde durmuş ve bir süre boyunca kıpırdayamamıştı. Ona bir şeyler oluyor ve hayatı baştan sona değişiyordu. Oturma odasına doğru ilerlerken aklındaki tek şey asla son bulmayan rüyalarıydı. Gördüğü her rüyayı yazmıştı ve sürekli olarak onları inceliyordu. Şu anda tek yapmak istediği şey ise aklında kalanları yazmaktı.

Oturma odasına girdiğinde kütüphanelere sığmayan kitap yığınları karşıladı onu. Kitaplar duvarın kenarında duran masasının yanından başlıyor ve tüm odaya yayılıyordu. Kitap yığınlarının arasında hareket etmek her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Kitap yığınlarının arasında her yana saçılmış parşömenler vardı. Duvarlarda ise tüm birikimlerini kullanarak aldığı resimler asılmıştı.

Bunların hepsi birbiri ile alakalıydı. Hepsi öte dünyaları anlatıyordu. Bir kısmı başka dünyaların varlığından bahsederken bir kısmı ise o dünyalara geçmenin mümkün olduğunu anlatıyordu. Araştırmalarından öğrendiği kadarıyla o dünyalara gitmeyi deneyen insanlar olmuştu. Odada bulunan tüm kitaplar, resimler, notlar ise o dünyalara geçmeyi deneyenlere aitti. O da uzaklaşmak istiyordu ama nasıl olacağını henüz bulamamıştı.

Tekrardan sayfaların arasına gömülmek için hazır olmadığını düşünüyordu önceki gecenin bütün araştırmaları zihninin duvarlarına çarpıp dururken. Biraz dışarıya çıkıp zihnini dinlendirmeye karar verdi böyle bir şey mümkünse.

Evden çıkıp şehre doğru yürürken aklında sadece buradan gitme istediği vardı. Aslında şehir onun bildiği tek yerdi, onun dünyasıydı. Gidecek başka bir yeri yoktu. Nedense tanrılar böyle garip bir dünya yaratmıştı. Sokaktaki insanlarla karşılaşınca başıyla selam verip geçiyordu. Onların hiçbiri başka bir dünya hayal etmiyordu. Kimisi ressam, kimisi müzisyen, kimisi ise yazardı. Belki de bozulmuştu o. Aynı ondan öncekiler gibi çıldırmış ve akıl sağlığını kaybetmişti. Eğer başka bir dünya varsa ve oraya gidiş mümkün ise mutlaka bir yerlerde yazmalıydı. Şimdiye kadar mutlaka bir yolunu bulmuş olmalıydı.

Arayışını birileri ile paylaşmayı denemişti ama hepsi onunla dalga geçmişti. Okuduğu kitaplardan bir cümle aklından hiç çıkmıyordu. “herkes beni deli zannediyor. Ben bile bir türlü kendimden emin olamıyorum” diye yazmıştı ondan asırlar önce yaşamış bir müzisyen. İşin garip kısmı ise o yazıyı yazdıktan sonra ortadan kaybolmasıydı aynı bu yolda yürüyen diğerleri gibi.

Biraz ilerledikten sonra eve dönmeye karar verdi ve dönüş yolunda fırına uğrayıp kahvaltı için sıcak ekmek aldı. Uzun zamandır kendine pek dikkat etmiyordu ve böyle giderse hastalanacaktı. Şu dönemde en az istediği şey hasta olmaktı. Bu yüzden diğer günlerin aksine kahvaltı yapmaya karar verdi. Evlerin önünden geçerken müzik sesleri duyuyor ve herkesin sanatçı olduğu bir dünyada yaşamanın ne kadar harika olduğunu hatırlıyordu.

Dışarıda yürümek onu ne kadar rahatlatıyorsa evine yaklaşmak aynı oranda canını sıkıyordu. Attığı her adımda aklına okuması gereken kitaplar, araştırması gereken yazıtlar geliyordu. Onlarda boynunu biraz daha büküyor ve adımlarını biraz daha yavaşlatıyordu.

Tek şehirli küçük ve sıkıcı bir dünyada yaşıyordu. Bir ucundan bir ucuna yürümek en fazla birkaç gün sürerdi. O şehirdeki herkesi tanıyordu. Yalnız kalmak istediği zaman yapabileceği tek şey şehrin dışına çıkmaktı ama şehrin dışında onun gibi başkaları olurdu her zaman. Sınırları vardı bu dünyanın. Daha ileriye gitmesini engellerdi hep.

O sınırların ötesinin olduğuna inanıyordu. Bu araştırmaya yıllarını ayırmış ve geçmişte benzer araştırmaları yapan başka insanların olduğunu öğrenmişti. Hepsi oldukça gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu ve onlardan bir daha haber alınamamıştı. Evine dönerken aklında hep bu düşünceler vardı. Araştırmaya ne kadar tutkuyla bağlanmış olsa da içindeki bir ses evine geri dönememesi gerektiğini söylüyordu. O sese göre her an vazgeçebilirdi. Bu şekilde adımları sürekli olarak yavaşlıyordu.

Yine de evine gitti. Attığı her adımda yükselen iç seslerini umursamayarak gitti hem de. Evden çıkarken kapatmadığı kapısından geçip çalışma odasına geçti. Açık kapıdan içeriye girmiş kedilere dokunmadı bile. Onlar sıklıkla gelir ve giderlerdi. Çalışma odasının kapısını kapattı ve masasına geçti.

Masasını kaplamış notlara sıra ile bakarak işine yaramayanları bir kenara kaldırdı. Kâğıtların birçoğu safsatalarla doluydu. Hayatının onları okuyarak geçmesi aslında boşuna yaşadığını söylüyordu ona. Masasını yeteri kadar boşalttıktan sonra şehrin haritasını alıp boylu boyunca açtı. Haritanın üzerine keşfettiği her şeyi not almıştı. Ondan önce bu araştırmaları yapanların izledikleri yolları işaretlemiş ve ortaklıklar aramıştı.

İki tane ortak yer vardı. Birisi şehrin sınırına yakın diğeri ise daha ortalardaydı. İşin garip kısmı sınıra yakın olan noktaya ulaşıp kaybolanlar da vardı ama bir bölümü devam edip diğer noktada kaybolmuştu. Diğer noktaya giden kimse geri gelmemişti. Aslında bir sonraki aşama basitti. İnsanların kayboldukları yerlere gidecek ve neler olduğunu öğrenecekti. Bir diğer taraftan ise hazırlıksız gitmek onu korkutuyordu. Araştırmalarının bu kadar uzun sürmesinin sebeplerinden biri de hazırlıklı olmaya çalışmasıydı.

Yola çıkma zamanı yaklaşıyordu. Yanına haritayı aldı. Keskin sayılabilecek bir hançeri kemerine yerleştirdi. Gerekli olabilecek diğer eşyaları da çantasına doldurdu ve dış kapıya doğru yürüdü. Ya o da kaybolacak ya da sorularının cevaplarına ulaşacaktı. Her iki ihtimalde de arkasında kimseyi bırakmıyor olması kararını kolaylaştırıyordu.

Evden çıktıktan sonra ahırına gitti. Beyaz atına binmeden önce bir süre boyunca başını sevdi. Onunla fazla ilgilenemediği için suçlu hissediyordu kendini. Nasıl her şeyi bıraktıysa atıyla ilgilenmeyi de bırakmıştı. Bu yüzden onu sevmesi biraz uzun sürmüştü. Hayatında kalan tek dostu o attı sonuçta.

Atın sırtına bindiğinde tekrardan ait hissetmişti kendini. İlerledikçe yüzüne çarpan rüzgar içindeki sesleri bir parça olsun bastırabiliyordu. Şehrin biraz dışında terk edilmiş bir yere gidecekti ki oraya ulaşması iki veya üç saatini alırdı.

Oraya pek kimse gitmezdi çünkü orada görmeye değer hiçbir şey yoktu. Kurak topraklarda hiçbir şey yetişmezdi. Bu yüzden kimse oraya gitmek istemezdi. Belki yalız kalmak için gidilebilecek tek yerdi orası.

Yol boyunca aklındaki sorular hiç azalmamıştı. O insanlar ya kaybolmamışsa da başlarına başka bir şey gelmişse, ya eski masallarda anlatıldığı gibi orada devasa bir yaratık varsa ve bu yüzden ölenlerin cesetleri bile bulunamıyorsa ya da şehir kimsenin onu terk etmesini istemiyorsa ve gitmeye kalkanları öldürüyorsa neler olabileceğini sürekli soruyordu kendine.

Yolun yarısına geldiğinde aklındaki seslerin sayısı artmıştı. Seslerin bir kısmı ona boşuna uğraştığını söylerken bir kısmı ise boşuna yaşadığını tekrarlıyordu. İçindeki seslerden bazıları yalnızlığının sorumlusu olarak onu görüyordu. Bu suçlamalar bazen kaldıramayacağı kadar ağır oluyordu. Atı biraz dinlensin diye onu bağladığı ağacın dibine otururken aklından hep bu düşünceler geçiyordu. Ancak onun başka bir seçeneği yoktu. Hayat hep onu fikrini bile sormadan sürüklemişti.

Artık çorak topraklardaydı ve gideceği yere az kalmıştı. Buranı havası bile insana gelme, git diyordu. Buraya gelene kadar geri dönmeyi çok düşünmüştü aslında. Geri döndüğü zaman bulabileceği bir hayatı olsaydı belki çoktan dönmüştü. Ancak artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu onun.

Eski, yarısı yıkılmış bir lahitin önüne geldiğinde durdu ve atından indi. Belki geri dönemezse bile atını bağlamayı bir an için bile düşünmedi. Şimdiye kadar karşılaştığı bütün ipuçları burayı gösteriyordu. Lahite baktıkça içini büyük bir korku kaplıyordu. Yine de çantasından meşaleyi çıkarıp yaktı. Atının başını son bir kez okşadıktan sonra yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi ve ileriye doğru bir adım attı.

“Her yolculuk attığın o ilk adımla başlar” yazıyordu okuduğu eski bir metinde. Onun yolculuğu da asıl şimdi başlamıştı. Bir kısmı yıkılmış kapıdan içeriye doğru girerken içeriye son bir kez hayranlıkla baktı. İçeride ağır, yoğun bir koku hâkimdi. Bu koku onun genzini yakıyor, onu öksürmeye zorluyordu. Öyle ki ona git diyordu bu yıllanmış küf kokusu.

Ancak o dönmedi ve yürümeye devam etti. Kapıdan içeriye sızan gün ışığı geride kaldıkça etrafını meşalesinin rüzgarda dalgalanan ışığı aydınlatıyordu. Örümcek ağları ile kaplı duvarlar kırmızı bir renge bürünmüştü.

Aslında içerisi oldukça büyüktü. Ana koridor birçok odaya açılıyordu. İlerlerken yıkılmamış odalara göz atıyor ve yoluna devam ediyordu. Koridorun sonuna geldiğinde aşağıya inen bir merdiven gördü ve zifiri bir karanlığa doğru ilerlemeye başladı.

Merdivenlerden indiğinde benzer bir koridorda bulmuştu kendini. Buradaki duvarlar daha fazla yıkılmıştı. Odaların büyük bir bölümü de yıkılmıştı. Yıkılmayanların ise kapıları açılmıyordu. Yıkılmayan duvarların üzerinde daha fazla işleme vardı. Güneş ve ay desenleri her duvarda rahatlıkla görülebiliyordu. Ayrıca bilmediği bir dilde yazılmış yazılar her yeri kaplamıştı.

Koridorda yürümeye devam etti ve başka bir merdiven gördü. Merdivenlerden aşağıya indiğinde daha büyük bir odadaydı. Burada hiçbir bölme yoktu. Sadece çeşitli yerlerde sunaklar vardı ki burasının dini bir yer olduğunu gösteriyordu. Hava biraz daha soğumuş, onu üşütmeye başlamıştı. Ayrıca burada çok güçlü bir hava akımı vardı. Meşalesi zorlukla yanıyordu. Biraz daha ilerledi genişçe odada. Oda o kadar büyüktü ki meşalesinin ışığı yan duvarları aydınlatmaya yetmiyordu.

İleride bir merdiven daha gördüğünde bir alt kata inmesi gerektiğini anlamıştı. Buranın garipliği hiçbir şeyin yıkılmamış hatta tozlanmamış olmasıydı. Merdivenlerden inerken bu garip ironiyi düşünüyordu.

Merdivenlerin yarısına geldiğinde bir ayak sesi duyduğunu sandı. Kemerinden hançerini çıkarıp boşta olan eline aldı. Meşaleyi yukarıya doğru tutup merdivenlerden aşağıya geriye doğru inmeye başladı. Parmakları hançerinin kabzasını sıkıca kavramıştı. Kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı ve soluğunu sessizleştirmeye çalışıyordu. Tedirgindi ve attığı her adımda ona bir şeyin saldırmasını bekliyordu.

Merdivenler bittiğinde sırtını duvara dayayıp meşaleyi etrafında hızlıca gezdirdi. Oldukça ufak bir odadaydı ve yerde yerdeki metal bir kapağın haricinde başka bir şey yoktu. Temkinli adımlarla kapağa doğru ilerlediğinde onun kilitli olduğunu gördü.

Kilidin ne olduğunu bilmiyordu. Duyduğu ayak sesini önem sıralamasında gerilere atıp hançerinin kabzası ile kapağa vurmaya başladı. Başarılı olamayınca hançerinin ucunu saplayabileceği bir yer aradı ama onu da bulamadı. O kilidi açabilecek bir şey bulmalıydı ve odayı araştırmaya başladı temkini asla bırakmadan.

Odanın tamamını gezmesi pek zamanını almamıştı ve hiçbir şey bulamamıştı. Bir anda yoğun bir bıkkınlık kapladı onu ve bağdaş kurup yere oturdu. Önünde tek bir engel kalmıştı ve onu geçemiyordu. Başını yere doğru eğdi ve bekledi.

O şekilde ne kadar kaldığının farkında değildi. Ancak omuzunu kavrayan bir el onu kendine getirdi. Hızlı bir şekilde ayağa sıçrayıp hançeri sapladı. Onun kim olduğunu, ne olduğu umursamadan savurduğu hançer kaburga kemiklerine çarptı. Kemikleri kısık bir kırılma sesi ile parçalayan metal yolculuğuna devam etti. Hiçbir direniş ile karşılaşmadan ilerledi hançer. Hançerin yolculuğu kabzanın tene değmesiyle sonlamıştı. Sıcak bir sıvı elinin etrafını kaplamaya başlamıştı bu sırada. Ancak bu onun için yeterli değildi. Tekrar ve tekrar sapladı hançeri. Ta ki karşısındaki beden cansızlaşıp yere sertçe düşene kadar. Kanın kokusu artık odanın tamamını kaplamıştı.

 Parmakları yapış yapıştı. Sıçradığı sırada yere düşürdüğü meşaleyi tekrardan aldı. Kırmızı bir sıvı sağ kolunu kaplamıştı ve aynı sıvı cesetten yere yayılıyordu. Yerdeki kan ince bir oluktan kapağa doğru akmaya başladı. Kan yolculuğuna yavaşça devam ederken o cesedin yüzüne bakamayacak kadar suçlu hissediyordu kendini. Bu yüzden sadece kanın ilerlemesini seyretti. Kan kapağın yanına geldiğinde mekanik bir ses duydu ve kapak hafifçe yukarıya doğru kalktı.

Ayağa kalkıp kapağı açarak aşağıya baktı. Beyazlıktan başka hiçbir şey görememişti ve bir an bile düşünmeden aşağıya atladı.

Düşüyordu ve düşerken rüzgar hızlı bir biçimde yüzüne çarpıyordu. Başta bembeyaz olan etrafı bir süre sonra açılmıştı ve çok aşağıda mavi bir yer görmüştü.

O kadar hızlıydı ki rüzgar o kadar hızlı çarpıyordu ki göz kapaklarını kapatamıyordu. Teni acıyor, nefes almakta zorlanıyor ve kocaman mavi yer daha fazla yaklaşıyordu. Bir anda içini çok büyük bir korku kapladı. Büyük bir suçluluk duygusu bu korkuya eşlik etti aşağıdaki mavi ve yeşil yere bakarken. Ne yapacağını bilemiyordu ve çığlık atarak uyandı.


Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +