* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Küskün yıldız


Bordo renkli koltuğunun üzerinde oturup geçmişini düşünüyordu. Geçmişi düşünmek garipti aslında. Sadece geçmiş hatıralardan ibaretti ve o hatıralara ait şimdiki zamandaki düşüncelerden. Geçmişe yolculuk yapılamazdı mesela. Yapılsa bile geçmiş değiştirilemezdi. O da bunun bilincindeydi aslında. Zaten geçmişine gidebilse değiştirmek istediği çok fazla bir şey yoktu. Saçlarını kazıtırdı belki hayata isyan olarak. Daha iyi görünmeye çabalamazdı. Nasıl olsa herkes onu istedikleri gibi görüyordu. İnsanların bakış açısını değiştirebilecek bir gözlük de yapılmamıştı. Geçmişe gitmenin ne anlamı olabilirdi ki olayları değiştirmek sonuçları değiştirmezdi. Aynı acıyı farklı bir sebepten veya farklı bir insandan da olsa çekerdi. Bazı yollar hep aynı yere varırdı ve hayat aynı yere varan yollardan ibaretti.

O da böyle yapıyordu. Geçmişinde seyirci olmayı tercih ediyordu. Sanki önünde bir ekran varmış ve hatıralarını gösteriyormuş gibi çekirdek yerken onu seyrediyordu. Geçmişi tekrar izlemenin de bir faydası yoktu aslında. Bir zamanlar yaşadığın olaylara şimdiki zamanda ancak seyirci olabilirdin. "Hayır, o kabloyu kesme aptal" diye bağırabilirdin. Ancak o yine aynı kabloyu keserdi. Bu sebeple geçmişi seyretmek çok manasızdı. Bilim insanları da o ekranı henüz icat edememişti. Belki de onu bulmak istememişti. Yoksa kolaylıkla yapılabilirdi. Geçmiş değiştirilemezdi ve onda yapılan her seçim o anki en doğru seçimdi.

Hatıraları gözlerinin önünde geçip giderken kendine ne kadar yabancı olduğunu fark etti. Ona söylenen tüm yalanları uğradığı tüm ihanetleri seyrederken hissedemiyordu artık. Belki zamanında yeterli acıyı çektiği için böyleydi. Belki hak ettiğini düşünüyordu. Belki mutluydu yaşadıklarından, acı çekmekten zevk alıyor olabilirdi mesela. Aslında neden geçmişe gittiğini bilmiyordu. Belki cevap arıyordu "o neden beni sevmedi"ye benzer. Bu cevabı arıyor olsaydı eğer kendine "ben yanlıştım, o da yanlıştı." derdi. Başka bir cevap arıyordu ancak aradığı cevaba ulaşması için önce sorması gereken soruyu bulmalıydı. Bu sebeple amaçsızca dolaşıyordu hatıralarının arasından.

Vücudundaki her kurşun yarasının nasıl açıldığını gördü tekrardan. İhanetleri hatırladı. Kurşundan kaçamazdı insan. Hele tetiği çeken kişi bunu gizli bir biçimde yapıyorsa kurşun onu delip geçene kadar bilemezdi. Herkes silahını gösterecek kadar cesur değildi. Suikastçılık modası alıp başını gitmişti. Herkes susturucu takardı silahına. Daha eski zamanda her şey daha açıktı. Silahlarını gösterirlerdi birbirlerine "bak benim silahım var, gün gelir seni vururum" diyebilmek için. İhanet etmek yasak sayılırdı sistemin kural kitabında sonra her şey özgürleşmişti. İnsanları özgürleştiriyordu ya sistem tüm yalanları serbest bırakmıştı.

Daha sonra geçmişine yolculuk yapmaktan sıkıldı. Aynı hatalara tekrar ve tekrar düşmüştü. İzlemenin anlamı yoktu artık bu yüzden geleceğine bakmaya karar verdi. Geleceğe de gidemezdi insan. Zaman makinesi henüz icat edilmemişti. Ancak geleceğine bakabilirdi aynı ekran üzerinden. Önce üç yıl sonrasına baktı. Aynı koltuk üzerinden oturmuş tırnaklarıyla kafa derisini kazıyordu. Beş yıl sonraya baktığında yine aynı görüntü vardı. On yıl sonraya baktığında sadece koltuk değişmişti. Hayatının aynı kalması, aynı olması, hiç değişmemesi umutlarını biraz daha cansızlaştırmıştı. Bu şekilde anlamı yoktu ki yaşamanın. Alınan her soluk farklı iken hayat nasıl olur da aynı kalırdı.

Geleceğe bakmak ona acı verince balkonuna çıkmaya karar verdi. Gökyüzüne bakıp yıldızlarla sohbet ederdi. Belki bir parça rahatlardı soğuk hava tenine değdiğinde. Gökyüzüne baktı, yıldız sistemlerine farklı isimler verdi. Yalnızlık adında bir yıldız sistemi keşfetti. Daha sonra orada yaşam olup olmadığını düşündü. Olsa bile tek bir canlı vardır diye tahmin etti. Tek bir gezegen tek bir güneşin etrafında dönüyordur belki. Yalnızlık garipti doğrusu. Bir kere içine girdikten sonra baktığı her yerde onu görmeye başlamıştı. Bir süre sonra koca bir evreni kaplamıştı yalnızlık.

Gökyüzünü seyrederken gözü küçük bir yıldıza takıldı. O kadar güçsüz bir şekilde parıldıyordu ki onun parlamak istemediğini düşündü. Belki de milyonlarca ışık yılı uzaktaydı. Belki kimsesi yoktu, belki bir tane bile gezegeni yoktu. Mutsuz olduğunu hissetti onun. Ağlıyordu belki, belki sönmek üzereydi. Yıldız hakkında düşünürken onun kaymaya başladığını fark etti. Giderek dünyaya yaklaşıyordu. O kadar hızlı bir şekilde yaklaşıyordu ki çok kısa bir süre sonra atmosfere girdi. Daha sonra yaklaşmaya devam etti. Artık çok yaklaşmıştı yeryüzüne ve bir kaç sokak ileriye düştü. Ancak hiçbir ses duymadı. Hiçbir patlama olmadı. Gökyüzünden bir yıldız düşmüştü ve onu bulması gerekiyordu.

Bu yüzden hızlı bir şekilde pantolonunu giyip evden dışarıya çıktı. Hava biraz soğuktu ve üzerinde sadece ince bir tişört vardı ama bunu umursamadı. Koşar adımlarla yıldızın düştüğü yere doğru ilerlerken sokakların boş olduğunu fark etti. Demek ki saat oldukça geç olmuştu. Ancak saatin kaç olduğunu öğrenmek için telefonuna bakmayı düşünmedi bile. Eğer düşünseydi acele içinde onu almayı unuttuğunu fark edebilirdi. Binaların yanından geçerken sadece ayakkabılarından çıkan ses yankılanıyordu. Sessizlik örtüsünün altına sığınmıştı şehir.

Yıldızın düştüğü sokağa vardığı zaman etrafına bakındı ve kayıp bir yıldız aradı. Bir yıldızı nasıl bulabilirdi ki? Onun nerede arayacağını bile bilmiyordu. Bilinçsizce dolaştı etrafta belki ışığını görebilirim diye. Daha sonra durdu ve daha detaylı incelemeye başladı etrafını. Çöpleri karıştırdı, arabaların altına baktı. Daha sonra lögar kapaklarının içine baktı belki onların içine düşmüştür diye. Tam umudunu kaybetmek üzereyken sokağın sonunda yürüyen birisini gördü. Belki o biliyordu yıldızın nereye düştüğünü.

Yoldaki kişiye doğru birkaç adım attıktan sonra "bakar mısınız?" dedi. Yürüyen kişi bir anda durdu ve arkasını döndü. Karşısındaki bir kadındı ama yüzünü göremiyordu onun. Sokak fazlası ile karanlıktı. "Affedersiniz, buraya düşen bir yıldız gördünüz mü acaba?" çekingendi soruyu sorarken. Utanıyordu onu rahatsız ettiği için. Kadın ise ona doğru bakıyordu tepkisiz bir biçimde.

"Buraya bir yıldız mı düştü?" diye sordu daha sonra. Ses tonunda bir parça merak ve hafif bir alaycılık vardı. "Evet, ben balkonumdan seyrediyordum ve yıldızın buraya düştüğünü gördüm" kızın sesindeki alaycı tonu fark etmişti. Bu yüzden cümlelerin boynu eğikti hep. Konuşurken kıza doğru bir kaç adım atmıştı. Kız da ona doğru yaklaşmıştı biraz. Ses tonu çok yaşlı durmuyordu, belki kendi yaşlarındaydı. Yirmili yaşların ortasında belki sonlarına yakın. Ancak ses tonunda bir farklılık vardı onun. Onu dinlemek sanki dünyanın en güzel müziğini dinlemek gibiydi.

Birkaç adım daha attıktan sonra durdu kız. Onu gören adam da durdu. Bir süre boyunca bakıştılar. Sonra kız gülümsedi. Farklı bir gülümsemesi vardı onun. Sanki o gülümsediğinde dünya daha güzel bir yer oluyordu. İstemsiz bir şekilde "çok güzel gülüyorsunuz" dedi adam. Bunu duyan kızın gülümsemesi biraz daha arttı. "Siz gülümsediğiniz zaman sanki ben her şeyi unutuyorum. O kadar sahici görünüyorsunuz ki" bu cümleleri nasıl kurduğunu çok merak etti adam. O cesareti nerede bulmuştu acaba. Kimse ile bu şekilde konuşmamıştı şimdiye kadar. Eğer utançtan dünyanın merkezine doğru bir yolculuk mümkün olsaydı o an tam merkezde oturur olurdu.

Bir an sonra kız ona doğru birkaç adım daha attı. Adam kızın gözlerinin içine baktı. Orada parlayan ışığı gördü. Sanki utangaç bir yıldız saklanmıştı onun gözlerinde. Onun gözlerine bakmak evrenin derinliklerine bakmak gibiydi. Sanki aradığı tüm soruların cevapları oradaydı. Söyleyecek kelimeleri tükenmişti adamın. Hayran bir şekilde kızı izliyor ve bedeninde dolaşan duygulara anlam vermeye çabalıyordu.

Adam hiçbir zaman küskün bir yıldıza âşık olduğunu öğrenemedi. Hiçbir zaman kayan yıldızın nereye gittiğini öğrenemedi. Araştırmadı da eğer araştırsaydı o yıldızın hemen yanında olduğunu öğrenirdi. Eğer sorgulasaydı bir yıldızın ona âşık olduğunu öğrenirdi.

Ve aşk yaşamın çok ötesine geçmekti.


Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +