* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Kesişemeyen yollar






Kısa bir çığlıkla yatağından fırladı kız, uyandı. Etrafına baktığında karanlık olduğunu gördü demek ki sabah olmamıştı. Bir süre boyunca avuç içiyle gözlerini ovuşturdu, neler olduğunu anlamaya çabaladı. Daha sonra saatine baktı uyuyalı fazla olmamıştı. Neden uyanmıştı ki? Aslında hep böyle oluyordu uykusu bölünüyor ve saatlerce uyuyamıyordu. Bir süre boyunca yatağının üzerinde oturdu başka hiçbir şey yapmadan. Daha sonra başını iki yine ağlamıştı. O an bir aynaya bakıyor olsaydı gözlerinin de kızarmış olduğunu fark ederdi.

Acaba rüyasında ne görmüştü yine? Acaba yine neleri hatırlamıştı rüyalar diyarında? En çok da sebepsiz yere ağlaması üzüyordu onu. Rüyalarını hatırlayamazdı o bu yüzden asla öğrenemezdi sebepleri. Rüyasından aklında kalan kelimeleri yazdığı küçük bir not defteri vardı. O defteri aldı ve sayfayla bakışmaya başladı. Hatırlayamadığı bir rüyayı anlatmak zordu aslında. Ağladığını yazdı oraya, mutsuz uyandığını ve boş hissettiğini. Rüyasına dair karanlığı hatırlıyordu ve koştuğunu. Koşarken ağlıyordu büyük ihtimalle. Belki bir şeye ulaşmaya çalışıyor ve ona ulaşamayınca ağlamaya başlamıştı. İleride bir yerde bir gölge vardı sanki ama ne olduğunu bilmiyordu. Belki ona ulaşmaya çabalıyor, ona ulaşamadığı için ağlıyordu.

Yatağından kalkmaya karar verdi daha sonra. Evin içinde dolaştı bir süre boyunca. Uyuyan köpeği onun ayak seslerini duyunca uyandı ve yanına geldi. Bir süre boyunca yere oturup sevdi onu. Bakıştılar, konuştular bir süre boyunca. Köpeği ise sadece dinledi, hep dinlerdi o. Yine de iyi hissettirirdi, üzüntüsünü alabilirdi bir parça da olsa. Köpeğini sevdikten sonra bilgisayarını açtı. O açılırken mutfağa gidip bir şeyler atıştırmaya karar verdi.

İlk önce buzdolabını açtı. Kısa bir süre göz gezdirdikten sonra kapattı. Aslında aç değildi, yemek yemek de istemiyordu. Sadece gecenin boş vaktini bir şeyle doldurmalıydı. Yoksa sıkıcı olurdu gece, katlanılamaz olurdu. Sıcak süt içmeye karar verdiğinde cezveyi sütle doldurup ocağın üstüne koydu. Süt ısınırken mutfak tezgâhına yaslanıp düşünüyordu. Neyi düşüneceğini bilmiyordu. Rüyasını hatırlamaya çabalıyordu ama onu da yapamıyordu. Belki biraz daha yazmayı denese daha fazla hatırlayabilirdi. Bu fikrin aklına gelmesinin ardından yatak odasına gidip defterini aldı. Yatağının üzerine oturup sayfayla bakıştı.

Bir yerde insan gözleri kapalı iken  daha kolay hatırlayabilir diyen bir yazı okumuştu ve bu sebeple gözlerini kapattı. Rüyasında gördüğü karanlığın içindeydi ama neden koşuyordu, neden ağlıyordu? Başka bir görüntünün olup olmadığını hatırlamaya çabaladı bir süre boyunca. Galiba yağmur yağıyordu ve soğuktu. Islak olduğunu hatırlamıştı ve üşüyordu. Belki yağmurdan kaçmaya çalışıyor ve bu sebeple koşuyordu. Ancak ileride gördüğü gölge bir evden çok daha ufaktı. Bir insan gibiydi sanki. Aklına gelen yeni cümleleri de defterine not aldı. Bu esnada mutfaktan bir ses duydu ve o an ocağın üzerine süt koyduğunu hatırladı.

Koşar adımlarla mutfağa gittiğinde sütün kaynamış ve ocağa dökülmüş olduğunu gördü. Ocağın alevi sönmüştü. Hemen ocağı kapattı ve kendine lanetler ederek oturma odasına gitti. Koltuğa oturduğunda aklında sadece kime doğru koştuğu vardı. Başını koltuğa yasladı ve yine aynı adamı görüp görmediğini merak etti. Neden hep uzakta görüyordu ki onu?

...

Aynı evde, aynı zamanda ancak farklı bir boyutta bir adam aynı koltukta oturuyordu. Gece boyunca uyumamıştı. Uyumayı sevmezdi o. Uyku vakit kaybıydı. Uyumak yerine yapabilecek çok daha önemli işleri vardı onun. Balıklarıyla oynamak gibi mesela veya kuşuna şarkı söyleyip dans etmeyi öğretmek gibi. Uykudan çok daha önemliydi bunlar. Bazen gazeteleri tersten okurdu. Tersten gazete okumanın zihnini geliştirdiğini düşünürdü çünkü. Bazen bilmediği bir dildeki gazeteleri okur ve orada ne yazdığını anlamaya çalışırdı. Bazen fotoğraflarla empati kurmaya çabalar bazen ise gölgelerle dertleşirdi.

Ancak o gece bunların hiçbirini yapmıyordu. İnsanın uyanık iken görebileceği rüyalar vardı. O da uyanıklık rüyalarından birisini görüyordu. Bir kız vardı rüyasında, siyah saçlı, siyah gözlü ve beyaz tenli. Uzaktan o kızı seyrediyordu. O kadar uzağındaydı ki kızın aralarında sanki milyonlarca kilometre vardı. Yine de görebiliyordu onu. Ona doğru baktıkça cümlelerden oluştuğunu düşünüyordu. Yanına gitse mesela onu okuyarak romanlar yazabilirdi. Tenine bir kere dokunsa şiirler dökülebilirdi satırlara. Onun sesini duysa bir kere mutluluğun formülünü de bulabilirdi. Ancak bunların hiçbiri olmayacaktı uyanıklık rüyasında.

Her gece aynı kızı görürdü. Uyumuş olsa o kız yine rüyalarına girerdi ancak her rüya kâbusa dönüşürdü. Gölgelerden yaratıklar çıkar, kız ile arasına girer ve onu parçalardı. Çektiği acının büyüklüğünü betimleyebilecek bir sıfat henüz var olmamıştı. Her gece aynı kâbuslarla uyanırdı. Her gece aynı acıları çekerdi. Bu yüzden uyumamaya karar vermişti zaten.

...

Ancak o gece hem kız hem de erkek tekrardan uyumuştu. Aynı koltuğun üzerinde uyumuşlardı hatta. Farkında olmadan birbirlerine sarılmışlardı ve aynı rüyayı görüyorlardı. Kız yağmurlu bir havada ileriye doğru koşuyordu. Hava karanlıktı ve düşmemek için yoğun çaba sarf ediyordu. Aynı anda adam önündeki yaratıklarla savaşıyordu. Aynı rüyayı defalarca kez görmüşlerdi aslında. Aynı şarkıyı tekrar ve tekrar dinlemişlerdi. Kız karşısındaki gölgeye ulaşmak istiyordu adam ise o yaratıkları yenmek. Aslındaki ikisi de birbirlerine ulaşmak istiyordu.

Adam yerde bir kılıç bulduğunda kendine olan güveni artmıştı. Kılıcı ile yaratıkları parçalara ayırırken kız ise etrafına düşen yıldırımların ışığı ile yolunu görmüştü. Adam yaratıkları öldürmeyi başardığında vücudundaki kesiklerden kan boşalıyordu ve yere yığılmıştı. Tam da o anda kız adamın geldi. Bakıştılar bir süre boyunca. Konuşmadılar ama konuşamadılar. İkisi de birbirlerine bakıyor ve yıllar sonra birbirlerini görmüş olmanın şaşkınlığını yaşıyorlardı.

Adam yavaşça doğrulup kızın elini tuttu. Kız ise diğer elini onun elinin üstüne koydu. Birbirlerine sarıldılar. İkisi de mutluluktan ağlamaya başladıkları sırada aynı anda uyandılar. Oturdukları aynı koltuktaki aynı yastık diğerinin gözyaşlarıyla ıslanmıştı ama bunu fark edemediler. Hala geceydi. Bilmedikleri bir sebepten ötürü ikisi de koltuktan kalkmadı. İkisi de onun yüzünü gördüğü için şaşkınlık içindeydi. Bir taraftan mutlu iken bir taraftan canları yanıyordu. Ona ulaşmanın bir yolu olsa diye düşündüler ama bulamadılar. Bulamamaları onları daha fazla üzüyordu.

Aslında onlar birbirleri için yaratılmışlardı ama farklı boyutlarda. Her zaman birbirlerini düşleyecek ama asla erişemeyeceklerdi. Gariptir ki ikisi de farkındaydı her şeyin ve asla ulaşamayacakları bir hayale tutunmaya çabalıyorlardı. Oysa aynı zamanda, aynı evde ve hatta aynı koltukta oturuyorlardı. Eğer bunu bilmiş olsalardı ikisi de o an çıldırırdı. Eğer bunu bilmiş olsalardı daha fazla yaşamak istemezlerdi. Ancak bilmediler, kimse anlatmadı onlara.

Gecenin ilerleyen vakitlerinde ikisi de tekrardan uykuya daldı. Rüyaları kaldığı yerden devam ediyordu. İkisi de ayakta duruyorlardı ve birbirlerine bakıyorlardı. Bu esnada gölgelerden yaratık fışkırmaya başladı ve onlara saldırdılar. Adam kılıcı alıp yaratıklarla savaştı. Kızı korumaktı amacı. Kız onun arkasında duruyor ve korku dolu gözlerle onu seyrediyordu. Yaratıkların pençelerinin onun tenini parçalamasını, yaratıklardan fışkıran siyah kanı, yaratıkların kırmızı gözlerini soluğunu tutmuş bir şekilde seyrediyordu.

Adam kılıcını geniş bir yay çizecek şekilde savurduğunda kalan son yaratığın kafası yere düştü. Kız adama doğru koşup sarıldı. Etrafları yaratıkların cesetleriyle kaplıydı. Kız "neden seni bulamıyorum?" diye sorduğunda adam "hep seni arıyorum" diyerek cevapladı. Asla buluşamayacaklarını ikisi de biliyordu aslında bu yüzden kelimeler anlamını yitirmişti ve susmuşlardı. Aslında toprağın altına saklanmış ölü bir dilek perisinin dişini bulup onu diş perisine verselerdi yine de hiçbir şey değişmeyecekti. Sihirli bir lambanın cinini esir edip zincirlere bağlasalar ve dileklerini yerine getirene kadar ona işkence etseler de değişen bir şey olmayacaktı.

İki farklı boyuttaydı onlar ve asla yan yana gelemeyeceklerdi. Sadece birbirlerinin varlığından haberdar olacak ama asla buluşamayacaklardı. Onlar birlikte kalabilmek için uyanmamayı tercih etti. El ele tutuşabilmek için yaratıklarla savaşmak istediler. Her an uyanıp onu kaybedeceklerinin korkusu ile yüzleşmeyi tercih ettiler. İkisi de uyanmadı. Ayrılmak istemediler. Bu yüzden üçüncü bir boyuta ihtiyaçları vardı ve o boyutun ismi aşktı. Aşk içindeki herkesi birleştirebilirdi. Farklı bir boyutta olsalar bile aşk onların aralarında bir köprü kurardı. İkisi d köprünün diğer tarafına geçemezdi belki ama köprünün üzerinde oldukları sürece birlikte olurlardı.

Onlarda köprünün üzerinde yaşamayı tercih etti. Aşk adında bir boyutta yaşadılar. Mesafeler aşka engel olamazdı çünkü aşkın uzaklıkla veya yakınlıkla alakası yoktu.

Ve aşk sadece onu bir kez olsun görebilmek için yaşamak, kısa bir an için koca bir ömrü feda etmekti.



Bizi de Okusana ;) × +