Kalbe giden yol

Çok uzun zaman önce başlamıştı onun hikayesi. Şehirlerden birisinde yaşıyor, evlerden birinde oturuyor ve hayatlardan birini yaşıyordu. Aslında bunların hiçbirini o istememişti ancak hayat ona dayatmalarda bulunmuş ve onun adına seçimler yapmıştı. Yaşadığı şehir, oturduğu ev, okuduğu okul, tanıdığı insan, hissetmeye çabaladığı kadınlar hep dayatmaydı. Ezbere yaşıyordu hayatını. Bir kitabı okur gibi geçip gidiyordu zamanı. sabah kalkınca yapacakları veya sözde bir kız arkadaşına atacağı mesajlar hep kayıtlıydı. O ezbere yaşamaktan nefret etse de devam ediyordu. Farklılaşmak için bir seçim şansı sunulmamıştı ona. Öyle bir şansın var olduğuna da inanmıyordu açıkçası.

Her günü bir diğerinin aynısıydı. O kadar aynıydı ki her şey artık anlamı kalmamıştı hiçbirinin. Sanki birisi hayatından duyguları çıkarmış gibiydi. Sanki bir gün yürürken cebinde düşmüştü tüm hissettikleri. Neden yaşadığını sorsalar verecek cevap bulamazdı. Onun sözlüğünde on binlerce kelime yoktu mesela. Bütün bir gününü anlatan tek bir kelime vardı. O kelimenin birkaç farklı çeşidi ile sahip olabileceği tüm farklı günleri anlatabilirdi. Bu yüzden fazla bir kelimeye ihtiyacı yoktu. Dört çeşit günü olsa, hissettiği yetmiş farklı yalnızlık olsa, birkaç kelime kabuslarını anlatsa, kısacası yüz kelime ile hayatını anlatabilirdi.

O kadar aynılaşmıştı ki hayatı gözlüğündeki gün isimlerini ikiye indirebilirdi. Haftanın yedi güne ihtiyacı yoktu ki. Çalıştığı günler ve çalışmadığı günler vardı. Daha sonra işten ayrıldığında başkalarının çalıştığı ve başkalarının çalışmadığı günler olmuştu onlar. Mesela yemek çeşitlerinin farklı isimleri yoktu. Yemek tek bir kelimeydi, ne yediği önemli değildi onun için. Günlerden bir gün evine dönmek istemedi. Evi uyuduğu yer anlamına geliyordu. Bu yüzden herhangi bir yer evi olabilirdi. O gün yürümeye başladı.

Günlerce durmaksızın yürüdü. Daha sonra haftalarca yürüdü ve aylarca. Yürüme süresi yıllarla sayılmaya başladığında başladığı noktadan oldukça uzaklaşmıştı. Sokaklardan, kasabalardan, şehirlerden geçti. İnsanlar tanıdı yolculuklarında, yalanlarla karşılaştı.

Onun yolculuğunu her hangi bir yolculuktan ayıran tek bir fark vardı. Ne zaman bir yol ayrımı görse yüreğine ne taraftan gitmesi gerektiğini sorardı. Daha sonra yüreği ona hangi yolu söylerse oradan ilerlerdi. Çok karanlıklardan geçti o. Yürüdüğü yollar her zaman bozuktu. Defalarca kez düştü ama devam etti yürümeye. O ilerledikçe yollar da zorlaştı. Daha fazla yalan söylendi ona, daha fazla kişi kandırmaya çabaladı. Bazen yüreğinin birilerini işaret ettiğini düşündü. Durakladı onların yanında ancak her seferinde yanıldığını anlayıp yürümeye devam etti. Bazıları parçalar aldı ondan. Sol göğsünü yarım kalbinden kopardılar parçaları. Umursamadı, eksilerek devam etti yolculuğuna.

Yanlış yerlerde durdukça yanlışı öğrendi. Yanlışları öğrendikçe doğruyu daha fazla arzular oldu. Yüreğinin onu götürdüğü bir yer vardı ve oraya gitmek hayatındaki tek amacı olmuştu. Dersler çıkarmıştı yolculuğundan. Yanlış insanları tanımasının bir sebebi olduğunu düşündü her zaman. Hırsızları tanıması ve eşyalarını kaybetmesi eşyalarını umursamamayı öğretmişti ona. Katillerle tanışması ona kendi savunmayı öğretmişti mesela. Her şey bir dersti onun için. Amacına ulaşması için atması gereken bir adımdı.

Dostları da olmuştu. Sayıları azdı ama yolculuğunda yanında yürümüşlerdi. Kimisi bir parça ekmek, kimisi bir bardak su vermişti. Başka bir şey beklemiyordu kimseden. Bazıları o düştüğünde kalkmasına yardımcı olmuştu onlara dost derdi. Yolculuğunun kaç sene sürdüğünü bilmiyordu. Ne kadar devam edeceğini de bilmiyordu. Kalbinin sesini dinliyor ve onun hüznüne bir çare arıyordu. Elbet yalnızlığının bir çaresi vardı koca dünyada. Durakladığı hiçbir yerde fazla kalamadı. Hiçbir yere ait olamadı. Hiçbir şarkıyı sonuna kadar ezberleyemedi.

Daha sonra ismini bilemediği bir gün bir evin kapısının önüne geldi. O an yüreği ona "işte burası" dedi. Evin dışında büyük bir bahçe vardı ve demir bir kapı. Kapıdan içeriye sadece bildiği her şeyi dışarıda bırakmak koşulu ile girilebilirdi. Kapıdan girdiğinde onu bir çift köpek karşıladı. Köpekler ona bakarak havlıyor ve içeriye girmesine engel olmaya çalışıyordu. Yüreği ise devam etmesini söylüyordu. Köpeklerle arkadaş oldu ve onların yanından kolaylıkla geçti. Biraz daha ileride bahçe dikenli bir tel ile çevrilmişti. Onun nasıl geçeceğini düşünürken tellerin hemen yanındaki bir ağaca tırmandı ve ağacın yüksek bir dalından tellerin öteki tarafına atladı.

Düştüğü zaman aldığı yaraları iyileştirmek kolay olmadı onun için. Bir süre boyunca bekledi ve daha sonra ilerlemeye devam etti. Karşısına büyükçe bir duvar çıktığı zaman ona tırmanmaktan başka bir çaresi kalmadığını anladı ve tırmanmaya başladı. O duvara tırmanana kadar defalarca kez düştü. Yaralandı, tam başardım dediği sırada kendisini yerde buldu ama vazgeçmedi. Kemikleri bir çok kez kırıldı ama yıkılmadı. O duvarı tırmandığında karşısında başka bir tane daha gördü ve onu da tırmandığında bir başkasını. Belki de hayatı boyunca yaptığı en zor şeydi o duvarlara tırmanmak.

Duvarları geçtiği zaman eski bir evin karşısına gelmişti. Eğer yüreğine güvenmiyor olsaydı orada ne işi olduğunu sorardı ama yapmadı. Evin kapısının önüne geldi kapıya vurdu birkaç kez. Ancak hiçbir şey olmadı. Yüreği ise içeriye girmesi gerektiğini söylüyordu. Biraz bekledikten sonra tekrar vurdu ama yine hiçbir şey olmadı. Bir süre sonra tekrar denedi ama değişen bir şey yoktu. Ertesi gün güneşin ilk ışıklarıyla tekrar vurdu kapıya ve ertesi gün tekrar.

O kapı dışarıdan açılamazdı. Ne bir kapı kolu ne de bir kilidi vardı. Sadece içeriden açılırdı o kapı, sadece izin verilenler girebilirdi içeriye. Bunun bilincinde olduğu için her gün tekrar ve tekrar çaldı kapıyı ve her gün aynı sonuçla karşılaştı. Günler geçti, aylar geçti, mevsimler geçti ama değişen hiçbir şey olmadı. En sonunda "lütfen beni içeriye alın, size yalvarırım beni içeriye alın" dedi ama kapı açılmadı.

Aynı sözü her gün tekrar etmeye başladı "buraya çok uzun bir yoldan geldim. Aylardır kapınızdayım lütfen beni içeriye alın." "Size zarar vermeye gelmedim, hiçbir silahım yok. Üzerimde eski bir elbise dışında hiçbir şeyim yok. Lütfen beni içeriye alın" kapının önüne geçip kapıya vuruyor ve ağlıyordu. Ancak yine de hiçbir şey değişmiyordu.

Belki de aradan yıllar geçmişti. Yaşamasının tek amacı o eve girebilmekti. Yüreği sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu ve bir gün bir ses duydu "git buradan." Ses bir kadına aitti. Sertti, karanlıktı ve keskindi kelimeleri "bunu yapamam" diye cevapladı onu. Kadın sesi "git buradan yoksa olacaklara karışmam" dediğinde gitmeyeceğini söyledi.

Daha sonra kapıyı tekrar çaldığında bir silah sesi duydu ve yakınından bir kurşun geçip yere saplandı. Ertesi gün tekrar çaldığında kurşun kolunu sıyırıp geçmişti ince bir iz bırakarak. Bir sonraki gün ise omuzuna saplanmıştı. Ancak umursamadı hiçbirini. Daha sonra bacağına ve karşına birer kurşun saplandı. Sağ göğsüne de bir kurşun saplandığında ayakta duramıyordu artık. Bedeninden akan kan evin girişini kaplamıştı. Dünyasının renkleri yavaşça soluyor, nefes alması güçleşiyordu."Sana yalvarıyorum" dedi adam zorlukla konuşurken. Kelimeleri ağzından çıkmakta zorlanıyordu. Onun için en zor şey o an konuşmaktı. Ancak yine de kapıya vurdu.

O kapıya vurduğu zaman kadın "bu son şansın. git buradan" dedi aynı ses tonu ile. Adam gülümsedi bunun üzerine "bu eve girmek için doğmuşum ben" dedikten sonra kapıya bir kez daha vurdu. Kapının açılmayacağını çok iyi biliyordu. Başka bir kurşunun gelip yüreğine gireceğini de biliyordu. O an orada öleceğinden emindi. Ancak hiçbirini umursamadı. Aşk uğruna ölmeye değerdi ve başka hiçbir şey uğruna yaşamaya değmezdi.

Başka bir kurşunun gelmesini beklerken kapı açıldı. Kapıya dayanmış olan adam yere düştü. Karşısında kim olduğunu anlamak için başını kaldırdığında siyah saçlı bir kız gördü. Saçlarında söylenmemiş kelimeler saklıydı. Gözleri zifiri bir gece rengindeydi. Sanki gözlerinin içinde kayıp bir yıldız vardı ve yıldızı görenler büyüleniyordu. Evrenin en güzel şeyiydi onun gözleri. Daha sonra konuşmaya başladı, kelimeleri hiç bestelenmemiş bir şarkının sözleri gibiydi "neden geldin buraya?" Adam cevap verdiğinde kız gülümsedi o gülümsediğinde adam evrenin nasıl yaratıldığını anladı. O gülümsediğinde yaşamın sebebini keşfetti. Oysa adam sadece "yüreğinde misafir olmak istiyorum sadece" demişti "ben sadece yüreğinde bir an kalabilmek için yaşadım sadece, seni sevebilmekti tek istediğim"

Ve aşk onsuz geçen bir ömrü yaşanmamış saymaktır.

not: Resim William Holman Hunt'un The Importunate Neighbour(ısrarcı komşu) tablosudur. Tablo ile ilgili olarak yazdığım yazı

dipnot: oysa saçlarında kelimeler saklanmıştı onun ama kimse cümle kuramamıştı ona bakınca.

Çok uzun zaman önce başlamıştı onun hikayesi. Şehirlerden birisinde yaşıyor, evlerden birinde oturuyor ve hayatlardan birini yaşıyordu. Aslında bunların hiçbirini o istememişti ancak hayat ona dayatmalarda bulunmuş ve onun adına seçimler yapmıştı. Yaşadığı şehir, oturduğu ev, okuduğu okul, tanıdığı insan, hissetmeye çabaladığı kadınlar hep dayatmaydı. Ezbere yaşıyordu hayatını. Bir kitabı okur gibi geçip gidiyordu zamanı. sabah kalkınca yapacakları veya sözde bir kız arkadaşına atacağı mesajlar hep kayıtlıydı. O ezbere yaşamaktan nefret etse de devam ediyordu. Farklılaşmak için bir seçim şansı sunulmamıştı ona. Öyle bir şansın var olduğuna da inanmıyordu açıkçası.

Her günü bir diğerinin aynısıydı. O kadar aynıydı ki her şey artık anlamı kalmamıştı hiçbirinin. Sanki birisi hayatından duyguları çıkarmış gibiydi. Sanki bir gün yürürken cebinde düşmüştü tüm hissettikleri. Neden yaşadığını sorsalar verecek cevap bulamazdı. Onun sözlüğünde on binlerce kelime yoktu mesela. Bütün bir gününü anlatan tek bir kelime vardı. O kelimenin birkaç farklı çeşidi ile sahip olabileceği tüm farklı günleri anlatabilirdi. Bu yüzden fazla bir kelimeye ihtiyacı yoktu. Dört çeşit günü olsa, hissettiği yetmiş farklı yalnızlık olsa, birkaç kelime kabuslarını anlatsa, kısacası yüz kelime ile hayatını anlatabilirdi.

O kadar aynılaşmıştı ki hayatı gözlüğündeki gün isimlerini ikiye indirebilirdi. Haftanın yedi güne ihtiyacı yoktu ki. Çalıştığı günler ve çalışmadığı günler vardı. Daha sonra işten ayrıldığında başkalarının çalıştığı ve başkalarının çalışmadığı günler olmuştu onlar. Mesela yemek çeşitlerinin farklı isimleri yoktu. Yemek tek bir kelimeydi, ne yediği önemli değildi onun için. Günlerden bir gün evine dönmek istemedi. Evi uyuduğu yer anlamına geliyordu. Bu yüzden herhangi bir yer evi olabilirdi. O gün yürümeye başladı.

Günlerce durmaksızın yürüdü. Daha sonra haftalarca yürüdü ve aylarca. Yürüme süresi yıllarla sayılmaya başladığında başladığı noktadan oldukça uzaklaşmıştı. Sokaklardan, kasabalardan, şehirlerden geçti. İnsanlar tanıdı yolculuklarında, yalanlarla karşılaştı.

Onun yolculuğunu her hangi bir yolculuktan ayıran tek bir fark vardı. Ne zaman bir yol ayrımı görse yüreğine ne taraftan gitmesi gerektiğini sorardı. Daha sonra yüreği ona hangi yolu söylerse oradan ilerlerdi. Çok karanlıklardan geçti o. Yürüdüğü yollar her zaman bozuktu. Defalarca kez düştü ama devam etti yürümeye. O ilerledikçe yollar da zorlaştı. Daha fazla yalan söylendi ona, daha fazla kişi kandırmaya çabaladı. Bazen yüreğinin birilerini işaret ettiğini düşündü. Durakladı onların yanında ancak her seferinde yanıldığını anlayıp yürümeye devam etti. Bazıları parçalar aldı ondan. Sol göğsünü yarım kalbinden kopardılar parçaları. Umursamadı, eksilerek devam etti yolculuğuna.

Yanlış yerlerde durdukça yanlışı öğrendi. Yanlışları öğrendikçe doğruyu daha fazla arzular oldu. Yüreğinin onu götürdüğü bir yer vardı ve oraya gitmek hayatındaki tek amacı olmuştu. Dersler çıkarmıştı yolculuğundan. Yanlış insanları tanımasının bir sebebi olduğunu düşündü her zaman. Hırsızları tanıması ve eşyalarını kaybetmesi eşyalarını umursamamayı öğretmişti ona. Katillerle tanışması ona kendi savunmayı öğretmişti mesela. Her şey bir dersti onun için. Amacına ulaşması için atması gereken bir adımdı.

Dostları da olmuştu. Sayıları azdı ama yolculuğunda yanında yürümüşlerdi. Kimisi bir parça ekmek, kimisi bir bardak su vermişti. Başka bir şey beklemiyordu kimseden. Bazıları o düştüğünde kalkmasına yardımcı olmuştu onlara dost derdi. Yolculuğunun kaç sene sürdüğünü bilmiyordu. Ne kadar devam edeceğini de bilmiyordu. Kalbinin sesini dinliyor ve onun hüznüne bir çare arıyordu. Elbet yalnızlığının bir çaresi vardı koca dünyada. Durakladığı hiçbir yerde fazla kalamadı. Hiçbir yere ait olamadı. Hiçbir şarkıyı sonuna kadar ezberleyemedi.

Daha sonra ismini bilemediği bir gün bir evin kapısının önüne geldi. O an yüreği ona "işte burası" dedi. Evin dışında büyük bir bahçe vardı ve demir bir kapı. Kapıdan içeriye sadece bildiği her şeyi dışarıda bırakmak koşulu ile girilebilirdi. Kapıdan girdiğinde onu bir çift köpek karşıladı. Köpekler ona bakarak havlıyor ve içeriye girmesine engel olmaya çalışıyordu. Yüreği ise devam etmesini söylüyordu. Köpeklerle arkadaş oldu ve onların yanından kolaylıkla geçti. Biraz daha ileride bahçe dikenli bir tel ile çevrilmişti. Onun nasıl geçeceğini düşünürken tellerin hemen yanındaki bir ağaca tırmandı ve ağacın yüksek bir dalından tellerin öteki tarafına atladı.

Düştüğü zaman aldığı yaraları iyileştirmek kolay olmadı onun için. Bir süre boyunca bekledi ve daha sonra ilerlemeye devam etti. Karşısına büyükçe bir duvar çıktığı zaman ona tırmanmaktan başka bir çaresi kalmadığını anladı ve tırmanmaya başladı. O duvara tırmanana kadar defalarca kez düştü. Yaralandı, tam başardım dediği sırada kendisini yerde buldu ama vazgeçmedi. Kemikleri bir çok kez kırıldı ama yıkılmadı. O duvarı tırmandığında karşısında başka bir tane daha gördü ve onu da tırmandığında bir başkasını. Belki de hayatı boyunca yaptığı en zor şeydi o duvarlara tırmanmak.

Duvarları geçtiği zaman eski bir evin karşısına gelmişti. Eğer yüreğine güvenmiyor olsaydı orada ne işi olduğunu sorardı ama yapmadı. Evin kapısının önüne geldi kapıya vurdu birkaç kez. Ancak hiçbir şey olmadı. Yüreği ise içeriye girmesi gerektiğini söylüyordu. Biraz bekledikten sonra tekrar vurdu ama yine hiçbir şey olmadı. Bir süre sonra tekrar denedi ama değişen bir şey yoktu. Ertesi gün güneşin ilk ışıklarıyla tekrar vurdu kapıya ve ertesi gün tekrar.

O kapı dışarıdan açılamazdı. Ne bir kapı kolu ne de bir kilidi vardı. Sadece içeriden açılırdı o kapı, sadece izin verilenler girebilirdi içeriye. Bunun bilincinde olduğu için her gün tekrar ve tekrar çaldı kapıyı ve her gün aynı sonuçla karşılaştı. Günler geçti, aylar geçti, mevsimler geçti ama değişen hiçbir şey olmadı. En sonunda "lütfen beni içeriye alın, size yalvarırım beni içeriye alın" dedi ama kapı açılmadı.

Aynı sözü her gün tekrar etmeye başladı "buraya çok uzun bir yoldan geldim. Aylardır kapınızdayım lütfen beni içeriye alın." "Size zarar vermeye gelmedim, hiçbir silahım yok. Üzerimde eski bir elbise dışında hiçbir şeyim yok. Lütfen beni içeriye alın" kapının önüne geçip kapıya vuruyor ve ağlıyordu. Ancak yine de hiçbir şey değişmiyordu.

Belki de aradan yıllar geçmişti. Yaşamasının tek amacı o eve girebilmekti. Yüreği sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu ve bir gün bir ses duydu "git buradan." Ses bir kadına aitti. Sertti, karanlıktı ve keskindi kelimeleri "bunu yapamam" diye cevapladı onu. Kadın sesi "git buradan yoksa olacaklara karışmam" dediğinde gitmeyeceğini söyledi.

Daha sonra kapıyı tekrar çaldığında bir silah sesi duydu ve yakınından bir kurşun geçip yere saplandı. Ertesi gün tekrar çaldığında kurşun kolunu sıyırıp geçmişti ince bir iz bırakarak. Bir sonraki gün ise omuzuna saplanmıştı. Ancak umursamadı hiçbirini. Daha sonra bacağına ve karşına birer kurşun saplandı. Sağ göğsüne de bir kurşun saplandığında ayakta duramıyordu artık. Bedeninden akan kan evin girişini kaplamıştı. Dünyasının renkleri yavaşça soluyor, nefes alması güçleşiyordu."Sana yalvarıyorum" dedi adam zorlukla konuşurken. Kelimeleri ağzından çıkmakta zorlanıyordu. Onun için en zor şey o an konuşmaktı. Ancak yine de kapıya vurdu.

O kapıya vurduğu zaman kadın "bu son şansın. git buradan" dedi aynı ses tonu ile. Adam gülümsedi bunun üzerine "bu eve girmek için doğmuşum ben" dedikten sonra kapıya bir kez daha vurdu. Kapının açılmayacağını çok iyi biliyordu. Başka bir kurşunun gelip yüreğine gireceğini de biliyordu. O an orada öleceğinden emindi. Ancak hiçbirini umursamadı. Aşk uğruna ölmeye değerdi ve başka hiçbir şey uğruna yaşamaya değmezdi.

Başka bir kurşunun gelmesini beklerken kapı açıldı. Kapıya dayanmış olan adam yere düştü. Karşısında kim olduğunu anlamak için başını kaldırdığında siyah saçlı bir kız gördü. Saçlarında söylenmemiş kelimeler saklıydı. Gözleri zifiri bir gece rengindeydi. Sanki gözlerinin içinde kayıp bir yıldız vardı ve yıldızı görenler büyüleniyordu. Evrenin en güzel şeyiydi onun gözleri. Daha sonra konuşmaya başladı, kelimeleri hiç bestelenmemiş bir şarkının sözleri gibiydi "neden geldin buraya?" Adam cevap verdiğinde kız gülümsedi o gülümsediğinde adam evrenin nasıl yaratıldığını anladı. O gülümsediğinde yaşamın sebebini keşfetti. Oysa adam sadece "yüreğinde misafir olmak istiyorum sadece" demişti "ben sadece yüreğinde bir an kalabilmek için yaşadım sadece, seni sevebilmekti tek istediğim"

Ve aşk onsuz geçen bir ömrü yaşanmamış saymaktır.

not: Resim William Holman Hunt'un The Importunate Neighbour(ısrarcı komşu) tablosudur. Tablo ile ilgili olarak yazdığım yazı

dipnot: oysa saçlarında kelimeler saklanmıştı onun ama kimse cümle kuramamıştı ona bakınca.

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"