Güzel şanssızlıklar


Kız sabah kalktıktan sonra banyoya gidip yüzünü yıkadı. Aynada kendine bakması bile mutsuzluğuyla yüzleşmesi anlamndini evine kapatmak istiyordu. Günlerce, haftalarca hiç dışarıya çıkmak istemiyordu. Kimseyi görmek istemiyordu böyle zamanlarda. Issız, kimsesiz bir adaya gitmeyi isterdi hep. Ancak isteklerini kimse dinlemezdi.

O gün de evden çıkmalı ve işe gitmeliydi. Güzel elbiselerini giyip, yüzüne makyaj yaptıktan sonra bolca gülümseyen bir maske takmalıydı. Nefret ediyordu yalancı maskelerden. Canı yanıyordu onun, mutsuzdu, ağlamak istiyordu ama onun gülmesi gerekliydi. Aynanın karşısında sahte gülümsemeleri prova ederken o halinden nefret ettiğini fark etti. O gerçekten gülmeyeli çok uzun zaman olmuştu ama hala ondan mutlu gözükmesini istiyorlardı.

Mutlu değildi o. Uzun zamandan beri hiç mutlu olmamıştı. Mutluluğun kelime anlamını bile unutmuştu bu yüzden hep uyumak istiyordu. Ne kadar fazla uyursa o kadar az yaşardı hayatı. Onu yıllarca uyutacak bir ilaç içmek isterdi. Yıllarca uzak kalmak isterdi hayattan. Hem rüya belki rüya bile görebilirdi bu zamanda. O kadar çok özlemişti ki rüya görmeyi.

Yine de elbiselerini giydi. Özensizce seçti ama bu sefer. Her zaman kendine dikkat eden o aynaya bile bakmamıştı. Makyaj yapmamıştı mesela. Makyaj yapmak istemiyordu. Saçlarını bile taramamıştı. Hayatı boyunca tek bir gün nasıl hissediyorsa öyle görünmek istemişti. Yüzünde sahte bir gülümseme yoktu. O kadar mutsuzdu ki gülümseyemiyordu artık. O yalancı maske yüzünden düşüp duruyordu.

Ancak gitmek zorundaydı. Kapana kısılmış gibi hissediyordu kendini. Oradan kurtulabilmek için hiçbir yol bulamıyordu. Sanki dünyası duvarlarla çevrilmişti ve o duvarlar arasındaki mesafe gün geçtikçe azalıyordu. Nefes almakta zorlanıyordu bazen. Elleriyle duvarların hareketini engellemeye çabaladıkça yapamayacağını düşünüyordu. Akıl sağlığından vazgeçmişti ama bedeninde de dayanacak güç kalmamıştı.

Yine evden çıktı. İş yerine kadar yürüdü. Bir tek kişinin ona “bugün neyin var senin. Üzgün gözüküyorsun” demesini bekledi ama kimse konuşmadı bile onunla. Kimse onu umursamıyordu. Kimse onun farkında bile değildi. Ancak bu arkasından söylenen cümlelere engel olmadı. Hayatının en kötü zamanlarından geçiyordu, o kadar kötü hissediyordu ki terk edip gitmek istiyordu dünyayı ama başkaları onun olmayan mutluluğuna göz dikmişti. En kötü tarafı ise ona bakan herkesin mutsuzluğunu, çektiği acıları görebilecek iken kimsenin ona bakmamasıydı. Kimsenin umurunda bile değildi aslında.

Akşam yaklaşıp iş yerinden ayrıldıktan sonra onu umursamayan bir şehrin sokaklarında dolaştı. Onu umursamayan insanların yanından geçti. İnsanlardan uzaklaştığı zaman onun hakkında söylenen cümleleri hissedebiliyordu. Sanki birisine zarar vermiş gibi nefret ediyorlardı ondan. Sanki dünyayı yakmıştı, yıkmıştı tüm evleri. Oysa o sadece mutlu olmak istemişti.

Şehirde bir süre daha yürüdükten sonra insanlardan uzaklaşmak istedi ve şehrin dışına doğru yürümeye başladı. Bir süre daha yürüdükten sonra eski bir yolun kenarında artık kullanılmayan bir otobüs durağı gördü. Eskimişti artık, paslanmıştı. Uzun zamandan beri insanlar onun yanında beklememişti, kullanılmamıştı hiç. Daha sonra durağın yanına gidip bir tahta parçasının üzerine oturdu. Bir durakta olduğuna göre otobüs beklemesi gerekiyordu. O duraktan bir daha otobüs geçmeyecekti bu yüzden başka bir şey beklemeliydi ve hiçliğe giden bir otobüs beklemeye karar verdi.

Saatlerce oturdu o durakta, bekledi. Umudu kalmamıştı onun. Belki tüm umutlarını çalmışlardı ondan belki umutları daha fazla yaşayamamıştı. Ölen umutlarına cenaze törenleri yapmıştı bir dönem. Ancak sayıları arttıkça vazgeçmişti ayininden. Nasıl olsa her şey terk ediyordu onu. Durakta biraz daha oturdu. Aslında beklediği hiçbir şey yoktu onun. Sihirli bir perinin gelip hayatını değiştiremeyeceğini çok iyi biliyordu. Sonuçta hayatını değiştirmek için bir balkabağından daha fazlası gerekliydi ona.

Biraz daha bekledi. Düşüncelerinin derinliklerine biraz daha battı. Öyle ki iç sesleri zihnini ele geçirmiş ve ona karşı bir savaş başlatmıştı. Yapacak hiçbir şeyi yoktu onun. Ona en acımasızca cümlelerle saldırıp, kalbinin derinliklerine saplıyorlardı kelimeleri. Mutsuzluk dağı diye bir dağ olsa mesela o anda onun zirvesinde olurdu. Ancak zirvesine çıktığı için gurur duymazdı. Orada hayatının sonuna kadar oturmak istiyordu. Kimsenin onu göremeyeceği, yaklaşamayacağı bir yere gitmekti niyeti ve oraya giden otobüs hiç gelmemişti.

Oturmaya devam ederken iç savaşı ara vermeksizin devam ediyordu. Kayıplarının hesabını kimse yapamazdı onun. Tam son kalan umudu yok olmak üzereyken yere doğru bakıyordu. Elleriyle yüzünü kapamış, gözyaşlarının gelişine hazırlık yapıyordu. Tam o anda bir korna sesi duydu. Oradan hiç araba geçmezdi. Ne olduğunu görmek için başını kaldırdığında hemen karşısında duran çok eski bir otobüs gördü.

Herhalde dedemin çocukluğundan kalmış olmalı diye düşündü ona bakınca. Onu kullanan garip görünüşlü bir adam vardı ki adamın görünüşü gerçekten garipti. Otobüsü incelemeye devam ederken kapıları açıldı. Bu esnada otobüsün ön camında yazan yazı dikkatini çekti “hiçliğe gider.” Hayatı boyunca bu kadar fazla şaşırmamıştı hiç. Şaşkın bir şekilde otobüse bakarken otobüsün ön kapına doğru yürümeye başladı.

Kapının yanına geldiği zaman şoföre doğru bakıp “gerçekten hiçliğe mi gidiyor?” diye sordu. Adam başıyla onaylayınca “bende gitmek istiyorum. Ne kadar gidiş?” dedi. Hiçliğe gidip yok olmayı o kadar fazla istiyordu ki böyle bir fırsatın karşısına çıkabileceğini düşünmemişti. Adam sağ eliyle hayır anlamında bir işaret yaptıktan sonra avucunu açıp kapatarak kızı içeriye çağırdı.

Kız bir an bile düşünmeden otobüse bindi. O bindikten şoför kapıları kapattı ve otobüs hareket etmeye başladı. En az yıpranmış koltukta oturuyordu kız. Günlerce gittiler. Hiç bilmediği topraklardan geçtiler. Şoför hiç konuşmadı hatta kız onun konuşamadığını bile düşündü. Bazen direksiyonu bırakıp kıza kahve veya yiyecek bir şeyler ikram ediyordu. İşin garip kısmı ise o kalktığında otobüsün gitmeye devam etmesindeydi. Sanki kendi başına hareket ediyordu. Sürekli gidiyordu otobüs. Bir tek mola bile vermiyordu. Ancak molayı ihtiyacı olduğunu hiç düşünmemişti kız.

Aslında ne kadar süreyle yolda olduğunu bilmiyordu kız. Yolculuk otobüsün ani bir frenle durması ile son buldu. Daha sonra kapılar açıldı ve kız aşağıya indi. Hiçbir şeyin olmadığı bir diyardaydı. Sadece ayaklarının altında açık renkli bir toprak vardı. Bir de belirli yerlerde bir parça çim. Ne bir tek kuş sesi vardı ne bir tek ağaç. Çiçekler bile yoktu orada. Hiçlik böyle bir yer olmalı diye düşündü kız ve yürümeye başladı.

Nereye giderse gitsin hiçbir yere varamıyordu. Hatta gökyüzü bile yoktu. Daha sonra bir tepe gördü ve tırmanmaya başladı. Tepenin en üstüne vardığında ileride siyah renkli bir deniz olduğunu gördü. Siyah renkli deniz olmazdı. Belki gökyüzün olmamasındandı bunun sebebi, bilemiyordu.

Daha sonra denizi görebileceği bir yerde çimlerin üzerine oturdu. Çimlerde de bir farklılık vardı. Nedense hepsi siyah renkliydi ama umursamadı bunu ve siyah denizi seyretti. Demek ki hiçbir şey böyle bir şeydi. Orada olmanın en güzel tarafı düşüncelerinin de onu terk etmesiydi. Zihninde hiçbir şey yoktu sanki. Düşünmek istese bile yapamıyordu. Etrafı seyrederken sahilde yıkılmış bir iskelenin hemen yanında duran adam gördü ve onu incelemeye başladı. Orada bir adam vardı ve denize bir olta atıyordu. Aradan zaman geçtikten sonra oltayı çıkarıyor ve tekrar atıyordu.

Tepeden aşağıya inip onun yanına gitmeye karar verdi. Ona yaklaştıkça siyah denizdeki dalgalar dikkatini çekti. Sahile vuruyordu dalgalar. Sonra toprağın bir bölümünü siyaha boyuyordu. Adamın yanına yaklaştığında “merhaba” dedi çekingen bir ses tonuyla. Hiçbir şeyi bilmediği bir yerdeydi aslında. Orada ne kadar kaldığını bilmiyordu veya o tepede ne kadar oturduğunu. Anlam kelimesinin manasını kaybettiği bir yerdeydi.

Biraz geç cevap verdi adam. Yavaşça ona doğru dönüp “sana da merhaba” dedi. Adam otobüsün şoförüydü. Aklında büyükçe bir soru oluştu bu anda ama şoför onu tanımıyormuş gibi bakmıştı “sen otobüsün şoförüsün” dedi daha sonra. Konuşurken parmağıyla onu işaret etmişti. Balıkçı anlamaz bir şekilde kıza doğru bakıp “burada otobüs yok. Ben şoför de değilim. Araba kullanmayı da bilmem” diyerek cevapladı. Sanki kızın söylediklerini anlamaya çabalıyordu.

Demek ki o şoför değil balıkçıydı. Balıkçı da olsa onunla konuşabilirdi hem balıkçı şoför gibi değildi ve konuşabiliyordu. “Peki, balık tutabiliyor musun burada?” dediğinde balıkçı “burada hiç balık yok” cevabını verdi. “O zaman neden olta atıyorsun” balıkçı cevap vermeden önce bir an kadar düşündü ki kız o anın ne kadar sürdüğünü bilemedi. O an sona erdiğinde “belki bir gün gelir ama balıklar. Belki bir gün bende balık tutarım” avuçlarını çaresiz bir şekilde açarak konuşmuştu.

Bu sözleri kız anlamamıştı. Orada balık yoktu, hatta hiçbir zaman olmayacaktı ama o balık tutmaya çalışıyordu. Bir süre boyunca düşündükten ve anlamlandırma çalışmalarından sonra “peki burada kalabilir miyim?” diye sordu kız. Soruyu sorarken adamın evet demesi için her şeyini verebilirdi. Geri dönmek istemiyordu. “istersen kalabilirsin. Eğer istersen yanına alırsın ve istediğin zaman gelirsin buraya. Ben öyle yaparım mesela. Çok sıkıldığımda buraya gelip balık tutarım hep” adamın yüzünde büyük bir gülümseme belirmişti.

“O zaman ben istediğim zaman geriye” kız düşünürken bir anda kendini terk edilmiş otobüs durağında buldu. Gece olmuştu ve saatlerdir orada oturuyordu. Tam bu esnada şoför, balıkçı veya her kimse onun karşısında yürüdüğünü fark etti. Ancak onu görmemişti ve yürümeye devam ediyordu. Yüzünden sanki parçalar dökülüyordu, sanki eksiliyordu attığı her adımda.

Oturduğu yerden kalkarak hızlı adımlar onun yanına gitti. “Beni tanıyor musun?” diye sordu daha sonra. Adam hayır anlamında başını iki yana salladığında şoförden bahsettiği, hiçliği anlattı ve balıkçıyı betimledi. Adam ise hiçbir şey anlamamış gözlerle ona bakıyordu. “O zaman gel benimle” dedikten sonra adamın elinden tutup kendine doğru çekti.

Bir anda hiçlikte bulmuşlardı kendini. Denizin kenarında duruyorlardı önlerinde iki tane olta vardı. Hiçbir şey konuşmadılar, konuşacak hiçbir şey yoktu. Oltalarını alıp denize attılar ve balık tutmak için beklediler. Ancak fazla beklemediler ikisi de oltalarının gerildiğini hissetti ve çektiklerinde iki tane balık gördüler.

Balıkları tekrardan denize attıktan sonra adam kıza doğru dönüp “sen bu sabah makyaj yapmadın, kaç gündür saçlarını da taramıyorsun ve hep üzgün olduğunu görüyorum. Seni üzgün görmek beni mahvediyor ama. Sanki güneş hiç doğmuyor sen üzgün olunca” dedi. Yanakları kırmızı olmuştu utanmaktan. “Ben seni hep mutlu görmek istiyorum” dedi ve daha sonra kıza doğru baktı “gözlerin çok güzel. Hep gözlerinde yansımamın olmasını istemiştim” kız ne söyleyeceğini bilemiyordu o anda varlığından haberdar olmadığını biraz onu anlamıştı. Çok başka bir duyguydu.

Adam “deniz neden siyah” diye sorduğunda denizin rengi maviye dönüşmeye başladı. Daha sonra kız adama bakmaya devam etti. Oltaları tekrardan denize attılar. Artık denizin içinde yüzen balıkları görebiliyorlardı.

Ve aşk güzel şanssızlıklardan doğardı.      



Kız sabah kalktıktan sonra banyoya gidip yüzünü yıkadı. Aynada kendine bakması bile mutsuzluğuyla yüzleşmesi anlamndini evine kapatmak istiyordu. Günlerce, haftalarca hiç dışarıya çıkmak istemiyordu. Kimseyi görmek istemiyordu böyle zamanlarda. Issız, kimsesiz bir adaya gitmeyi isterdi hep. Ancak isteklerini kimse dinlemezdi.

O gün de evden çıkmalı ve işe gitmeliydi. Güzel elbiselerini giyip, yüzüne makyaj yaptıktan sonra bolca gülümseyen bir maske takmalıydı. Nefret ediyordu yalancı maskelerden. Canı yanıyordu onun, mutsuzdu, ağlamak istiyordu ama onun gülmesi gerekliydi. Aynanın karşısında sahte gülümsemeleri prova ederken o halinden nefret ettiğini fark etti. O gerçekten gülmeyeli çok uzun zaman olmuştu ama hala ondan mutlu gözükmesini istiyorlardı.

Mutlu değildi o. Uzun zamandan beri hiç mutlu olmamıştı. Mutluluğun kelime anlamını bile unutmuştu bu yüzden hep uyumak istiyordu. Ne kadar fazla uyursa o kadar az yaşardı hayatı. Onu yıllarca uyutacak bir ilaç içmek isterdi. Yıllarca uzak kalmak isterdi hayattan. Hem rüya belki rüya bile görebilirdi bu zamanda. O kadar çok özlemişti ki rüya görmeyi.

Yine de elbiselerini giydi. Özensizce seçti ama bu sefer. Her zaman kendine dikkat eden o aynaya bile bakmamıştı. Makyaj yapmamıştı mesela. Makyaj yapmak istemiyordu. Saçlarını bile taramamıştı. Hayatı boyunca tek bir gün nasıl hissediyorsa öyle görünmek istemişti. Yüzünde sahte bir gülümseme yoktu. O kadar mutsuzdu ki gülümseyemiyordu artık. O yalancı maske yüzünden düşüp duruyordu.

Ancak gitmek zorundaydı. Kapana kısılmış gibi hissediyordu kendini. Oradan kurtulabilmek için hiçbir yol bulamıyordu. Sanki dünyası duvarlarla çevrilmişti ve o duvarlar arasındaki mesafe gün geçtikçe azalıyordu. Nefes almakta zorlanıyordu bazen. Elleriyle duvarların hareketini engellemeye çabaladıkça yapamayacağını düşünüyordu. Akıl sağlığından vazgeçmişti ama bedeninde de dayanacak güç kalmamıştı.

Yine evden çıktı. İş yerine kadar yürüdü. Bir tek kişinin ona “bugün neyin var senin. Üzgün gözüküyorsun” demesini bekledi ama kimse konuşmadı bile onunla. Kimse onu umursamıyordu. Kimse onun farkında bile değildi. Ancak bu arkasından söylenen cümlelere engel olmadı. Hayatının en kötü zamanlarından geçiyordu, o kadar kötü hissediyordu ki terk edip gitmek istiyordu dünyayı ama başkaları onun olmayan mutluluğuna göz dikmişti. En kötü tarafı ise ona bakan herkesin mutsuzluğunu, çektiği acıları görebilecek iken kimsenin ona bakmamasıydı. Kimsenin umurunda bile değildi aslında.

Akşam yaklaşıp iş yerinden ayrıldıktan sonra onu umursamayan bir şehrin sokaklarında dolaştı. Onu umursamayan insanların yanından geçti. İnsanlardan uzaklaştığı zaman onun hakkında söylenen cümleleri hissedebiliyordu. Sanki birisine zarar vermiş gibi nefret ediyorlardı ondan. Sanki dünyayı yakmıştı, yıkmıştı tüm evleri. Oysa o sadece mutlu olmak istemişti.

Şehirde bir süre daha yürüdükten sonra insanlardan uzaklaşmak istedi ve şehrin dışına doğru yürümeye başladı. Bir süre daha yürüdükten sonra eski bir yolun kenarında artık kullanılmayan bir otobüs durağı gördü. Eskimişti artık, paslanmıştı. Uzun zamandan beri insanlar onun yanında beklememişti, kullanılmamıştı hiç. Daha sonra durağın yanına gidip bir tahta parçasının üzerine oturdu. Bir durakta olduğuna göre otobüs beklemesi gerekiyordu. O duraktan bir daha otobüs geçmeyecekti bu yüzden başka bir şey beklemeliydi ve hiçliğe giden bir otobüs beklemeye karar verdi.

Saatlerce oturdu o durakta, bekledi. Umudu kalmamıştı onun. Belki tüm umutlarını çalmışlardı ondan belki umutları daha fazla yaşayamamıştı. Ölen umutlarına cenaze törenleri yapmıştı bir dönem. Ancak sayıları arttıkça vazgeçmişti ayininden. Nasıl olsa her şey terk ediyordu onu. Durakta biraz daha oturdu. Aslında beklediği hiçbir şey yoktu onun. Sihirli bir perinin gelip hayatını değiştiremeyeceğini çok iyi biliyordu. Sonuçta hayatını değiştirmek için bir balkabağından daha fazlası gerekliydi ona.

Biraz daha bekledi. Düşüncelerinin derinliklerine biraz daha battı. Öyle ki iç sesleri zihnini ele geçirmiş ve ona karşı bir savaş başlatmıştı. Yapacak hiçbir şeyi yoktu onun. Ona en acımasızca cümlelerle saldırıp, kalbinin derinliklerine saplıyorlardı kelimeleri. Mutsuzluk dağı diye bir dağ olsa mesela o anda onun zirvesinde olurdu. Ancak zirvesine çıktığı için gurur duymazdı. Orada hayatının sonuna kadar oturmak istiyordu. Kimsenin onu göremeyeceği, yaklaşamayacağı bir yere gitmekti niyeti ve oraya giden otobüs hiç gelmemişti.

Oturmaya devam ederken iç savaşı ara vermeksizin devam ediyordu. Kayıplarının hesabını kimse yapamazdı onun. Tam son kalan umudu yok olmak üzereyken yere doğru bakıyordu. Elleriyle yüzünü kapamış, gözyaşlarının gelişine hazırlık yapıyordu. Tam o anda bir korna sesi duydu. Oradan hiç araba geçmezdi. Ne olduğunu görmek için başını kaldırdığında hemen karşısında duran çok eski bir otobüs gördü.

Herhalde dedemin çocukluğundan kalmış olmalı diye düşündü ona bakınca. Onu kullanan garip görünüşlü bir adam vardı ki adamın görünüşü gerçekten garipti. Otobüsü incelemeye devam ederken kapıları açıldı. Bu esnada otobüsün ön camında yazan yazı dikkatini çekti “hiçliğe gider.” Hayatı boyunca bu kadar fazla şaşırmamıştı hiç. Şaşkın bir şekilde otobüse bakarken otobüsün ön kapına doğru yürümeye başladı.

Kapının yanına geldiği zaman şoföre doğru bakıp “gerçekten hiçliğe mi gidiyor?” diye sordu. Adam başıyla onaylayınca “bende gitmek istiyorum. Ne kadar gidiş?” dedi. Hiçliğe gidip yok olmayı o kadar fazla istiyordu ki böyle bir fırsatın karşısına çıkabileceğini düşünmemişti. Adam sağ eliyle hayır anlamında bir işaret yaptıktan sonra avucunu açıp kapatarak kızı içeriye çağırdı.

Kız bir an bile düşünmeden otobüse bindi. O bindikten şoför kapıları kapattı ve otobüs hareket etmeye başladı. En az yıpranmış koltukta oturuyordu kız. Günlerce gittiler. Hiç bilmediği topraklardan geçtiler. Şoför hiç konuşmadı hatta kız onun konuşamadığını bile düşündü. Bazen direksiyonu bırakıp kıza kahve veya yiyecek bir şeyler ikram ediyordu. İşin garip kısmı ise o kalktığında otobüsün gitmeye devam etmesindeydi. Sanki kendi başına hareket ediyordu. Sürekli gidiyordu otobüs. Bir tek mola bile vermiyordu. Ancak molayı ihtiyacı olduğunu hiç düşünmemişti kız.

Aslında ne kadar süreyle yolda olduğunu bilmiyordu kız. Yolculuk otobüsün ani bir frenle durması ile son buldu. Daha sonra kapılar açıldı ve kız aşağıya indi. Hiçbir şeyin olmadığı bir diyardaydı. Sadece ayaklarının altında açık renkli bir toprak vardı. Bir de belirli yerlerde bir parça çim. Ne bir tek kuş sesi vardı ne bir tek ağaç. Çiçekler bile yoktu orada. Hiçlik böyle bir yer olmalı diye düşündü kız ve yürümeye başladı.

Nereye giderse gitsin hiçbir yere varamıyordu. Hatta gökyüzü bile yoktu. Daha sonra bir tepe gördü ve tırmanmaya başladı. Tepenin en üstüne vardığında ileride siyah renkli bir deniz olduğunu gördü. Siyah renkli deniz olmazdı. Belki gökyüzün olmamasındandı bunun sebebi, bilemiyordu.

Daha sonra denizi görebileceği bir yerde çimlerin üzerine oturdu. Çimlerde de bir farklılık vardı. Nedense hepsi siyah renkliydi ama umursamadı bunu ve siyah denizi seyretti. Demek ki hiçbir şey böyle bir şeydi. Orada olmanın en güzel tarafı düşüncelerinin de onu terk etmesiydi. Zihninde hiçbir şey yoktu sanki. Düşünmek istese bile yapamıyordu. Etrafı seyrederken sahilde yıkılmış bir iskelenin hemen yanında duran adam gördü ve onu incelemeye başladı. Orada bir adam vardı ve denize bir olta atıyordu. Aradan zaman geçtikten sonra oltayı çıkarıyor ve tekrar atıyordu.

Tepeden aşağıya inip onun yanına gitmeye karar verdi. Ona yaklaştıkça siyah denizdeki dalgalar dikkatini çekti. Sahile vuruyordu dalgalar. Sonra toprağın bir bölümünü siyaha boyuyordu. Adamın yanına yaklaştığında “merhaba” dedi çekingen bir ses tonuyla. Hiçbir şeyi bilmediği bir yerdeydi aslında. Orada ne kadar kaldığını bilmiyordu veya o tepede ne kadar oturduğunu. Anlam kelimesinin manasını kaybettiği bir yerdeydi.

Biraz geç cevap verdi adam. Yavaşça ona doğru dönüp “sana da merhaba” dedi. Adam otobüsün şoförüydü. Aklında büyükçe bir soru oluştu bu anda ama şoför onu tanımıyormuş gibi bakmıştı “sen otobüsün şoförüsün” dedi daha sonra. Konuşurken parmağıyla onu işaret etmişti. Balıkçı anlamaz bir şekilde kıza doğru bakıp “burada otobüs yok. Ben şoför de değilim. Araba kullanmayı da bilmem” diyerek cevapladı. Sanki kızın söylediklerini anlamaya çabalıyordu.

Demek ki o şoför değil balıkçıydı. Balıkçı da olsa onunla konuşabilirdi hem balıkçı şoför gibi değildi ve konuşabiliyordu. “Peki, balık tutabiliyor musun burada?” dediğinde balıkçı “burada hiç balık yok” cevabını verdi. “O zaman neden olta atıyorsun” balıkçı cevap vermeden önce bir an kadar düşündü ki kız o anın ne kadar sürdüğünü bilemedi. O an sona erdiğinde “belki bir gün gelir ama balıklar. Belki bir gün bende balık tutarım” avuçlarını çaresiz bir şekilde açarak konuşmuştu.

Bu sözleri kız anlamamıştı. Orada balık yoktu, hatta hiçbir zaman olmayacaktı ama o balık tutmaya çalışıyordu. Bir süre boyunca düşündükten ve anlamlandırma çalışmalarından sonra “peki burada kalabilir miyim?” diye sordu kız. Soruyu sorarken adamın evet demesi için her şeyini verebilirdi. Geri dönmek istemiyordu. “istersen kalabilirsin. Eğer istersen yanına alırsın ve istediğin zaman gelirsin buraya. Ben öyle yaparım mesela. Çok sıkıldığımda buraya gelip balık tutarım hep” adamın yüzünde büyük bir gülümseme belirmişti.

“O zaman ben istediğim zaman geriye” kız düşünürken bir anda kendini terk edilmiş otobüs durağında buldu. Gece olmuştu ve saatlerdir orada oturuyordu. Tam bu esnada şoför, balıkçı veya her kimse onun karşısında yürüdüğünü fark etti. Ancak onu görmemişti ve yürümeye devam ediyordu. Yüzünden sanki parçalar dökülüyordu, sanki eksiliyordu attığı her adımda.

Oturduğu yerden kalkarak hızlı adımlar onun yanına gitti. “Beni tanıyor musun?” diye sordu daha sonra. Adam hayır anlamında başını iki yana salladığında şoförden bahsettiği, hiçliği anlattı ve balıkçıyı betimledi. Adam ise hiçbir şey anlamamış gözlerle ona bakıyordu. “O zaman gel benimle” dedikten sonra adamın elinden tutup kendine doğru çekti.

Bir anda hiçlikte bulmuşlardı kendini. Denizin kenarında duruyorlardı önlerinde iki tane olta vardı. Hiçbir şey konuşmadılar, konuşacak hiçbir şey yoktu. Oltalarını alıp denize attılar ve balık tutmak için beklediler. Ancak fazla beklemediler ikisi de oltalarının gerildiğini hissetti ve çektiklerinde iki tane balık gördüler.

Balıkları tekrardan denize attıktan sonra adam kıza doğru dönüp “sen bu sabah makyaj yapmadın, kaç gündür saçlarını da taramıyorsun ve hep üzgün olduğunu görüyorum. Seni üzgün görmek beni mahvediyor ama. Sanki güneş hiç doğmuyor sen üzgün olunca” dedi. Yanakları kırmızı olmuştu utanmaktan. “Ben seni hep mutlu görmek istiyorum” dedi ve daha sonra kıza doğru baktı “gözlerin çok güzel. Hep gözlerinde yansımamın olmasını istemiştim” kız ne söyleyeceğini bilemiyordu o anda varlığından haberdar olmadığını biraz onu anlamıştı. Çok başka bir duyguydu.

Adam “deniz neden siyah” diye sorduğunda denizin rengi maviye dönüşmeye başladı. Daha sonra kız adama bakmaya devam etti. Oltaları tekrardan denize attılar. Artık denizin içinde yüzen balıkları görebiliyorlardı.

Ve aşk güzel şanssızlıklardan doğardı.      


BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"