* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Çöldeki çiçekler


Acı bir kahve yudumluyordu adam. Kahvenin sertliği boğazını yakıyordu. İçmesini zorlaştıracak kadar sertti kahve. Başka türlü uyanık kalamıyordu. Uyumak istemiyordu artık. Uyumanın hiçbir faydası yoktu ona. Günlerdir uyanık kalabilmek için çareyi kahvede arıyor ve su yerine onu tüketiyordu. Göremediği rüyalardan sıkılmıştı. Beklemekten yorulmuştu.

Aslında hayattan bir şey beklediği yoktu onun. Kendi köşesine çekilmişti. Fakat güzel bir rüya görmeyi hak ettiğine inanıyordu. Ancak istediklerini göremeyince uyumaktan da vazgeçmişti. Aslında bu vazgeçişin altında yatan çok fazla şey vardı. Hayatının istediği gibi gitmemesi, ona söylenen tüm yalanlar, yapılan tüm ihanetler, sırtına saplanan hançerler, yüreğini çalmaya çalışan insanlar hep sebepler arasındaydı. Bunların hiçbirini anlamıyordu. Anlam veremiyordu olanlara ama bir de yüreğini almak isteyen birisinin aldıktan sonra çöpe fırlatıp kaçması vardı ki anlam kavramının çok ötesindeydi.

Beklentisi kalmamıştı hayattan. Kendi köşesine çekilmiş, köşesinin etrafını duvarlarla kaplamıştı. Bir zindan inşa etmişti kendine. Hayatının devamında gölgelerde hapis bir ömür geçirmek istiyordu. Kimsenin gelmediği, hırsızların olmadığı, seri katillerin hiç uğramadığı bir yerde yaşamak istiyordu. Kendine verdiği tüm zararın duvarlara attığı yumruklardan kaynaklandığı bir yaşam seçmişti kendine. Umut adı verilen bir yalana inanmıştı vaktinde. Umut ettikçe insanlar gelmişti. İnsanlar geldikçe hayalleriyle oynamışlardı. Hayaller nasıl parçalanırdı ki? Bir insan nasıl onları yok ederdi? Suçlu o insanları hayatına alan, depreme dayanıksız hayaller kuran kendisi miydi yoksa usta bir kiralık katil gibi hayatına girip tüm bağları koparan başkaları mıydı bilemiyordu.

Aslında o aşka yürümek istemişti. Her şeyden aşka ulaşabilmek için vazgeçmişti. Belki de sadece bu yüzden başkaları bu kadar zarar vermişti. Aradığı o kadar büyüktü ki ona erişemeyen her şey hayallerini kırmıştı. Belki de hatası defalarca kez aşkı bulduğu sanmaktı. Belki de kendi kendini kandırmıştı. Sıradan taş parçalarına elmas muamelesi yapmıştı. Belki de elmas olmaz fazla gelmişti taş parçalarına. Belki de boşuna kullanmıştı tüm kavramları. Belki tek suçlu oydu, kalbini hançerleyen de kendisiydi. Belki de aşkın yolu gerçekten acılardan geçerdi.

Aşkın yolunun acılardan geçtiğini düşündüğünde kendini daha iyi hissediyordu sanki yaşadığı her şeyin bir anlamı varmış gibi. Bu şekilde düşündüğü zaman kendine" yanlışı öğrenmeden doğruyu bulamam" diyebiliyordu. Hayatındaki herkes yanlıştı, tanıdığı herkes yanlıştı. Kendisi hepsinden daha yanlıştı zaten. Etrafı duvarlarla çevrili bir zindanda hapis olmuşken en azından rüya görmek istiyordu tekrar gökyüzünü görebilmek için.

Aşkın belli bir yolu olaydı her şey daha kolay olurdu aslında. O yoldan hiç şaşmadan yürürdü ve en sonunda aşka ulaşırdı. Başka sokakları aşka ait sanmazdı mesela. Başka insanları merak etmezdi. Çöllerden geçen bir adam gibi kalan hiçbir şeyi umursamazdı. Aşkın bir yolu olsaydı mesela başkaları yüzünden hiç acı çekmezdi. Tabi bunları düşünürken içindeki sesler tek suçlunun kendisi olduğunu söylüyordu "aşkı bulmak o kadar kolay mı sanırdın. Artık fazla kirlisin ona ulaşabilmek için." İçindeki sesler konuştuğunda onlara verecek bir cevabı olmazdı onun. "O kadar fazla yanlış yola saptım ki en sonunda doğru yolu unuttum. Artık bulamam bir daha" diye düşünürdü ve bu düşünce ömrünün kısalmasına sebep olurdu.

Aşkın bir yolu olsaydı mesela sadece önüne bakardı. Yol boyunca çekeceği acıların hiçbir önemi olmazdı çünkü sonunda aşka ulaşacağını bilirdi. Onun beyaz bir elbise giyip onu bekleyeceğinden emin olurdu. En kötüsü aşka olan inancının yavaşça kaybolup "aslında herkes aynı" düşüncesinin zihin terazisinde ağır basmasıydı. Eğer bu şekilde olmasaydı doğru yolu bulabilirdi belki. Belki hiçbir zaman zindanlarda yaşamak istemezdi. Geçmişi değiştirmek imkânlı değildi ama. Artık aşkın yolundan yürümekte imkânlı değildi. Sadece kendi etrafında dönebilirdi o, uzaklaşamazdı gölgesinden.

Acaba aşkın bir yolu olsaydı hangi yöne doğru uzanırdı diye düşündü acaba onun yönünü hangi yıldız gösterirdi. Küskün bir yıldız olurdu ama gökyüzünde silik bir şekilde parlardı. Çoğu zaman bulutların arkasına saklanırdı çünkü ihanetlerinden dolayı onu sevmezdi aşk. Bu esnada gökyüzüne baktığı sırada tarifine uyan bir yıldız gördü. Bir süre bakıştılar ve yıldız kayboldu. Belki onun yolu aşka çıkıyordur diye düşündü. Saatin kaç olduğunu umursamadan evinden çıkıp yıldızı takip etmeye başladı.

Önce şehrin sokaklarından geçti ve şehri terk etti. Bomboştu her yer, kimsesizdi ve sokakların bu kadar yalnız olmasına anlam veremiyordu. Yine de umursamadan yürümeye devam etti. Arada yıldızı görüyor ve ona yöneliyordu. Günlerce, haftalarca, aylarca yürüdü. Fakat hiçbir yere varamadı. Yürümekten ayakları şişti, yoruldu, kanadı ama durmadı hiç. Bazen gideceği hiçbir yer yokmuş gibi hissetti büyük bir çöle adım attığı sırada. Yandı, kavruldu güneşin altında. Gece olunca üşüdü, dondu ama yürümekten vazgeçmedi.

Eğer o yol gerçekten aşkın yolu ise sonunda ne olduğu görmesi gerekiyordu. Hayatındaki her şeyden daha önemliydi. Yaşamasının tek bir amacı vardı uzun yıllardan beri. Bir gün okuduğu bir kitapta "her insan aşka ulaşmak için yaşar" yazıyordu "kimisi onu bulduğunu sanır ve aramaktan vazgeçer. Kimisi ise ömrünün sonuna kadar onun arayışı içinde kalır." O yazıyı okuduktan sonra bir daha eskisi gibi olamamıştı. Aşkı aramıştı her yerde, tüm hikâyelerde bulamayınca düşmüştü yollara.

Artık daha fazla ilerleyecek gücü kalmamıştı. Adım atamıyordu ve kumlara uzanıp sürünmeye başlamıştı. Tepesinde dönen akbabalar bile üzülüyordu onun haline. Biraz daha ilerledi ve biraz daha. Eğer dinlenmek için durursa hareket edemeyeceğini düşünüyordu. Gece olduğunda ilerlemek daha kolaydı en azından sıcaktan uzaktı. Otların yapraklarında biriken suyu içebiliyordu mesela. Eğer kumlar geçtiği yolu kapatmamış olsaydı soyulan teninden akan kan yolunu çizebilirdi.

Daha fazla ilerleyemiyordu artık. Sürünmeyi bırakıp kendini kumların üzerine bıraktı. Onu seyreden akbabalar ağlamaya başladı. Tam o umudunu kaybettiği sırada bir el omzuna dokundu ve tüm yaraları kapandı. Kendini hiç olmadığı kadar iyi hissetti. Kafasını kaldırıp baktığında bembeyaz bir elbisenin içinde bembeyaz bir kadın gördü. O hayatı boyunca gördüğü en güzel şeydi. En büyük hayali bile onun varlığı karşısında sönük kalırdı. Var olan tüm kelimeler bir araya gelse onun saçının bir telini bile betimleyemezdi.

Yavaşça doğrulup ayağa kalktığı sırada kadın elini adamın omzuna koydu "neden buraya geldin? Neden çektin bunca acıyı? Evet, ben aşkım. Neden buradasın?" dedi. O konuştuğu zaman adam farklı bir evrene gittiğini düşündü. Ona her şeyi anlatmak istedi ama yapamadı. Cümleler boğazını tıkadı, nefes bile alamadı ve anlatamadı içinden geçenleri. "Yapmam gerekiyordu" diyebildi sadece.

Kadın hafifçe gülümsedi. O gülümsediğinde çölde çiçekler açmaya başladı, yemyeşil oldu tüm topraklar. "Beni kimse aramıyor artık. Çok eski bir şarkı gibi bende unutulup gittim. Sen neden buradasın?" o hep konuşsaydı keşke, tek bir kelimesi için tüm hayatından vazgeçebilirdi insan. "Yapmam gerekiyordu" diyebildi sadece. Aslında söylemek istediği binlerce farklı cümle vardı ama hiçbirini söyleyemedi. Kalbi bedeninden çıkmaya çalışırken nasıl konuşabilirdi?

Aşk sağ elini adamın sol göğsünün üzerine koydu. "Devam etmek istiyorsan eğer kalbini bende bırakmalısın" dedi. Adam bir an için bile düşünmeyip kabul ettiğini söyledi ancak aşk konuşmaya devam etti "bundan sonra nu bulana kadar kimseye karşı bir şey hissedemeyeceksin. Hayatın asla eskisi gibi olmayacak. Bundan sonra hep çöllerde geçecek ömrün. Kabul ediyor musun?"

Adam "Evet" dediği sırada koltuğundan fırlayarak uyandı. Yaşadığı her şey bir rüya olabilir miydi acaba? Yoksa gerçek miydi gördükleri? Rüyasında aşkı görmüşken onun gerçek olma ihtimali ne kadardı acaba? Yoksa yine başka bir yalan mı yankılanıyordu zihninde?

O bunları düşünürken telefonuna bir mesaj geldi. Bankalardan mı yoksa şebekesinden mi geldiğini anlamak için baktığında bilinmeyen bir numaradan geldiğini gördü. Mesajı açıp okuduğunda "seni daha fazla beklemek istemiyorum" yazısını gördü. Beklemek istemeyen kimdi acaba? Onu bekleyen kimse yoktu ki!

Bir süre boyunca mesaja nasıl cevap vereceğini düşündü. Daha sonra "bekleme artık" yazarak gönderdi. Bir süre sonra bilinmeyen numara onu aradı. Telefonu açıp açmaması gerektiğini düşündü önce. Bir kaç kez çaldıktan sonra açmaya karar verdi. "Merhaba" dedi kısık ve şaşkın bir sesle "sonunda seni buldum" diye cevap verdi karşısındaki kız. Sesi aşkın sesi ile aynıydı. Onu tanıyordu, onu görmüştü, aşktı o. "Neden o kadar uzaktaydın ki?" diye sorduğunda kız gülümsedi. Aynı anda çok uzun zamandır mutsuz olan aşkta gülümsüyordu. O gülümsediğinde çöllerde çiçekler açardı.

Ve aşk çöllerde açan çiçeklerdi.


Bizi de Okusana ;) × +