Katılımcılarla “abla” grubu gezinin dokuzuncu gününde, Karayipler kıyısındaki Cartagena’ya geçer.


25 Ağustos 2012 sabahı -teyzenin, fotoğrafta çıkmasın diye, yüzünün bereli yanını gizlemek üzere yerini değiştirdiği- kahvaltı sonrası, Casa Deco’nun, adı, ışıltılı mozaikle yazılı kapısı önünde toplanan grup, Candelario’nun çok hareketli genç gece yaşamını geride bırakır; dizi havuzlu yeşil alanlar, grafik kalitesi yüksek graffitili duvarlar, açık sarı kutu gibi taksilerle, iri yazılarından içi görünmeyen ufacık pencereli, rengârenk küçük otobüslerin şamatası arasından geçerek, Cartagena’ya gitmek üzere havaalanına varır.

Rutin işlemler sonrası uçağa gidecek otobüse binme noktasında İngilizce bilmeyen görevli, –kazanın üç gün sonrası, alın burun üzeri kabuklanmış yara, gözaltı siyaha çalar mor, üst dudakta şişlik- yüzünü gördüğü teyzenin uçağa binmesine izin vermez. İngilizce bilen bir başka tur operatörü hanımın İspanyolca yaptığı aracılık çözüm getirmez. Bu arada, o ana dek kenarda bekletilen  “abla” ile kız kardeşlerinin biletleri kesilir, geçişlerine izin verilir. Görünüşe göre görevli, 1-2 saat önce toplu check-in sırasında kaybolan, sonra çöpten çıkan pasaport olayıyla ömründen birkaç yıl eksilmiş rehber Reyhan ile alıkoyduğu teyzenin, sağlık durumunun uçuşa uygunluğunu onaylayacak / sorumluluğu üzerine alacak bir doktor beklemeye kararlıdır.

Az sonra “abla” grubu otobüse binecekken arkalarından yetişen, teyzeyle, ondan daha kötü görünen rehberin anlattığına göre, bankoya yanaşan –kıdemli havaalanı görevlisi?- beyin, nereden, nasıl geldiğimizi sorgulaması sırasında, 2 gün önce aynı firmanın uçağıyla Bogota’dan geldiğimiz anlaşılır, bilgisayar kayıtlarından araştırılır, teyzenin adı bulunur, uçmasına izin verilir.

Bu arada uçakta, gecikme yüzünden bileti satılan “abla”nın ortanca kardeşi ayakta kalır. Uzun görüşmeler sonucu uçak personelinin, inip bir sonraki uçakla gelmeye ikna edemediği, kendisi gibi birkaç kişinin Business Class’a geçmesine razı gelene dek bir zaman daha oyalanılır; sonunda uçak 1.5 saat rötarla havalanır.

12:00’de inilen -Hindistan Kartacası anlamına- Cartahena de Indies havaalanında bu kez, uçaktan çıkmayan bir bavul için 1 saat beklenir. “Abla”nın, üst üste gelen –şükür, bir şekilde çözümlenen- bunca aksilik için “bir şaman, büyücü, birini bulalım, gruba kurşun döksün”, önerisinin kabul görmediği gezinin Cartagena ayağı böylece, şapkalı, şirin yerel rehber Jose ve kentin en iyi şoförü, ehliyetini dün akşam almış Alvaro ile başlar.

“Bilmeniz gereken iki sözcük, bano (tuvalet) ile cerveza (bira)” der Jose, “Karayipler kıyısındaki Cartagena, Kolombiya’nın Miami’si, ülkenin 5. büyük kenti, tarihi bir merkez; ekonomisi turizme dayalı, güvenli, tek sıkıntısı sıcak. Eski kenti sınırlayan, 11 km. uzunluğundaki surlar…” önünde çocuk yetişkin uçurtma uçuranlar. “Eski kente otobüslerin girme izni yok, bagajlarımız daha ufak araçla gelecek…”

Eski kentte hayatın tam ortasında yer alan otele, küçük bir yürüyüşle varılır: Günlerdir yükseklerde, serin coğrafyada dolanan grup, bavulların alçakgönüllü bir köşesini işgal etmiş tişört, sandalet, şortları kuşanır, öğle yemeğine yollanır: Yemekte zencefil, koyu şekerkamışı şurubu, limon, yumurta buz çırpılarak yapılan özel bir içecek, Aguapanela.

Kent turunun ilk durağı, adını verdiği kilise ile meydandaki, Afrikalı bir zenciyle konuşan, altında Kölelerin Kölesi yazılı rahip Pedro Claver heykeli.

Kaleye giderken Jose’nin anlattıkları; “Eski kent 1533’te kurulmuş, İspanyolların gelişiyle kolonileşmiş. Kolombiya kahve, çiçek ve zümrüt ülkesi olarak bilinir…” Kıyıdaki kalyonu işaretle, “İspanyollar önce bu limana geldi, yolculuk rüzgâr gücüyle üç ay sürüyordu. Ganimetin toplanıp İspanya’ya gönderildiği limanlardan biri de burası.” Şehri, korsan saldırılarından 11 kez korumuş surlarla sarılı “Eski kente giriş, saat kulesi altındaki kapıdan; Kolonyal mimaride en belirgin etki Endülüs kaynaklı Moorish…”

Yumuşak rampa ile tırmanılan kaleden -San Felipe de Barajas- kent panoraması; “Anakaradayız…” der Jose, “bir ada olan eski kent ile üç bağlantısı var, korsanlar bu yüzden her yerden şehre girebiliyorlardı, 1657’de yapılan surlardan, toplarla, anakara ada bağlantısı korundu.” Bir dehlize birkaç basamakla inen gruba, uygulamalı olarak “Kaleye giren korsanlar karanlık tünelde, girintilere gizlenmiş askerleri göremiyorlardı” diye anlatır. “Duvarlar kolay çıkılmasın diye dağ gibi eğimli, aynı zamanda eğim, top ateşinde yıkılmayı engelliyor; duvarlardaki delikler kalenin soluk almasını sağlıyor; içerdeki 1600 m uzunluğundaki koridorlar korsanları psikolojik açıdan yıldırma amaçlı.” Denize inen, derinliği “abla”nın hayret ifadesiyle fotoğraflanan dehlizlerde, korsanları avlamaya yarayan girintiler adım başı... Kale içinde diğer bölümlere ulaşmaya yarayan yüksek basamaklı merdivenli bir çok başka dehliz.

Grup kaleden ayrılırken, yollar, akşam yapılacak konser hazırlığı için kapatılmakta; cadde kenarına park etmiş, üzeri Rumba Y Chiva City Tours yazılı açık otobüs, bir içki dahil 20 USD’na, 20:30-22:30 arası, kentte eğlence gezileri yaparmış.

Kentin en yüksek noktasına -Convento la Popa sadece 149 m- dolanarak çıkan yolda, İsa’nın 14 adımını anlatan 14 hac dizili. Kandillerin Meryemi’ne adanmış kiliseyi barındıran, 1607’de yapımına başlanmış Manastır, tuğla, demir kullanılmadan, kireç taşından yapılmış, “Bu yüzden sadece iki katlı”. Kolonyal mimari özelliklerinden avlu ortasındaki “sarnıç en önemli unsur, deniz suyu karışması riski yüzünden, çatı oluklarının avluya boşalttığı yağmur suyunu topluyor.” Ellerini dua pozisyonunda kavuşturup, gözlerini göğe diken Jose, “Yağmur sezonunda, ilk yağmurdan sonraki yağmurların sularını topluyorlar temizlik açısından” der, “sürekli kullanıldığından sağlık açısından problem yok”

“Ortasında Kandillerin Meryemi’nin durduğu altar önemli, 1771’de Ekvador’lu bir sanatçı tarafından yapılmış, Barok ve kolonyal stil bir arada. Tepesinde bir başka manastırdan getirilmiş Santa Clara resminin bulunduğu altar, ahşap üzeri altın kaplama.” Duvarda, adak sahiplerinin bağışladığı, sağlık kazanmış beden parçalarını temsilen –göğüs, bacak, el, kol, kalp, gözler, çocuk… formlu- ufak altın objelerle dolu bir pano.

Çok yeşil kent panoramasının açıklaması Jose’den; “Çok sıcak, gölgeye ihtiyaç olduğundan bol ağaçlı… Okyanus sulu Bakire Gölü bir lagün… Endüstri bölgesi… Futbol sahası ardında, 2-14 Ocak’ta boğa güreşlerinin yapıldığı arena…”

Papa 2. J. Paul’ün ziyaretini anısına düzenlenmiş köşe önünden geçerek otobüse yollanan, gruptan birkaç kişi çıkışta, girişlerinde de dikkatlerini çeken, sahibinin kucağına yapışmış görünen, tuhaf Tembel Hayvan’la fotoğraf çektirir.

Büyük ağız anlamına Boca Grande, yeni kentte, otellerin dükkânların olduğu turistik kıyı. Eski kentteki butik otellerin son yıllarda daha revaçta olduğunu söyleyen Jose, yağmurda suların, son 8 yıldır caddeleri örtecek kadar yükseldiğini aktarırken, bugün, yağış olmadığı halde girenin ayak bileğine kadar suya batışını, okyanusun yükselmesine bağlar. “Abla”yı dehşete düşüren bu durumdan hiç de etkilenmiş görünmeyen yüksek, modern apartmanların sakinleri, önlerindeki caddeyi neredeyse tamamen örtmüş suya aldırmaksızın sakin sakin köpeklerini gezdirmekte, kulaklıklarından müzik dinleyerek yürümekte, koşmakta…

Büyük kale anlamına Castillo Grande, yüksek apartmanlar öncesi zenginlerinin oturduğu yöre, odaları banyolu geniş daireler 300.000-600.000 USD. Castillo Grande kumsalı sakin.

Beyzbol stadı geçilir; pencere demirleri taş kesimli Zümrüt Müzesi (Museo de la Esmeralda) önünde duran grup, işine aşkla bağlı olduğu kesin görevli rehberliğinde gezilir: “Kolombiya zümrüdü en çok çıkaran ülke, zümrüt doğada pirit, kalsit, kuvars ile birlikte bulunur.” Girilen galeri benzeri yer sıcak; “Madenlerin iç sıcaklığı 40-42 derece, Dünyanın en iri zümrüdü buradan çıkıyor ama %60 kayıp veriyor. Sadece doğuda 900 maden var.”

Andlar’dan İspanyollar öncesi altın örneklerin sergilendiği camekânı, göle altın zümrüt sunusu El Dorado seremonisi, Kleopatra’nın zümrüt takısı replikası izler. Diğer zümrüt üreticileri Çin, Rusya, Zambiya, Amerika… arasında Kolombiya iddialı. “Aşk ve sağlık sembolü zümrüdün, kesimine göre –kalp, kare, gözyaşı damlası, kare, oval, yuvarlak…- ışığı kırışı artıyor.”

Otobüste katılımcılar, akşam -serbest zaman- için seçenekler sunularak aydınlatılır: Lokantaların açıkta masaları olan Santo Domingo Meydanı, pizza yemek isteyenler için Plaza Fernandez de Madrid, surlar üzerinde yumuşak müzik için Cafe del Mar

Dağılmadan önce gruba son talimat: “Yarın sabah 8:00’de, denize gider gibi hazır olun!”

Kardeşler grubu dinlenmek isteyen teyzeyi otelde bırakır eski kentin ara sokaklarına dalarlar; kültür düzeyi belirleyicisi olarak algıladıkları, içerde insanların oturup okuduğu büyük, zengin bir kitapçı ile pek çok hanımın şıklıkta yarıştığı, bol çiçekli bir kilise düğünü küçük kız kardeşin objektifine takılanlardan... Ardından yolları deniz kenarına düşer; kardeşler eski kentin belki de serin serin oturulabilen nadir noktalarından, surlara nazır, Cafe del Mar’da mola verirler.

Cartahena de Indies (Cartagena) görselleri:

San Felipe de Barajas görselleri:

Convento la Popa görselleri:

Tembel Hayvan görselleri:

25 Ağustos 2012 sabahı -teyzenin, fotoğrafta çıkmasın diye, yüzünün bereli yanını gizlemek üzere yerini değiştirdiği- kahvaltı sonrası, Casa Deco’nun, adı, ışıltılı mozaikle yazılı kapısı önünde toplanan grup, Candelario’nun çok hareketli genç gece yaşamını geride bırakır; dizi havuzlu yeşil alanlar, grafik kalitesi yüksek graffitili duvarlar, açık sarı kutu gibi taksilerle, iri yazılarından içi görünmeyen ufacık pencereli, rengârenk küçük otobüslerin şamatası arasından geçerek, Cartagena’ya gitmek üzere havaalanına varır.

Rutin işlemler sonrası uçağa gidecek otobüse binme noktasında İngilizce bilmeyen görevli, –kazanın üç gün sonrası, alın burun üzeri kabuklanmış yara, gözaltı siyaha çalar mor, üst dudakta şişlik- yüzünü gördüğü teyzenin uçağa binmesine izin vermez. İngilizce bilen bir başka tur operatörü hanımın İspanyolca yaptığı aracılık çözüm getirmez. Bu arada, o ana dek kenarda bekletilen  “abla” ile kız kardeşlerinin biletleri kesilir, geçişlerine izin verilir. Görünüşe göre görevli, 1-2 saat önce toplu check-in sırasında kaybolan, sonra çöpten çıkan pasaport olayıyla ömründen birkaç yıl eksilmiş rehber Reyhan ile alıkoyduğu teyzenin, sağlık durumunun uçuşa uygunluğunu onaylayacak / sorumluluğu üzerine alacak bir doktor beklemeye kararlıdır.

Az sonra “abla” grubu otobüse binecekken arkalarından yetişen, teyzeyle, ondan daha kötü görünen rehberin anlattığına göre, bankoya yanaşan –kıdemli havaalanı görevlisi?- beyin, nereden, nasıl geldiğimizi sorgulaması sırasında, 2 gün önce aynı firmanın uçağıyla Bogota’dan geldiğimiz anlaşılır, bilgisayar kayıtlarından araştırılır, teyzenin adı bulunur, uçmasına izin verilir.

Bu arada uçakta, gecikme yüzünden bileti satılan “abla”nın ortanca kardeşi ayakta kalır. Uzun görüşmeler sonucu uçak personelinin, inip bir sonraki uçakla gelmeye ikna edemediği, kendisi gibi birkaç kişinin Business Class’a geçmesine razı gelene dek bir zaman daha oyalanılır; sonunda uçak 1.5 saat rötarla havalanır.

12:00’de inilen -Hindistan Kartacası anlamına- Cartahena de Indies havaalanında bu kez, uçaktan çıkmayan bir bavul için 1 saat beklenir. “Abla”nın, üst üste gelen –şükür, bir şekilde çözümlenen- bunca aksilik için “bir şaman, büyücü, birini bulalım, gruba kurşun döksün”, önerisinin kabul görmediği gezinin Cartagena ayağı böylece, şapkalı, şirin yerel rehber Jose ve kentin en iyi şoförü, ehliyetini dün akşam almış Alvaro ile başlar.

“Bilmeniz gereken iki sözcük, bano (tuvalet) ile cerveza (bira)” der Jose, “Karayipler kıyısındaki Cartagena, Kolombiya’nın Miami’si, ülkenin 5. büyük kenti, tarihi bir merkez; ekonomisi turizme dayalı, güvenli, tek sıkıntısı sıcak. Eski kenti sınırlayan, 11 km. uzunluğundaki surlar…” önünde çocuk yetişkin uçurtma uçuranlar. “Eski kente otobüslerin girme izni yok, bagajlarımız daha ufak araçla gelecek…”

Eski kentte hayatın tam ortasında yer alan otele, küçük bir yürüyüşle varılır: Günlerdir yükseklerde, serin coğrafyada dolanan grup, bavulların alçakgönüllü bir köşesini işgal etmiş tişört, sandalet, şortları kuşanır, öğle yemeğine yollanır: Yemekte zencefil, koyu şekerkamışı şurubu, limon, yumurta buz çırpılarak yapılan özel bir içecek, Aguapanela.

Kent turunun ilk durağı, adını verdiği kilise ile meydandaki, Afrikalı bir zenciyle konuşan, altında Kölelerin Kölesi yazılı rahip Pedro Claver heykeli.

Kaleye giderken Jose’nin anlattıkları; “Eski kent 1533’te kurulmuş, İspanyolların gelişiyle kolonileşmiş. Kolombiya kahve, çiçek ve zümrüt ülkesi olarak bilinir…” Kıyıdaki kalyonu işaretle, “İspanyollar önce bu limana geldi, yolculuk rüzgâr gücüyle üç ay sürüyordu. Ganimetin toplanıp İspanya’ya gönderildiği limanlardan biri de burası.” Şehri, korsan saldırılarından 11 kez korumuş surlarla sarılı “Eski kente giriş, saat kulesi altındaki kapıdan; Kolonyal mimaride en belirgin etki Endülüs kaynaklı Moorish…”

Yumuşak rampa ile tırmanılan kaleden -San Felipe de Barajas- kent panoraması; “Anakaradayız…” der Jose, “bir ada olan eski kent ile üç bağlantısı var, korsanlar bu yüzden her yerden şehre girebiliyorlardı, 1657’de yapılan surlardan, toplarla, anakara ada bağlantısı korundu.” Bir dehlize birkaç basamakla inen gruba, uygulamalı olarak “Kaleye giren korsanlar karanlık tünelde, girintilere gizlenmiş askerleri göremiyorlardı” diye anlatır. “Duvarlar kolay çıkılmasın diye dağ gibi eğimli, aynı zamanda eğim, top ateşinde yıkılmayı engelliyor; duvarlardaki delikler kalenin soluk almasını sağlıyor; içerdeki 1600 m uzunluğundaki koridorlar korsanları psikolojik açıdan yıldırma amaçlı.” Denize inen, derinliği “abla”nın hayret ifadesiyle fotoğraflanan dehlizlerde, korsanları avlamaya yarayan girintiler adım başı... Kale içinde diğer bölümlere ulaşmaya yarayan yüksek basamaklı merdivenli bir çok başka dehliz.

Grup kaleden ayrılırken, yollar, akşam yapılacak konser hazırlığı için kapatılmakta; cadde kenarına park etmiş, üzeri Rumba Y Chiva City Tours yazılı açık otobüs, bir içki dahil 20 USD’na, 20:30-22:30 arası, kentte eğlence gezileri yaparmış.

Kentin en yüksek noktasına -Convento la Popa sadece 149 m- dolanarak çıkan yolda, İsa’nın 14 adımını anlatan 14 hac dizili. Kandillerin Meryemi’ne adanmış kiliseyi barındıran, 1607’de yapımına başlanmış Manastır, tuğla, demir kullanılmadan, kireç taşından yapılmış, “Bu yüzden sadece iki katlı”. Kolonyal mimari özelliklerinden avlu ortasındaki “sarnıç en önemli unsur, deniz suyu karışması riski yüzünden, çatı oluklarının avluya boşalttığı yağmur suyunu topluyor.” Ellerini dua pozisyonunda kavuşturup, gözlerini göğe diken Jose, “Yağmur sezonunda, ilk yağmurdan sonraki yağmurların sularını topluyorlar temizlik açısından” der, “sürekli kullanıldığından sağlık açısından problem yok”

“Ortasında Kandillerin Meryemi’nin durduğu altar önemli, 1771’de Ekvador’lu bir sanatçı tarafından yapılmış, Barok ve kolonyal stil bir arada. Tepesinde bir başka manastırdan getirilmiş Santa Clara resminin bulunduğu altar, ahşap üzeri altın kaplama.” Duvarda, adak sahiplerinin bağışladığı, sağlık kazanmış beden parçalarını temsilen –göğüs, bacak, el, kol, kalp, gözler, çocuk… formlu- ufak altın objelerle dolu bir pano.

Çok yeşil kent panoramasının açıklaması Jose’den; “Çok sıcak, gölgeye ihtiyaç olduğundan bol ağaçlı… Okyanus sulu Bakire Gölü bir lagün… Endüstri bölgesi… Futbol sahası ardında, 2-14 Ocak’ta boğa güreşlerinin yapıldığı arena…”

Papa 2. J. Paul’ün ziyaretini anısına düzenlenmiş köşe önünden geçerek otobüse yollanan, gruptan birkaç kişi çıkışta, girişlerinde de dikkatlerini çeken, sahibinin kucağına yapışmış görünen, tuhaf Tembel Hayvan’la fotoğraf çektirir.

Büyük ağız anlamına Boca Grande, yeni kentte, otellerin dükkânların olduğu turistik kıyı. Eski kentteki butik otellerin son yıllarda daha revaçta olduğunu söyleyen Jose, yağmurda suların, son 8 yıldır caddeleri örtecek kadar yükseldiğini aktarırken, bugün, yağış olmadığı halde girenin ayak bileğine kadar suya batışını, okyanusun yükselmesine bağlar. “Abla”yı dehşete düşüren bu durumdan hiç de etkilenmiş görünmeyen yüksek, modern apartmanların sakinleri, önlerindeki caddeyi neredeyse tamamen örtmüş suya aldırmaksızın sakin sakin köpeklerini gezdirmekte, kulaklıklarından müzik dinleyerek yürümekte, koşmakta…

Büyük kale anlamına Castillo Grande, yüksek apartmanlar öncesi zenginlerinin oturduğu yöre, odaları banyolu geniş daireler 300.000-600.000 USD. Castillo Grande kumsalı sakin.

Beyzbol stadı geçilir; pencere demirleri taş kesimli Zümrüt Müzesi (Museo de la Esmeralda) önünde duran grup, işine aşkla bağlı olduğu kesin görevli rehberliğinde gezilir: “Kolombiya zümrüdü en çok çıkaran ülke, zümrüt doğada pirit, kalsit, kuvars ile birlikte bulunur.” Girilen galeri benzeri yer sıcak; “Madenlerin iç sıcaklığı 40-42 derece, Dünyanın en iri zümrüdü buradan çıkıyor ama %60 kayıp veriyor. Sadece doğuda 900 maden var.”

Andlar’dan İspanyollar öncesi altın örneklerin sergilendiği camekânı, göle altın zümrüt sunusu El Dorado seremonisi, Kleopatra’nın zümrüt takısı replikası izler. Diğer zümrüt üreticileri Çin, Rusya, Zambiya, Amerika… arasında Kolombiya iddialı. “Aşk ve sağlık sembolü zümrüdün, kesimine göre –kalp, kare, gözyaşı damlası, kare, oval, yuvarlak…- ışığı kırışı artıyor.”

Otobüste katılımcılar, akşam -serbest zaman- için seçenekler sunularak aydınlatılır: Lokantaların açıkta masaları olan Santo Domingo Meydanı, pizza yemek isteyenler için Plaza Fernandez de Madrid, surlar üzerinde yumuşak müzik için Cafe del Mar

Dağılmadan önce gruba son talimat: “Yarın sabah 8:00’de, denize gider gibi hazır olun!”

Kardeşler grubu dinlenmek isteyen teyzeyi otelde bırakır eski kentin ara sokaklarına dalarlar; kültür düzeyi belirleyicisi olarak algıladıkları, içerde insanların oturup okuduğu büyük, zengin bir kitapçı ile pek çok hanımın şıklıkta yarıştığı, bol çiçekli bir kilise düğünü küçük kız kardeşin objektifine takılanlardan... Ardından yolları deniz kenarına düşer; kardeşler eski kentin belki de serin serin oturulabilen nadir noktalarından, surlara nazır, Cafe del Mar’da mola verirler.

Cartahena de Indies (Cartagena) görselleri:

San Felipe de Barajas görselleri:

Convento la Popa görselleri:

Tembel Hayvan görselleri:

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"