* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Tekdirden anlamayanın hakkı!

Dün kadınların günüydü. Yılda bir kez de olsa çok güzel şeyler söylendi, geleceğe dair ümitleri depreştiren sözler verildi, kadınların ruhunu okşayacak adımlar atıldı ve dün, dünde kaldı, şimdi yeni şeyler söylemek lazım… Geçmiş yıllardan farklı bir Kadınlar Günü kutlandığı hissine kapıldım. Sadece TBMM’de kabul edilen şiddet yasası değildi bu farklılık. Verilen mesajlar daha sıcaktı, yapmacıktan uzak kelimelerin seçilmesine özen gösterilmişti. Tıpkı Anneler veya Sevgililer Günü gibi özen gösterilmişti. Kadınlar Günü’nde Amazonluğa soyunanların sesi pek cılız kaldı, kadını sahiplenen ve bir tutan anlayış çok daha öne çıktı. Kadınların unutulmaması için ilginç kutlamalar yapıldı, bugüne kadar unutulanlar hatırlandı. Sokaklarda karanfil dağıtıldı, hastalara gidildi, demir parmaklıkların ardında bile kadınlara ulaşıldı. Bütün bunlar elbette güzel şeyler, olması da gerekiyor. Temel anlayışımı sorarsanız, Kadınlar Günü’nün ayrımcılık olduğunu savunanlardanım. Hani Erkekler Günü yok diye kıskançlığa kapıldığımdan değil bu. Erkeklerin günü yokken, kadınların gününün olması, “bugüne kadar ayrımcı davrandık” demenin bir öteki şeklidir. Belki de bir ikrardır, malumun ilanıdır. Elbette sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde kadınlar “ikinci sınıf” muamelesi görmekten kurtulamıyor. Yapılan onca düzenlemeye, atılan onca olumlu adıma, alınan onca mesafeye rağmen, erkek gücü elinde bulunduran olmaktan son derece hoşnut. Onun bu hoşnutluğu, dünyanın “Erkek Egemen Dünya” haline getiriyor. Siyasette de bu böyle, çalışma hayatında da, mutlu ve huzurlu olması gereken yuvalarda da… Nüfusun yarısının kadın olduğu bir yerde, sadece erkeklerin sesinin çıkması ne kadar tehlikeliyse, sadece kadının sesinin çıkması da o denli tehlikelidir. Rekabet olmadan, üstünlük taslamadan bir sevgi ve saygı çerçevesinde yaşamanın yolu seçilmeli. Bir birini rakip görmeye başladığınız anda, atılan adımlar pek yerini bulmuyor. Kadın mücadelesine katılanlar kendilerini “Amazon” gibi göstermeye çalışırken, erkekler ise güçleri elinden alınacak diye bir sahiplenme yarışına giriyor. Ve toplumda söz sahibi olan kadın sayısındaki artışa karşın, erkek egemenliği kırılmadığı gibi güçlenerek devam ediyor. Bütün bunları bir erkek söylediği için hemcinslerimden tepki alacağımı da biliyorum ama maalesef böyle. Dün TBMM’de kadına yönelik şiddetin önlenmesi için bir yasa geçirildi. Bu yasa, şiddet gören kadını korumayı amaçlıyor. Peki kimden, eşinden, babasından, oğlundan. Yani kendisine en yakın olandan. Çünkü erkek “dayak atmayı” kendisine bir hak biliyor. Zaten kadın dediğin dayak yememek için uğraş verecek olandır. Erkeğin kafasını kızdırmayacak, karşı çıkmayacaksın. Aksine söz söylediğinde gözünün ortasına inecek yumruğu bekleyeceksin. Dayak atan erkeklerin çoğunluğu kadının dayağı hak ettiğini söyler. Masumdur dayak atan erkek. Çünkü “dili başına bela” olmuştur ve erkek, kendi egemenliğini koruma adına bir savunma mekanizmasını çalıştırmıştır, hepsi o kadar. Bunun içine alkol girdiğinde, yasak ilişkiler arttığında, sapık istekler çoğaldığında ve şiddet eğilimi de arttığında işin rengi kaçar. Çoğunlukla ailelerin araya girmesiyle de küçük kavgaların büyüdüğüne şahitlik ederiz ve sonuçta acı dolu dramlar ortaya çıkar. Devlet bir kadını koruyamayacak hale gelir. Yasal mevzuat, kadına şiddeti uygulamadan önce onu korumaya müsaade etmez. İşte bütün bunların değişmesi için dün mecliste bir yasa kabul edildi. Bir jest olsun diye de Kadınlar Günü seçildi. Uygulama nasıl olur henüz bilinmez. Ancak, kadını koruyayım derken, erkeği mağdur edecek olayları çok duyacağımızı şimdiden söylemeliyim. Son zamanlarda artan şiddet olayları, tacizler, tecavüzler ve acı ölümler, devletin böyle bir koruma yöntemini seçmesine sebep oldu. Çünkü en acı olaylar, “biz barıştık” diye kadının alınıp eve götürülmesinden sonra oluyordu. Şimdi elektronik kelepçe dâhil, birçok önlemle tanışacaklar. Hem atalarımız ne demiş, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir.” Bir başka deyişle, binlerce yıldır süren şiddet olayları için dökülen dillerin süresi bitmiş, azarlama yapılmış, şimdi iş köteğe kalmıştır. Dayak atmak hoş olmadığından da, kadını koruyacak girişimler artık şart olmuştur. Oysa bütün bunlara gerek yoktu. Kadına veya bir erkeğe şiddet uygulamak, şiddeti uygulayanın “zayıf” olduğunu gösterir. Kaba kuvvet, güçlü olduğu manasına gelmez ama gücü elinde bulundurur. Zayıf olan, üste çıkmak ister. Kendi egemenliğini koruma içgüdüsüyle hareket eder ve bunu da anladığı dilden yapar. Bunun inançla, eğitimle, bölgesel farklılıklarla, kültürle, yoksullukla veya zenginlikle bir ilgisi yoktur. Kabalık, insanların hayvani yönünü gösterir, o depreştiğinde bunu kontrol altına alamayanlar, karşısında zayıf gördüğünü ezmeye kalkışır. Evde tahakküm kurmak isteyen erkekler de, en bildikleri dille konuşurlar; dayak… Şimdi dayak atanların uslandırılmasına çalışılacak. Nush (laf) ile anlamamışlar, dayak atmanın bir vahşilik olduğunu bir türlü kabullenmemişlerdi. Tekdir (azarlama) edildi, şikâyet üzerine alıkonuldu, toplum dışlar şekilde kınadı, o da olmadı. Elektronik kelepçe, erkeğin özgürlüğüne vurulacak en büyük kötek olacağına kuşku duymuyorum ama yine söylüyorum, “şiddeti önlemeyi sadece yasalara bağlarsanız, sürekli farklı kötek bulmanız gerekir.” Oysa insanların yüreğine insanlık serpiştirmek gerekiyor, kadın olsun, erkek olsun fark etmez. Yüreğinde insanlıktan eser olanlar, merhamet duygusuyla dolu bulunanlar ve kalbinde sevgiden eser olanların, bir başkasını bırakın dövmeyi, fiske vuracağını bile düşünemezsiniz… Dayakçı erkekler, boşuna hükümete veryansın etmeyin, bunu isteyen bizzat sizlersiniz. Hatırlamanız için atalarımızın meşhur sözünü bir kez daha not ediyorum; nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir… Twitimden seçmeler Ankara Özet yetkili Savcılık sonunda Merve Kavakçı’yı şikâyetçi-tanık olarak ifadeye çağırmış. Bu kadına haddini bildirecek ise artık yok! www.twitter.com/naifkarabatak

Bizi de Okusana ;) × +