* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Öte yandan… 28 (yeniden)

“Abla” önlerinde laptop, bloguna nasıl ulaşabileceğini soran kuzenine, uygulamalı kurs vermekte. Kuzeninin “sen bu onpunto’yu, nereden buldun Fatoş Abla?” sorusunu “soba, dirsekten tıp! tııııp! akıtıyordu, yere gazete yaydım” diye yanıtlar.

İki yıldır gazete okumadığından, ortanca kız kardeşinin soba tutuşturursun diyerek, üşenmeyip Bursa’dan getirdiği -iki yıl öncesine dek günlük ihtiyaç listesinin başındaki, gazetesi- Cumhuriyet’in iç sayfalarından birini, halının üzerine, soba borusundan sızan ziftli suyun damlayıp sıçrayabileceği alanı kestirmeye çalışarak yayıp, yazılı her şeyi okuma alışkanlığıyla bakarken gözüne takılan “blog” sözcüğü üzerine birkaç sütunluk yazıyı okuyan “abla”, bilgisayarının başına geçer, onpunto’yu arar, bulur, inceler ve 21 Mart 2007 tarihli ilk yazısını yazar.

Çalıştığı yıllar boyu yanı başındaki koltuk, sandalye, tabure, kalorifer peteği, etajer -üzerine tüneyecek bir şey yoksa- çömelerek duvarın dibi hiç boş kalmaz. Arkadaşları, kimi para(sızlık)dan, kimi aşk(sızlık)tan, kimi bir diğerinden, kimi kendinden dertli, gelir, kelin merhemi olsa kendi kafasına sürer demez anlatırlar; “abla”nın merhem reçetelerini alır, Konsomasyon Taburesi’ni sıradakine bırakır giderler.

Blogun adı budur: Konsomasyon Taburesi.

İlk yazıda, ilk ve son kez kendi ağzından kendini tanıtan “abla”, blogunun amacını şöyle anlatır: “Dünya Planeti üzerindeki yarım yüzyıllık yaşamımda başımdan, babamın memuriyeti dolayısıyla taşrada dolaşarak büyüme ve yan etki olarak büyük şehre uyum sağlama zahmeti, iki evlilik (iki boşanma), bir evlat yetiştirme, sayısı bende saklı bir çoğu kırık aşk hikayesi, bir sürü iş değiştirme, ana baba kaybı, kıt kanaat geçinme sınavı geçti. Bu arada edindiğim engiiiiin tecrübeden ihtiyaç sahiplerini yararlandırayım dedim; yargılanma endişesiyle, en yakın arkadaşa bile sorulamayan sorular vardır ya! Çoook ciddi yanıtlar, hayatı tek sözcükle yoluna sokan süper çözümler peşinde değilseniz, işinize yarayabilecek bir şeyler söyleyebilirim”

Aklında, rumuzlu yazışmalarla, olup bitene olabildiğince çok açıdan bakarak, eğlenceli bir yaklaşımla merhem reçeteleri önermek varsa da reytingi düşük bile denemeyecek “abla”, bakar herkes hayatından memnun, çıkar kendi tüner Konsomasyon Taburesi’ne. İçindeki kayıp çocuğu bulma, kendisini değersiz, yetersiz hissetme, özgürlüğünü yitirmekten korkma -o kadar ki yaşamı boyu bu uğurda sevgiden vazgeçmiştir-, yatıştırılması gereken büyük öfke, yaşam amacıyla ilgili dersleri alma, aldığını anlama ve içselleştirme, kendisinden ölürcesine nefret eden birini sevmeye devam edebilme… Yazdıkça derine inmesi, yazdıkça derine inmesi, yazdıkça derine inmesi gerekir: Eteğinde, dökülmesi gerekli biiiiiiiiir yığın taş!

“Abla”nın yıllar önce, orta yaşını geçmiş bezgin bir İngiliz kadının, katıldığı turla gittiği Yunan Adaları’nda kadınlığını keşfetmesini anlatan Shirley Valentine filminden bir sahne; kadınlara birer ayna alıp cinsel organlarına bakmaları, bedenlerinin, yasalar, yasaklar, töreler, dinî baskılar yüzünden varlığını reddettikleri bu kısmıyla tanışıp barışmalarının önerildiği bir terapi seansı. Bu “abla”nın, kadın olan parçasına dikkatinin ilk çekilişidir. Ardından aynaya, eş, iş insanı, anne, arkadaş “abla”nın birçok görüntüsü düşer; ona düşen, parçaları birleştirmek, güzel bir bütün olduğunu anlayıp kendisini sevmek. Boşanmaları sonrası katıldığı 1 yıl grup terapisini, bu nedenle “ev yapımı terapi” biçiminde devam ettirmesi gerekir; “abla”nın Konsomasyon Taburesi’ne oturması bir yıllık bir süreç değildir, kadın, neredeyse oldum olası tabure üzerindedir. Merhem reçetelerinin çok tutması bundan olmalı. Doğal terapist kimliği, kedilerine düşkünlüğü ile birleştiğinde, geçmiş yaşamlarından birkaçını, yakılarak öldürülmüş en az üç-beş cadı olarak sürdürdüğünü düşünmek pekalâ mümkün.

Yaşamı boyunca, ilki 40. yaşı olmak üzere birkaç yıl günlük tutar “abla”; sonra bir okur ki, sayfalar dolusu dedikodu, olaylarla ilgili duygularından, eser yok. Bu yüzden Konsomasyon Taburesi’nde gezilerini, izlediği filmleri, kedilerini, yaşamını aktarırken becerebildiğince duygularını katarak, kendi gözünden, yüreğinden anlatmaya özenir. Bu özenin doğal sonucu olarak ego’su Sebastian, sağ duyusu, üst benliği Basiret Hanım ete, kana, cana bürünür, dile gelir; diğer iki blog …demek isterdim! ve Öte yandan… böylece ortaya çıkar. Zaman içinde, bloglardaki anlatım değişir; uzun cümleler okunurken dağılan dikkat, düşünce / betimleme belirleyen eğik / italik iç cümleciklerle toparlanır. Uzun yazı okumaya zamanı / sabrı olmayanlar için de yazının ilk bakışta ne anlattığının anlaşılması amacıyla metin içinde kalın / siyah / bold yazılar artırılır.

Onpunto’da, bazıları merhem peşinde arkadaşlar edinir “abla”, kitaplar önerdiği olur, yazıları dışında özel yazışarak- hoşlanmasalar da terapi yaparak- canlarını sıkıp küstürdükleri olur. Aralarından “abla”yı sevip sevgilerini ilân eden, ilk fırsatta yanına geleceğini söyleyen birinin de olduğu bir grup yeni arkadaş.

Öte yandan, Basiret Hanım’ın hatırlatmasıyla “abla” birden farkına varır ki, şu ya da bu yolla Konsomasyon Taburesi, …demek isterdim! ve Öte yandan…, yarattığı arkadaş grubu ve Aralık 2007 başında konan -bir sevgili arkadaşının hediyesi- sayacın ulaştığı 1500 kişiyi aşan sessiz okurun gösterdiği gibi, amacına ulaşmış.

Yazılarının, kendileri için bir anlam taşıyacağı kişilere ulaşmasından mutluluk duyan “abla” sonunda eteğindeki taşlardan kurtularak hafifleyip sonsuz huzuru yakalayabileceğini, ne kadar acı çekerse çeksin buna değeceğini bilerek, zaman zaman çok canı acısa da içine, içerilere bakmaya, gördüklerini yazmaya devam edecek.

Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +