The Hunger Games (2012)

Açlık Oyunları
Gösterime girmeden heyecan yaratıp ortalığı karıştırdı. Özellikle kitabını okuyanlar tabiri caizse filmin gelmesini tırnaklarını yiye yiye bekledi. Sonunda bu Cuma vizyona girdi. Yönetmenliğini yapan Gary Ross’u daha önceden “Seabiscuit”in yönetmeni, senaristi ve yapımcısı olarak görmüştük. Suzanne Collins’in çok satanlar listesindeki kitabından gene Gary Ross, Suzanne Collins ve Robin Bissell ile sinemaya uyarlıyor. 142 dakikalık ABD yapımının baş rollerinde Jennifer Lawrance, Josh Hutcherson, Liam Hemsworth, Woody Harrelson ve Lenny Kravitz yer almaktadırlar. Distopik, bilimkurgu, aksiyon ve drama türlerini içinde barından projenin bütçesi 100 milyon $’ı bulurken, şimdiden 68 milyon $ hasılatla yapımcıların keyfini yerine getirmiştir.

Çok uzak olmayan gelecekte Kuzey Amerika kuraklık, kıtlık ve yangınlar sonucunda tamamen çöker. Yönetim bir başkent ve 12 eyaletten oluşur. Ülkenin adı da Panem’dir. Her sene eyaletlerden bir kız ve bir erkeğin kura ile seçilmesi sonucunda “Açlık Oyunları” düzenlenir. Kural oldukça basittir: Oyundan sağ çıkacaksın, her şey yapmak serbest! Lakin bu sefer seçilen Primrose’e kıyamayan ablası Katniss, onun yerine gönüllü olur ve yarışmaya gider. Yarışma için hiç eğitim almaması onun için zor günlerin geçeceğini gösterir; tabi hayatta kalabilirse…

Emmy ve Grammy ödüllü, pek çok kez Oscar ve Altın Küre adayı olan James Newton, “The Big Lebowski”, “Cold Mountain”, “The Ladykillers”, “Walk the Line”, “All the King’s Men”, “Across The Universe”, “Crazy Heart” projelerinden de sinemada takip edebildiğimiz ünlü müzisyen T-Bone Burnett ile müzik çalışmalarını ele alıyor. Filmi çok beğenmeyen biri olarak müzik çalışmalarını tamamen ayrı tutabilirim. 142 dakika kadar uzun bir sürede müziğin etkili olduğunu inkar edemem.

Filmi seyrettikten sonra “Keşke kitabını okusaydım” demeden duramadım. Eminim ki kitabı filmden çok daha iyiydi. Belki benle aynı fikirde olmayan çok kişi çıkabilir fakat senaryo, müzik ve oyunculuk başarılı görünse de bütünlüğü bir türlü yakalayamadım. En kötüsü de görüntü teknolojisi geldi. Ne renk kontrast ayarları, ne netlik, ne etkileyici bir tasarım bulamadım. Böyle ilginç bir konuyu ekrana taşırken çok daha sağlam görsellik beklerdim. Gerçekçilik katmak amacıyla bu eksikliğin bilerek yapıldığını söyleyen çıkarsa da cevabım şu olur: Biz ne filmler gördük de gerçek gibi rüyalarımıza girip kabusumuz oldu! Bu vasatlığı bu senaryonun hak ettiğine inanmıyorum. Tabi şu da ikinci bir itiraz olabilir: Sonuçta filmin distopya temasına sahiptir. Elbette renkler canlı canlı, görüntü berrak olmayacak. İyi de bunun için baş döndürücü bulanık sahnelere gerek var mı?! Kurgu ve sürükleyiciliğe gelirsem fena değildi. Uzun sürmesine rağmen seyirciyi oyuna hazırlama aşaması iyiydi. Konuyu bilmeyenler başta biraz bocalayacak olsa da zaman geçtikçe taşlar yerine oturuyor. Mekan, dekor, kostüm detayları elbette kötüydü çünkü kötü görünmesi gerekiyordu. Bu açıdan kabul edilebilir. Kötü olması göz tırmalamıyor, aksine bekleneni yansıtıyor. Lakin genele bakıldığında kurtarıcı rolü oynayamıyor.
IMDB’den 8.1, Metacritic’ten 68, Rotten Tomatoes’tan da 86 puan alan projeye gelen tepkiler genellikle olumlu yönde görülüyor. Filmden çıkar çıkmaz aklıma ilk gelen film tabi ki “The Truman Show” oldu. Yapılan eleştirilerde de aynı düşünceyi görünce biraz sevindim. Genel konu çok farklı olsa da fikirler birbirine benziyor. Bu arada, filmi çok beğenenlere ve seriyi yakından takip edenlere müjdeler olsun ki serinin devamı 2013’te gelecek.

Oyuncuların performansı ise beklediğimden çok daha iyi çıktı. Sonuçta genç ağırlıklı bir kadro ile karşı karşıyayız. Ama hepsi de elinden gelenin en iyisini yaptıklarını ispatlıyorlar. Bununla birlikte baş rol oyuncusu Jennifer Lawrance, ayrı bir övgüyü hak ediyor. Sapsarı saçları sen git koyu hale getir; sonra o melankoli hüzünlü tavrın içine hırsla inadı taşı ve karşımıza muhteşem bir karakter çıkar! Üstelik daha 21 yaşındayken! “Winter’s Bone” ile çok büyük bir çıkış yaparak en iyi kadın oyuncu Altın Küre ve Oscar adayı oldu. Üstüne peş peşe “Like Crazy”, “The Beaver”, “X-Men: First Class” filmlerinde yer aldı. Gerçi “The Beaver” filminde bolca övmüştüm ve daha önce yer verdiğim oyuncuları anlatmayı, diğerlerine haksızlık olarak görürüm. Lakin, elden bir şey gelmez. Gençlerin arasında yeteneğini en iyi kullananlardan birisi. Filmi oyunculuklarıyla besleyen Woody Harrelson, Stanley Tucci ve Donald Sutherland ise oldukça doğru bir kadronun seçildiğini ispatlıyorlar.

http://seyircikoltugu.com/ 
Açlık Oyunları
Gösterime girmeden heyecan yaratıp ortalığı karıştırdı. Özellikle kitabını okuyanlar tabiri caizse filmin gelmesini tırnaklarını yiye yiye bekledi. Sonunda bu Cuma vizyona girdi. Yönetmenliğini yapan Gary Ross’u daha önceden “Seabiscuit”in yönetmeni, senaristi ve yapımcısı olarak görmüştük. Suzanne Collins’in çok satanlar listesindeki kitabından gene Gary Ross, Suzanne Collins ve Robin Bissell ile sinemaya uyarlıyor. 142 dakikalık ABD yapımının baş rollerinde Jennifer Lawrance, Josh Hutcherson, Liam Hemsworth, Woody Harrelson ve Lenny Kravitz yer almaktadırlar. Distopik, bilimkurgu, aksiyon ve drama türlerini içinde barından projenin bütçesi 100 milyon $’ı bulurken, şimdiden 68 milyon $ hasılatla yapımcıların keyfini yerine getirmiştir.

Çok uzak olmayan gelecekte Kuzey Amerika kuraklık, kıtlık ve yangınlar sonucunda tamamen çöker. Yönetim bir başkent ve 12 eyaletten oluşur. Ülkenin adı da Panem’dir. Her sene eyaletlerden bir kız ve bir erkeğin kura ile seçilmesi sonucunda “Açlık Oyunları” düzenlenir. Kural oldukça basittir: Oyundan sağ çıkacaksın, her şey yapmak serbest! Lakin bu sefer seçilen Primrose’e kıyamayan ablası Katniss, onun yerine gönüllü olur ve yarışmaya gider. Yarışma için hiç eğitim almaması onun için zor günlerin geçeceğini gösterir; tabi hayatta kalabilirse…

Emmy ve Grammy ödüllü, pek çok kez Oscar ve Altın Küre adayı olan James Newton, “The Big Lebowski”, “Cold Mountain”, “The Ladykillers”, “Walk the Line”, “All the King’s Men”, “Across The Universe”, “Crazy Heart” projelerinden de sinemada takip edebildiğimiz ünlü müzisyen T-Bone Burnett ile müzik çalışmalarını ele alıyor. Filmi çok beğenmeyen biri olarak müzik çalışmalarını tamamen ayrı tutabilirim. 142 dakika kadar uzun bir sürede müziğin etkili olduğunu inkar edemem.

Filmi seyrettikten sonra “Keşke kitabını okusaydım” demeden duramadım. Eminim ki kitabı filmden çok daha iyiydi. Belki benle aynı fikirde olmayan çok kişi çıkabilir fakat senaryo, müzik ve oyunculuk başarılı görünse de bütünlüğü bir türlü yakalayamadım. En kötüsü de görüntü teknolojisi geldi. Ne renk kontrast ayarları, ne netlik, ne etkileyici bir tasarım bulamadım. Böyle ilginç bir konuyu ekrana taşırken çok daha sağlam görsellik beklerdim. Gerçekçilik katmak amacıyla bu eksikliğin bilerek yapıldığını söyleyen çıkarsa da cevabım şu olur: Biz ne filmler gördük de gerçek gibi rüyalarımıza girip kabusumuz oldu! Bu vasatlığı bu senaryonun hak ettiğine inanmıyorum. Tabi şu da ikinci bir itiraz olabilir: Sonuçta filmin distopya temasına sahiptir. Elbette renkler canlı canlı, görüntü berrak olmayacak. İyi de bunun için baş döndürücü bulanık sahnelere gerek var mı?! Kurgu ve sürükleyiciliğe gelirsem fena değildi. Uzun sürmesine rağmen seyirciyi oyuna hazırlama aşaması iyiydi. Konuyu bilmeyenler başta biraz bocalayacak olsa da zaman geçtikçe taşlar yerine oturuyor. Mekan, dekor, kostüm detayları elbette kötüydü çünkü kötü görünmesi gerekiyordu. Bu açıdan kabul edilebilir. Kötü olması göz tırmalamıyor, aksine bekleneni yansıtıyor. Lakin genele bakıldığında kurtarıcı rolü oynayamıyor.
IMDB’den 8.1, Metacritic’ten 68, Rotten Tomatoes’tan da 86 puan alan projeye gelen tepkiler genellikle olumlu yönde görülüyor. Filmden çıkar çıkmaz aklıma ilk gelen film tabi ki “The Truman Show” oldu. Yapılan eleştirilerde de aynı düşünceyi görünce biraz sevindim. Genel konu çok farklı olsa da fikirler birbirine benziyor. Bu arada, filmi çok beğenenlere ve seriyi yakından takip edenlere müjdeler olsun ki serinin devamı 2013’te gelecek.

Oyuncuların performansı ise beklediğimden çok daha iyi çıktı. Sonuçta genç ağırlıklı bir kadro ile karşı karşıyayız. Ama hepsi de elinden gelenin en iyisini yaptıklarını ispatlıyorlar. Bununla birlikte baş rol oyuncusu Jennifer Lawrance, ayrı bir övgüyü hak ediyor. Sapsarı saçları sen git koyu hale getir; sonra o melankoli hüzünlü tavrın içine hırsla inadı taşı ve karşımıza muhteşem bir karakter çıkar! Üstelik daha 21 yaşındayken! “Winter’s Bone” ile çok büyük bir çıkış yaparak en iyi kadın oyuncu Altın Küre ve Oscar adayı oldu. Üstüne peş peşe “Like Crazy”, “The Beaver”, “X-Men: First Class” filmlerinde yer aldı. Gerçi “The Beaver” filminde bolca övmüştüm ve daha önce yer verdiğim oyuncuları anlatmayı, diğerlerine haksızlık olarak görürüm. Lakin, elden bir şey gelmez. Gençlerin arasında yeteneğini en iyi kullananlardan birisi. Filmi oyunculuklarıyla besleyen Woody Harrelson, Stanley Tucci ve Donald Sutherland ise oldukça doğru bir kadronun seçildiğini ispatlıyorlar.

http://seyircikoltugu.com/ 

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"