NEFİS MUHASEBESİ

Yüce Allah insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmış ve bütün mahlûkatı onun hizmetine sunmuştur. İsteseydi melekler gibi bizleri de kendisini sürekli zikredecek, kendisine şükür edecek ve ona istediği şekilde ibadet edecek bir yapıda yaratmıştır. Bunun neticesinde insana sorumluluğunu akıl edip kendisine ibadet ve zikir edecek derecede serbest bırakarak kendisini ne kadar sevip, kulluğuna ne kadar layık olacağımızı görmek için; kendisindeki külli iradeye karşılık yarattığı insanlara cüz’i irade vermiştir. İsteseydi Japonların robotlara program yükleyip, istedikleri işleri yaptırdıkları gibi yaratan da insana dilediği ibadet ve ameli yaptırması, insanı istediği şekilde hareket ettirmesi ona çok kolay bir iş olacaktır. Tıpkı robotların program dışına çıkamadığı gibi insanlarda çıkamazdı.


Cüz’i irademizi biz insanoğluna verdi ki; yasaklardan ne kadar uzak duracağız, ne kadar onun arzu etti ve razı olduğu hayat tarzına uygun yaşayacağız görmek istedi. İlk insan ve ilk peygamber Hz Âdem aleyhisselam ile birlikte peygamberler gönderip bizleri yoluna davet ederek, bu hayatın bir imtihan olduğunu haber verdi. Nasıl ve ne şekilde yaşarsak razı olacağını haber verdi.

Bunun içindir ki; dinin büyükleri bu dünyanın Pazar yeri olduğunu ve burada nefis ile alış-verişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancının cennet nimetinin de öncesinde yüce rabbimizin rızasının elde edilmesi, bu ticaretin ziyanının ise cehennem olduğu haberini vermişlerdir. Dahası bu alış-verişin karının iki cihanda ebedi saadet, zararının ise sonsuz felakettir demişlerdir. Bu bağlamda nefislerini ticaretteki ortak yerine tutarak onunla sözleşme yapmışlar ve sürekli nefislerini hesaba çekmişlerdir.

‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.’ (Haşr Suresi 59/18) ayeti kerimesinin gereği olarak ölmeden önce ölmüşler ve hesaba çekilmeden önce kendilerini hesaba çekmişler. Biz Müslümanların da aynı şekilde hareket ederek hem dünyamızı, hem de ahiretimizi kazanmamızı tavsiye etmişlerdir.

Hadis olarak rivayet edilse de; daha çok Hz Ömer (R.A.)’in bir hutbesinde “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce, kendi amellerinizi tartınız. Hesaba çekilmek üzere, kıyamet günündeki en büyük arz, huzura alınma için gerekli güzel hazırlıklarınızı yapınız. O gün huzura alınırsınız, öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak.” (İbn-i Ebi Şeybe, Kitabu’l-Musannef, 7/96, No:34459) dediği rivayet olunur.

‘Kıyamet günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz.’ (Enbiya Suresi 21/47) diyerek herkesin dünyada kendi hesabını nasıl vereceğini düşünerek ona göre yaşaması ve hesap gününe hazırlıklı olsun istemiştir. Hesap gününe hazırlıklı olmanın gereğini, dünyanın sadece geçici bir gölgelik olduğunu hatırlatmışlardır. Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v) de bir hadisi şeriflerinde: "Dünya ile benim ne alakam var. Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim." (Tirmizi, Zühd 44) burmuşlardır.

İmam Gazali ‘Kimya-ı Saadet’ adlı kitabında Peygamberimizin: ‘Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırır. Birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allah-ü teâlâya münacat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticarette çalışıp, helâl para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubah olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez’ diye buyurduğunu ifade eder.

Yine Kimya-ı Saadet kitabında İmam-ı Gazali; nefsiyle ortak olan kişinin sıra ile şu işleri yapacağını haber veriyor. 1- Nefisle şirket kurmak, 2- Onu murakabe edip gözetmek, 3- Muhasebe ederek hesaplaşmak, 4- Mu’akabet (haddini bildirip cezalandırmak), 5- Mücâhede (onunla uğraşmak), 6- Muatebet (onu azarlamaktır).

1- Nefisle şirket kurmak;
Nefsiyle kurduğu bu ortaklıkta zarar etmemek için çalışır. Ortaklık kurduğu nefis ona şeytanın verdiği vesveselerle hep kötülüğü Allah’ın razı olmayacağı ve ortakların zarar edeceği yanlış şeyleri yaptırmak ister. Ben derim ki; bu ortaklardan biri de akıldır. Dünyada kazanılan dünyalık şeyler geçici ve emanet olarak rabbimizin bize verdiği geçimlik rızıklardır. Aklını kullanan bunlara kıymet vermez. Bu kısacık ömürde sermayesinin ömür olduğunu bilir. Kıymetli hazinesi olan ömrünü sonrasındaki hayat için kâr’a geçirmeye çalışır.

İmam-ı Gazali: ‘Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsâ'ade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, bir gün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu farz et! O hâlde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini, gözlerini ve yedi azanı haramdan koru! Cehennemin yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bugün ibadet yapmaz isen, seni cezalandırırım! Nefis asi, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefis muhasebesi böyle olur.’ diyerek nefisin nasıl dizginleneceğini, nasıl zarar ettirilmeyeceğini ifade eder.

Peygamberimizin “İnsanlardan çoğunun aldandığı (ve kıymetini takdir edemediği) iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit". hadisi şerifi de bu gerçeği ifade eder. (Sahihi Buhari-Kitabü’r Rikak No:2162)

2- Murakabe edip gözetip altında tutmak;
Nefsi kontrol etmek, nefisten gafil olmamak, nefsin bizi yönlendirmek istediği ve bize zarar ettirecek olan işlerden uzak durmaktır. Nefisin kötü ve kötülüğe götüren isteklerin gafil olursak kendimizi şehvet duygularının istilasına uğrarız. Tembellik ve rehavet duygularının istilasına uğrarız. Bilmeliyiz ve nefsimize haddini bildirmeliyiz ki; rabbimiz her yaptığımızı bildiği gibi her düşündüğümüzü de bildiğini unutmamasını sağlamalıyız.

Bir Habeşli kişi peygamberimize gelerek; ‘Çok günah işledim. Tövbem kabul olur mu?’ diye sormuştu. Peygamberimiz ‘Evet, görüyor’ deyince; Habeşli bir ‘Ah!’ çekerek yıkılıp can vermişti. Peygamberimiz(s.a.v) bir hadisi şeriflerinde: ‘İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir’ (Buhari, iman, 37; Müslim, iman, 1) buyurmaktadır. O halde onun gördüğünü bilen ve buna inanan mümin onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi?

Züleyha; Hz Yusuf aleyhisselamı kendisiyle günah işlemeye çağırınca, bizi görmesin diye heykelin yüzünü örtmüştü. Hz Yusuf niçin heykelin yüzünü örttüğünü sorunca ‘bizi görmesin bundan utanıyorum’ tarzında cevap vermişti. Hz Yusuf ise: ‘Sen bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?) buyurdu.

Bir kişi Cüneyd-i Bağdadiye gelerek; ‘sokakta kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi alamıyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapmalıyım’ dedi. Cüneyd-i Bağdadi: ‘Allah-ü tealanın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!’ buyurdu.

Kuran-ı kerimde: ‘Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.’ (Nur Suresi 24/30) ‘Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, ziynet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Ziynetlerini, kocalarından yahut babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin oğullarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından yahut Müslüman kadınlardan yahut sahip oldukları kölelerden yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey Mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!’ (Nur Suresi 24/31) buyurmaktır. Allah da her şeyi gördüğüne ve düşündüğümüzü dahi bildiğine göre nefsimizi gözetim altında tutup, Allah’ın razı olmadığı işlerden uzak tutmalıyız ki; zarar eden kullardan olmayalım.

Abdullah ibni Dinar diyor ki: ‘Ömer ile Mekke-i Mükerremeye gidiyorduk. Bir çoban sürüsünü dağdan indiriyordu. Halife; ‘Bu koyunlardan birini bana sat!’ buyurdu ki. Çoban: ‘Ben köleyim. Bunlar benim malım değil’ dedi. Ömer: ‘Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin!’ dediğinde; ‘O bilmezse, Allah-ü Teâlâ biliyor ya’ dedi çoban. Ömer, ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve azat etti ve ‘Bu sözün, seni bu dünyada azat ettiği gibi, öbür dünyada da azat eder’ buyurdu.

3- Muhasebe ederek nefisle hesaplaşmak;
Her günün sonunda, yatarken o gün yaptığımız işlerden dolayı nefsi hesaba çekmeliyiz. Sermayemiz olan farzları ne kadar yerine getirebildik. Yani asıl borcumuzu ne kadar ödeyebildik. Borcu ödedikten sonra da ne kadar sünnetleri ve nafile işleri yaparak kâra geçebildik.

Sadece borcu ödeyip kâra geçmekte yetmez. Günahlardan ne kadar uzak durabildik. İnsan hem farzları yapmayarak, hem de haramlara ve mekruhlara dalarak zarar eder. Uzunca bir yolculuğun, bir ağaç gölgesinde beş dakika dinlenmek gibi algılanabilecek dünya hayatında ziyan etmemek için nefse karşı hep uyanıl olmak gerekir. Çünkü nefis; çok hileci ve yalancıdır. Kendi isteklerini ve şeytanın vesveselerini, insana iyi ve faydalı gösterir. Mubahları bile yaparken çok ince eleyip sıkı dokumalı, zararlı ve faydasız şeylerden uzak durmalıdır.

İbni Samet: ‘21500 günlük ömrümde her gün, en az, bir günah yapmış isem, yirmi bir bin beş yüz günahtan nasıl kurtulurum? Hâl bu ki, öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günah işlerdim’ diye düşünerek, bir feryat edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti.

İmam-ı Gazali: ‘Fakat insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, bir kaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki kâtip melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lâzım gelirdi. Hâl bu ki, gaflet ile çeşitli düşünceler ile birkaç sübhânallah desek, tespihi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da, terazide sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır. İşte, Ömer, bunun için buyurdu ki: (Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!). Ömer her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yaptın? derdi’ demektedir.

Hz. Ömer; her akşam kendi ayaklarına kamçıyla vurarak; kendine “Ey Ömer bu gün Allah için ne yaptın” sorusunu sorarak nefis muhasebesini yapmıştır. Bir kabir çukuru açıp bazı akşamlar içine yatarak; ‘bak buraya geleceksin. Kendini buraya hazırla’ diyerek nefsini hesaba çekmiştir. Öyleyse bizler de kendi nefislerimizi hesaba çekelim. Allah için neler yaptığımıza bakalım. Onun razı olacağı işlere daha çok yönelelim. Hoşlanmadığı ve yasak işlerden uzak duralım.

4- Nefse ceza vermek, ceza uygulamak;
Nefis ile hesaplaştıktan ve kusurlarını gördükten sonra ceza verilmez ise nefis daha çok cesaret bulur. Daha çok şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Allah’ın yasak ettiği bir şey yemiş ise aç bırakmalıdır. Helal olan bir şeyi, haram olanı yediğin için yedirmiyorum sana ey nefsim denmelidir. Her azaya böyle cezalar verilerek nefsin kötü arzularına ancak gem vurulabilir.

Zamanın birinde padişahın kızı geceleyin sokağa çıkmıştı. Sokakta yağmura yakalandı. Bir eve sığınmak istedi. Kapısını çaldığı ev bir medrese öğrencisinin bekâr evi idi. Sabaha kadar diğer oda da kalıp sabah evine gidecekti. Kız çok güzeldi ve şeytan vesvese veriyordu nefsine, ‘hadi ne güzel kız. Yan oda da yatıyor’ diyordu. Genç bu işe her yönelmek istediğinde; parmağını yanmakta olan mumun alevine tutuyordu. Ve ‘ bak mumun ateşine bile dayanamıyorsun. Cehennem ateşine nasıl dayanacaksın’ diyerek nefsine ceza veriyordu. Yanan her parmağı sarılıyordu ki, bu şekilde bütün parmaklarını yanmışken sabah olmuştu. Ve kız saraya döndüğünde nerede kaldığını babasına anlatmıştı. Babası kendisine bir zarar vermeden kızını geceleyin misafir eden genci merak etmişti. Ziyaretine gelmişti ve parmaklarının niçin sarılı olduğunu sormuştu. O da olayı olduğu gibi anlatmıştı. Padişah nefsini bu şekilde cezalandıran gence kızını gelin eylemişti. Nefsine kötülüğe bu şekilde meyil eden genç gibi bizlerde ceza verme yöntemiyle haddini bildirmeliyiz.

5- Mücâhede etmek yani Onula uğraşmak;
Nefis kabahat yapınca ceza olarak daha çok ibadet etmeye yönelmek ve daha ibadet ederek onu cezalandırmaktır.

Abdullah ibni Ömer bir namazda cemaatle namazı kaçırdığı için o gece uyumazdı. O bir keresinde cemaatle namazı kaçırdığı için iki yüz bin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka olarak vermişti. Bir akşam namazını hava karardığı için sadece iki yıldız görünecek kadar geciktirmişti de iki köle azat etti.

Şam’ın ilk İslam valisi Hazrec kabilesine mensup sahabe-i kiramdan Ebu-d Derda; üç şey için yaşamak isterim: ‘Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun gündüzlerde oruç tutmak için ve Salih kimselerin yanında oturmak için’ diyordu.

Tabiinin büyüklerinden ibni Mesut’un talebesi Alkame bin Kays nefsiyle çok Mücâhede edip, onu ibadetle cezalandırırdı. Ona: ‘Neden nefsine bu kadar ibadetle azap ediyorsun? Sana bu kadar sıkıntı verecek ibadet emir olunmadı dediklerinde ‘onu çok sevdiğim için, onu cehennem ateşinden korumak ve yarın niçin başımı dövüp daha çok ibadet yapmadım dememek için’ diye cevap verirdi.

Nefsine hâkim olamayıp onu ibadetle cezalandırmaya peygamberimizin hadislerinden bir öneri ise şöyledir. Alkame İbn Kays en-Nehaî şöyle demiştir: Abdullah İbn Mesûd (r.a.) ile birlikte yürüyordum. Bu sırada şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.v), kendisi ile be­raber bulunduğumuz bir sırada: "Ey gençler topluluğu sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlilik gözü harama bakmaktan son derece önleyici iffeti de en iyi koruyucudur. Evlenme masrafına gücü yetmeyen kimse de oruç tutsun. Çünkü oruç. Kuvvetli bir şehvet kincidir." (İbni Mâce Nikâh–1)

6- Nefsi azarlamak (tektir etmek)
Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allah bizlere nefislerimizi kötü huylarından vazgeçirmeyi, yanlış yoldan doğru yola çevirmeyi emir buyurdu.

Yüce rabbim kuran-ı kerimde: "İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hal bu ki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler." (Enbiya Suresi 21/1) ayeti kerimesini hatırlamalıyız. Ve nefsimize; "Ey Nefsim! Senin önünde cennet ve cehennem vardır. Yakında öleceğini ve bunlardan birisine gideceğini bilmiyor musun? Hesap günü gibi büyük bir güne adım adım yaklaşırken, başına gelecek tehlikelere hiç aldırmadan zevk ve sefa içinde kalmayı nasıl istiyorsun? Ölümün bir gün hiçbir elçi ve haber göndermeden sana ulaşacağını ve bitmez sandığın bu dünya hayatına son vereceğini bilmiyor musun? Sana her şeyden daha yakın olan ve asla kaçamayacağın ölüme neden hazırlık yapmıyorsun?" diye sormalıyız.

O nefis ki; bazen Allah’ın razı olacağı güzel işler yaptığı zaman aferin duygularımızla okşadığımız gibi, hoşlanmayacağı işlerde yol almak istediği zaman da kendine gel diyerek azarlayıcı duygular gönderip, o istikametten uzaklaşmasına zorlamalıyız. Çünkü nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna istikamette rastlayacağı güçlüklere sabır eder. Ancak ebedi saadete kavuşturacak güzel hasletlere yönelecek olduğunda ‘çok zor, ne gerek var şimdi’ gibi bahanelere sığınmaya kalkar.

Onun için nefsini çok iyi bilmeliyiz. Dünya hayatının uzunca bir yolculukta beş dakikalık gölgelik olduğunu, bizi ebedi âleme geçirecek olan kısa mesafelik bir köprü olduğunu bilmeliyiz. Nefsin mertebelerini bilmeliyiz. En üstün derecedeki nefse sahip olmaya çalışmalıyız.

Buradan hareketle nefsin altı mertebesi vardır: 1-Nefs-i Emare, 2-Nefs-i Levvame, 3-Nefs-i Mülhime, 4- Nefs-i Mutmainne, 5-Nefs-i Râdiyye, 6- Nefs-i Mardiyye

Nefs-i Emmâre: sürekli kötülüğe şımarıklığa sevk eden nefistir. Kötü yola sevk ettikçe daha çok şımarır ve daha kötülük ister. On iki ana başlık altında sayabileceğimiz nefsi emarenin kötü huyları; Şirk, Küfür, Gaflet, Cehalet, Günahlara dalmak, Kibir, Hırs, Cimrilik, Şehvet, Gazap, Haset ve Kin huylarıdır.

Nefs-i Levvame:
Nefsi Emmare’deki on iki huyun ikisi olan şirk ve küfürden, ilim ve amel ile hakkın hidayetiyle kurtulabilen kişi bu mertebeye geçer. Nefsi Levvame derecesindeki nefis; diğer on kötü huyu hala üzerinde bulundurduğu için makbul bir nefis değildir. Bir an önce onlardan da kurtularak daha üst derecelere yükselmesi gerekir.

Nefs-i Mülhime:
Eğer Hakk’ın izni ile yakasını bu nefs-i Levvâmeden ve onun çirkin hallerinden kurtularak ilim, tevazu, sabır, tövbe, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammül gibi sekiz büyük esasa sahip olan nefsin eriştiği noktadır. On iki kötü huydan kurtulup, bu sekiz güzel haslete sahip olan nefis nefs-i mülhimeye geçmeye muvaffak olur.

Nefs-i Mutmainne:
On iki kötü huydan kurtulmuş, oldukça mühim sekiz güzel haslette kendisinde mevcut ise de; amelleri kusurludur. İhlâssızlık ve samimiyetsizlik korkusu mevcut olduğundan, her ne kadar kemal mertebesine yaklaşmış olsa da bir üst mertebeye geçip nefsi radiyyeye ulaşmaya çalışması lazımdır.
Nefs-i Râdiyye:
Nefs-i Râdiyye sahibi ihlâslı, boş konuşmaz, zikirle meşgul, züht sahibi ve verâ denilen şüpheli şeylerden de son derece kaçıcı olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk’ın sayısız ve çeşitli kerametlerine mazhar olur. Bu nefsin sahibine ehl-i kemal demek yaraşır. Cenâb-ı Hak cümlemize bu güzel huyları nasip eylesin. Âmin...
Nefs-i Mardiyye
Nefs-i Radiyye’den sonraki nefis mertebesine, nefs-i mardiyye derler ki; bu derecede, kul Allah’tan, Allah da kuldan razıdır. Bu mertebede olanlar Allah’tan gayriyi düşünmezler ve Allah’ın mahlûkuna lûtf ile muamele ederler. Gayeleri Allah Teâlâ’ya yakın olmaktır. Onun yarattığı bütün eşyalardaki hikmetleri düşünür ve onun taksimine daima razı olduklarından marifetullah kapısı da kendilerine açıktır.

Peygamberimiz (s.a.v.)lütf konusunda: ‘Bir kula dini hakkında Allah tarafından bir nasihat gelirse; bu nasihat, Allah tarafından kendisine gönderilmiş bir nimet ve lütuftur. Onu kabul eder ve gereğini yerine getirirse, ne güzel; kabul etmezse, günahının çoğalması ve Allah'ın gazabının çoğalması bakımından onun aleyhinde bir delil olur.’ (Mevâiz-ül-Hulefâ) buyurmaktadır.

Yüce rabbim bizleri nefsin yüksek mertebesi olan Râdiyye ve Mardiyye mertebelerine erişmek nasip eylesin. Zarar eden kullarından değil, kara geçen ve kendisinin razı olduğu kullarının zümresine ilhak eylesin. Amin!...

Feyzullah Kırca
Akbaşlar Köyü / Dursunbey
Yüce Allah insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmış ve bütün mahlûkatı onun hizmetine sunmuştur. İsteseydi melekler gibi bizleri de kendisini sürekli zikredecek, kendisine şükür edecek ve ona istediği şekilde ibadet edecek bir yapıda yaratmıştır. Bunun neticesinde insana sorumluluğunu akıl edip kendisine ibadet ve zikir edecek derecede serbest bırakarak kendisini ne kadar sevip, kulluğuna ne kadar layık olacağımızı görmek için; kendisindeki külli iradeye karşılık yarattığı insanlara cüz’i irade vermiştir. İsteseydi Japonların robotlara program yükleyip, istedikleri işleri yaptırdıkları gibi yaratan da insana dilediği ibadet ve ameli yaptırması, insanı istediği şekilde hareket ettirmesi ona çok kolay bir iş olacaktır. Tıpkı robotların program dışına çıkamadığı gibi insanlarda çıkamazdı.


Cüz’i irademizi biz insanoğluna verdi ki; yasaklardan ne kadar uzak duracağız, ne kadar onun arzu etti ve razı olduğu hayat tarzına uygun yaşayacağız görmek istedi. İlk insan ve ilk peygamber Hz Âdem aleyhisselam ile birlikte peygamberler gönderip bizleri yoluna davet ederek, bu hayatın bir imtihan olduğunu haber verdi. Nasıl ve ne şekilde yaşarsak razı olacağını haber verdi.

Bunun içindir ki; dinin büyükleri bu dünyanın Pazar yeri olduğunu ve burada nefis ile alış-verişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancının cennet nimetinin de öncesinde yüce rabbimizin rızasının elde edilmesi, bu ticaretin ziyanının ise cehennem olduğu haberini vermişlerdir. Dahası bu alış-verişin karının iki cihanda ebedi saadet, zararının ise sonsuz felakettir demişlerdir. Bu bağlamda nefislerini ticaretteki ortak yerine tutarak onunla sözleşme yapmışlar ve sürekli nefislerini hesaba çekmişlerdir.

‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.’ (Haşr Suresi 59/18) ayeti kerimesinin gereği olarak ölmeden önce ölmüşler ve hesaba çekilmeden önce kendilerini hesaba çekmişler. Biz Müslümanların da aynı şekilde hareket ederek hem dünyamızı, hem de ahiretimizi kazanmamızı tavsiye etmişlerdir.

Hadis olarak rivayet edilse de; daha çok Hz Ömer (R.A.)’in bir hutbesinde “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce, kendi amellerinizi tartınız. Hesaba çekilmek üzere, kıyamet günündeki en büyük arz, huzura alınma için gerekli güzel hazırlıklarınızı yapınız. O gün huzura alınırsınız, öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak.” (İbn-i Ebi Şeybe, Kitabu’l-Musannef, 7/96, No:34459) dediği rivayet olunur.

‘Kıyamet günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz.’ (Enbiya Suresi 21/47) diyerek herkesin dünyada kendi hesabını nasıl vereceğini düşünerek ona göre yaşaması ve hesap gününe hazırlıklı olsun istemiştir. Hesap gününe hazırlıklı olmanın gereğini, dünyanın sadece geçici bir gölgelik olduğunu hatırlatmışlardır. Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v) de bir hadisi şeriflerinde: "Dünya ile benim ne alakam var. Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim." (Tirmizi, Zühd 44) burmuşlardır.

İmam Gazali ‘Kimya-ı Saadet’ adlı kitabında Peygamberimizin: ‘Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırır. Birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allah-ü teâlâya münacat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticarette çalışıp, helâl para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubah olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez’ diye buyurduğunu ifade eder.

Yine Kimya-ı Saadet kitabında İmam-ı Gazali; nefsiyle ortak olan kişinin sıra ile şu işleri yapacağını haber veriyor. 1- Nefisle şirket kurmak, 2- Onu murakabe edip gözetmek, 3- Muhasebe ederek hesaplaşmak, 4- Mu’akabet (haddini bildirip cezalandırmak), 5- Mücâhede (onunla uğraşmak), 6- Muatebet (onu azarlamaktır).

1- Nefisle şirket kurmak;
Nefsiyle kurduğu bu ortaklıkta zarar etmemek için çalışır. Ortaklık kurduğu nefis ona şeytanın verdiği vesveselerle hep kötülüğü Allah’ın razı olmayacağı ve ortakların zarar edeceği yanlış şeyleri yaptırmak ister. Ben derim ki; bu ortaklardan biri de akıldır. Dünyada kazanılan dünyalık şeyler geçici ve emanet olarak rabbimizin bize verdiği geçimlik rızıklardır. Aklını kullanan bunlara kıymet vermez. Bu kısacık ömürde sermayesinin ömür olduğunu bilir. Kıymetli hazinesi olan ömrünü sonrasındaki hayat için kâr’a geçirmeye çalışır.

İmam-ı Gazali: ‘Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsâ'ade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, bir gün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu farz et! O hâlde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini, gözlerini ve yedi azanı haramdan koru! Cehennemin yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bugün ibadet yapmaz isen, seni cezalandırırım! Nefis asi, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefis muhasebesi böyle olur.’ diyerek nefisin nasıl dizginleneceğini, nasıl zarar ettirilmeyeceğini ifade eder.

Peygamberimizin “İnsanlardan çoğunun aldandığı (ve kıymetini takdir edemediği) iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit". hadisi şerifi de bu gerçeği ifade eder. (Sahihi Buhari-Kitabü’r Rikak No:2162)

2- Murakabe edip gözetip altında tutmak;
Nefsi kontrol etmek, nefisten gafil olmamak, nefsin bizi yönlendirmek istediği ve bize zarar ettirecek olan işlerden uzak durmaktır. Nefisin kötü ve kötülüğe götüren isteklerin gafil olursak kendimizi şehvet duygularının istilasına uğrarız. Tembellik ve rehavet duygularının istilasına uğrarız. Bilmeliyiz ve nefsimize haddini bildirmeliyiz ki; rabbimiz her yaptığımızı bildiği gibi her düşündüğümüzü de bildiğini unutmamasını sağlamalıyız.

Bir Habeşli kişi peygamberimize gelerek; ‘Çok günah işledim. Tövbem kabul olur mu?’ diye sormuştu. Peygamberimiz ‘Evet, görüyor’ deyince; Habeşli bir ‘Ah!’ çekerek yıkılıp can vermişti. Peygamberimiz(s.a.v) bir hadisi şeriflerinde: ‘İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir’ (Buhari, iman, 37; Müslim, iman, 1) buyurmaktadır. O halde onun gördüğünü bilen ve buna inanan mümin onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi?

Züleyha; Hz Yusuf aleyhisselamı kendisiyle günah işlemeye çağırınca, bizi görmesin diye heykelin yüzünü örtmüştü. Hz Yusuf niçin heykelin yüzünü örttüğünü sorunca ‘bizi görmesin bundan utanıyorum’ tarzında cevap vermişti. Hz Yusuf ise: ‘Sen bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?) buyurdu.

Bir kişi Cüneyd-i Bağdadiye gelerek; ‘sokakta kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi alamıyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapmalıyım’ dedi. Cüneyd-i Bağdadi: ‘Allah-ü tealanın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!’ buyurdu.

Kuran-ı kerimde: ‘Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.’ (Nur Suresi 24/30) ‘Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, ziynet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Ziynetlerini, kocalarından yahut babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin oğullarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından yahut Müslüman kadınlardan yahut sahip oldukları kölelerden yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey Mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!’ (Nur Suresi 24/31) buyurmaktır. Allah da her şeyi gördüğüne ve düşündüğümüzü dahi bildiğine göre nefsimizi gözetim altında tutup, Allah’ın razı olmadığı işlerden uzak tutmalıyız ki; zarar eden kullardan olmayalım.

Abdullah ibni Dinar diyor ki: ‘Ömer ile Mekke-i Mükerremeye gidiyorduk. Bir çoban sürüsünü dağdan indiriyordu. Halife; ‘Bu koyunlardan birini bana sat!’ buyurdu ki. Çoban: ‘Ben köleyim. Bunlar benim malım değil’ dedi. Ömer: ‘Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin!’ dediğinde; ‘O bilmezse, Allah-ü Teâlâ biliyor ya’ dedi çoban. Ömer, ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve azat etti ve ‘Bu sözün, seni bu dünyada azat ettiği gibi, öbür dünyada da azat eder’ buyurdu.

3- Muhasebe ederek nefisle hesaplaşmak;
Her günün sonunda, yatarken o gün yaptığımız işlerden dolayı nefsi hesaba çekmeliyiz. Sermayemiz olan farzları ne kadar yerine getirebildik. Yani asıl borcumuzu ne kadar ödeyebildik. Borcu ödedikten sonra da ne kadar sünnetleri ve nafile işleri yaparak kâra geçebildik.

Sadece borcu ödeyip kâra geçmekte yetmez. Günahlardan ne kadar uzak durabildik. İnsan hem farzları yapmayarak, hem de haramlara ve mekruhlara dalarak zarar eder. Uzunca bir yolculuğun, bir ağaç gölgesinde beş dakika dinlenmek gibi algılanabilecek dünya hayatında ziyan etmemek için nefse karşı hep uyanıl olmak gerekir. Çünkü nefis; çok hileci ve yalancıdır. Kendi isteklerini ve şeytanın vesveselerini, insana iyi ve faydalı gösterir. Mubahları bile yaparken çok ince eleyip sıkı dokumalı, zararlı ve faydasız şeylerden uzak durmalıdır.

İbni Samet: ‘21500 günlük ömrümde her gün, en az, bir günah yapmış isem, yirmi bir bin beş yüz günahtan nasıl kurtulurum? Hâl bu ki, öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günah işlerdim’ diye düşünerek, bir feryat edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti.

İmam-ı Gazali: ‘Fakat insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, bir kaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki kâtip melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lâzım gelirdi. Hâl bu ki, gaflet ile çeşitli düşünceler ile birkaç sübhânallah desek, tespihi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da, terazide sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır. İşte, Ömer, bunun için buyurdu ki: (Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!). Ömer her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yaptın? derdi’ demektedir.

Hz. Ömer; her akşam kendi ayaklarına kamçıyla vurarak; kendine “Ey Ömer bu gün Allah için ne yaptın” sorusunu sorarak nefis muhasebesini yapmıştır. Bir kabir çukuru açıp bazı akşamlar içine yatarak; ‘bak buraya geleceksin. Kendini buraya hazırla’ diyerek nefsini hesaba çekmiştir. Öyleyse bizler de kendi nefislerimizi hesaba çekelim. Allah için neler yaptığımıza bakalım. Onun razı olacağı işlere daha çok yönelelim. Hoşlanmadığı ve yasak işlerden uzak duralım.

4- Nefse ceza vermek, ceza uygulamak;
Nefis ile hesaplaştıktan ve kusurlarını gördükten sonra ceza verilmez ise nefis daha çok cesaret bulur. Daha çok şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Allah’ın yasak ettiği bir şey yemiş ise aç bırakmalıdır. Helal olan bir şeyi, haram olanı yediğin için yedirmiyorum sana ey nefsim denmelidir. Her azaya böyle cezalar verilerek nefsin kötü arzularına ancak gem vurulabilir.

Zamanın birinde padişahın kızı geceleyin sokağa çıkmıştı. Sokakta yağmura yakalandı. Bir eve sığınmak istedi. Kapısını çaldığı ev bir medrese öğrencisinin bekâr evi idi. Sabaha kadar diğer oda da kalıp sabah evine gidecekti. Kız çok güzeldi ve şeytan vesvese veriyordu nefsine, ‘hadi ne güzel kız. Yan oda da yatıyor’ diyordu. Genç bu işe her yönelmek istediğinde; parmağını yanmakta olan mumun alevine tutuyordu. Ve ‘ bak mumun ateşine bile dayanamıyorsun. Cehennem ateşine nasıl dayanacaksın’ diyerek nefsine ceza veriyordu. Yanan her parmağı sarılıyordu ki, bu şekilde bütün parmaklarını yanmışken sabah olmuştu. Ve kız saraya döndüğünde nerede kaldığını babasına anlatmıştı. Babası kendisine bir zarar vermeden kızını geceleyin misafir eden genci merak etmişti. Ziyaretine gelmişti ve parmaklarının niçin sarılı olduğunu sormuştu. O da olayı olduğu gibi anlatmıştı. Padişah nefsini bu şekilde cezalandıran gence kızını gelin eylemişti. Nefsine kötülüğe bu şekilde meyil eden genç gibi bizlerde ceza verme yöntemiyle haddini bildirmeliyiz.

5- Mücâhede etmek yani Onula uğraşmak;
Nefis kabahat yapınca ceza olarak daha çok ibadet etmeye yönelmek ve daha ibadet ederek onu cezalandırmaktır.

Abdullah ibni Ömer bir namazda cemaatle namazı kaçırdığı için o gece uyumazdı. O bir keresinde cemaatle namazı kaçırdığı için iki yüz bin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka olarak vermişti. Bir akşam namazını hava karardığı için sadece iki yıldız görünecek kadar geciktirmişti de iki köle azat etti.

Şam’ın ilk İslam valisi Hazrec kabilesine mensup sahabe-i kiramdan Ebu-d Derda; üç şey için yaşamak isterim: ‘Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun gündüzlerde oruç tutmak için ve Salih kimselerin yanında oturmak için’ diyordu.

Tabiinin büyüklerinden ibni Mesut’un talebesi Alkame bin Kays nefsiyle çok Mücâhede edip, onu ibadetle cezalandırırdı. Ona: ‘Neden nefsine bu kadar ibadetle azap ediyorsun? Sana bu kadar sıkıntı verecek ibadet emir olunmadı dediklerinde ‘onu çok sevdiğim için, onu cehennem ateşinden korumak ve yarın niçin başımı dövüp daha çok ibadet yapmadım dememek için’ diye cevap verirdi.

Nefsine hâkim olamayıp onu ibadetle cezalandırmaya peygamberimizin hadislerinden bir öneri ise şöyledir. Alkame İbn Kays en-Nehaî şöyle demiştir: Abdullah İbn Mesûd (r.a.) ile birlikte yürüyordum. Bu sırada şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.v), kendisi ile be­raber bulunduğumuz bir sırada: "Ey gençler topluluğu sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlilik gözü harama bakmaktan son derece önleyici iffeti de en iyi koruyucudur. Evlenme masrafına gücü yetmeyen kimse de oruç tutsun. Çünkü oruç. Kuvvetli bir şehvet kincidir." (İbni Mâce Nikâh–1)

6- Nefsi azarlamak (tektir etmek)
Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allah bizlere nefislerimizi kötü huylarından vazgeçirmeyi, yanlış yoldan doğru yola çevirmeyi emir buyurdu.

Yüce rabbim kuran-ı kerimde: "İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hal bu ki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler." (Enbiya Suresi 21/1) ayeti kerimesini hatırlamalıyız. Ve nefsimize; "Ey Nefsim! Senin önünde cennet ve cehennem vardır. Yakında öleceğini ve bunlardan birisine gideceğini bilmiyor musun? Hesap günü gibi büyük bir güne adım adım yaklaşırken, başına gelecek tehlikelere hiç aldırmadan zevk ve sefa içinde kalmayı nasıl istiyorsun? Ölümün bir gün hiçbir elçi ve haber göndermeden sana ulaşacağını ve bitmez sandığın bu dünya hayatına son vereceğini bilmiyor musun? Sana her şeyden daha yakın olan ve asla kaçamayacağın ölüme neden hazırlık yapmıyorsun?" diye sormalıyız.

O nefis ki; bazen Allah’ın razı olacağı güzel işler yaptığı zaman aferin duygularımızla okşadığımız gibi, hoşlanmayacağı işlerde yol almak istediği zaman da kendine gel diyerek azarlayıcı duygular gönderip, o istikametten uzaklaşmasına zorlamalıyız. Çünkü nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna istikamette rastlayacağı güçlüklere sabır eder. Ancak ebedi saadete kavuşturacak güzel hasletlere yönelecek olduğunda ‘çok zor, ne gerek var şimdi’ gibi bahanelere sığınmaya kalkar.

Onun için nefsini çok iyi bilmeliyiz. Dünya hayatının uzunca bir yolculukta beş dakikalık gölgelik olduğunu, bizi ebedi âleme geçirecek olan kısa mesafelik bir köprü olduğunu bilmeliyiz. Nefsin mertebelerini bilmeliyiz. En üstün derecedeki nefse sahip olmaya çalışmalıyız.

Buradan hareketle nefsin altı mertebesi vardır: 1-Nefs-i Emare, 2-Nefs-i Levvame, 3-Nefs-i Mülhime, 4- Nefs-i Mutmainne, 5-Nefs-i Râdiyye, 6- Nefs-i Mardiyye

Nefs-i Emmâre: sürekli kötülüğe şımarıklığa sevk eden nefistir. Kötü yola sevk ettikçe daha çok şımarır ve daha kötülük ister. On iki ana başlık altında sayabileceğimiz nefsi emarenin kötü huyları; Şirk, Küfür, Gaflet, Cehalet, Günahlara dalmak, Kibir, Hırs, Cimrilik, Şehvet, Gazap, Haset ve Kin huylarıdır.

Nefs-i Levvame:
Nefsi Emmare’deki on iki huyun ikisi olan şirk ve küfürden, ilim ve amel ile hakkın hidayetiyle kurtulabilen kişi bu mertebeye geçer. Nefsi Levvame derecesindeki nefis; diğer on kötü huyu hala üzerinde bulundurduğu için makbul bir nefis değildir. Bir an önce onlardan da kurtularak daha üst derecelere yükselmesi gerekir.

Nefs-i Mülhime:
Eğer Hakk’ın izni ile yakasını bu nefs-i Levvâmeden ve onun çirkin hallerinden kurtularak ilim, tevazu, sabır, tövbe, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammül gibi sekiz büyük esasa sahip olan nefsin eriştiği noktadır. On iki kötü huydan kurtulup, bu sekiz güzel haslete sahip olan nefis nefs-i mülhimeye geçmeye muvaffak olur.

Nefs-i Mutmainne:
On iki kötü huydan kurtulmuş, oldukça mühim sekiz güzel haslette kendisinde mevcut ise de; amelleri kusurludur. İhlâssızlık ve samimiyetsizlik korkusu mevcut olduğundan, her ne kadar kemal mertebesine yaklaşmış olsa da bir üst mertebeye geçip nefsi radiyyeye ulaşmaya çalışması lazımdır.
Nefs-i Râdiyye:
Nefs-i Râdiyye sahibi ihlâslı, boş konuşmaz, zikirle meşgul, züht sahibi ve verâ denilen şüpheli şeylerden de son derece kaçıcı olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk’ın sayısız ve çeşitli kerametlerine mazhar olur. Bu nefsin sahibine ehl-i kemal demek yaraşır. Cenâb-ı Hak cümlemize bu güzel huyları nasip eylesin. Âmin...
Nefs-i Mardiyye
Nefs-i Radiyye’den sonraki nefis mertebesine, nefs-i mardiyye derler ki; bu derecede, kul Allah’tan, Allah da kuldan razıdır. Bu mertebede olanlar Allah’tan gayriyi düşünmezler ve Allah’ın mahlûkuna lûtf ile muamele ederler. Gayeleri Allah Teâlâ’ya yakın olmaktır. Onun yarattığı bütün eşyalardaki hikmetleri düşünür ve onun taksimine daima razı olduklarından marifetullah kapısı da kendilerine açıktır.

Peygamberimiz (s.a.v.)lütf konusunda: ‘Bir kula dini hakkında Allah tarafından bir nasihat gelirse; bu nasihat, Allah tarafından kendisine gönderilmiş bir nimet ve lütuftur. Onu kabul eder ve gereğini yerine getirirse, ne güzel; kabul etmezse, günahının çoğalması ve Allah'ın gazabının çoğalması bakımından onun aleyhinde bir delil olur.’ (Mevâiz-ül-Hulefâ) buyurmaktadır.

Yüce rabbim bizleri nefsin yüksek mertebesi olan Râdiyye ve Mardiyye mertebelerine erişmek nasip eylesin. Zarar eden kullarından değil, kara geçen ve kendisinin razı olduğu kullarının zümresine ilhak eylesin. Amin!...

Feyzullah Kırca
Akbaşlar Köyü / Dursunbey

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"