* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

MEVLİT KANDİLİNİ KUTLUYORUZ


Mevlit kelime manası olarak doğum, doğum zamanı demektir. Mevlit Kandili dediğimiz de ise peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in doğduğu gecenin yıl dönümünü ifade etmiş oluruz. Peygamberimiz hicri olarak Rebiü’l-evvel ayının 12.gecesi sabaha karşı dünyaya gelmiştir. Bu doğum günü miladi takvime göre ise 20 Nisan 571 gününe rastlamaktadır.

Hicri takvimin her yıl miladi takvime göre 11 gün önce gelmesi münasebetiyle, hicri takvime göre Rebiü’l-evvel ayının 12.gecesi mevlit kandili, miladi takvime göre 20 Nisan’ın içince yer aldığı hafta ise ‘Kutlu Doğum Haftası’ olarak kutlanmaktadır.

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen âlemlerin efendisi, insanların en mükemmeli, tüm insanlığın son peygamberi Hz Muhammed (s.a.v.)’in doğduğu gecenin yıl dönümü olan bu Rebiü’l-evvel ayının 12.gecesinde insanlık onun doğumunu en güzel şekilde idrak etmeliyiz. Özellikle biz Müslümanlar onun yaşadığı dönemin zorluklarını, o doğmadan önceki cehalet dönemindeki ahlaksızlıkları ve kötülükleri, hak hukuk bilmezlikleri hatırlayarak, o yüce peygamberin getirdiği esaslara daha sıkı sarılarak kurtuluşa doğru yol almaya çalışmalıyız.

Bu geceyi bir fırsat bilerek kendimize ve yaşantımıza çeki düzen verip daha bir yenilenmeliyiz. Allah’ın razı olacağı kul olmak ve mevlit kandilinde doğumu kutladığımız eşrefi mahlûku olan insanların da en şereflisi peygamberinin şefaatine nail olunacak amel ve icraatlarda bulunmalıyız. O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenerek kendimize örnek almalıyız. Kuru kuru Allah’ı seviyorum, peygamberi seviyorum diyerek değil, Allah’a ve resulünü severken onlara itaat ederek onun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

‘Kıyamet günü insanların bana en yakını bana en çok salâvat okuyanıdır’ (Tirmizî, “Vitir”, 21) diyen o yüce peygambere çok salât ve selam getirmeliyiz. Bilmeliyiz ki; O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.

Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.

Yüce Allah Kuran-ı kerimde insanlığın halini "Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hal bu ki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i İmrân, 164) diyerek haber vermektedir.

On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lakin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir hâlbuki bekleşmedelerdi!
Neden görecekler, göremezlerdi tabii;
Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,
Bir kerede, mamure-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
….

Diye devam eden ‘Bir Gece’ şiirinde Mehmet Akif’te böyle tarif edip haber veriyordu o günkü insanlığın halini…

Öyle ki; yeryüzünde manevi bir çöküş var olmuş ve insanlığın yolunu kaybettiği karanlıklar içinde bir yaşam hâkim olmuştu. Neredeyse tüm canlılar ve güçsüz ve korumasız olan insanlar, kendisinden güçlü olan diğer insanların zulüm ve vahşetine maruz kalır olmuştu. Ruhlar ve kalpler kararmış ve katılaşmış, nice gözler zulüm ve eziyetler karşısındaki çaresizlikten ağlayıp gözyaşı döker olmuştu.

Daha önce gelen peygamberlerden Hz Musa ve Hz İsa aleyhisselamın yüce Allah’tan vahiy meleği Cebrail aracığıyla getirip tebliğ ettiği esaslara inanıp, bunlara uygun olarak yaşayanlar elbet vardı. Özellikle cahiliye Arap yarımadasında Varaka Bin Nevfel gibi Hz İbrahim aleyhisselamın tebliğ ettiği Hanif dinine inananlar da azınlıkta da olsa vardı. Ancak insanların çoğunluğu, birbirini yiyen canavarlar gibi vahşîleşmişti. Küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı al­tında mazlum inim inim inler hale olmuştu.

İnsanlık bir yol göstericiye, kötülük ve cehalete dur diyecek öndere, bir kurtarıcıya muhtaçtı. Diri diri gömülen kızların, karın tokluğuna bile olmadan çalışan kölelerin, gücünün üzerinde yüklerle yüklendikten sonra aç ve susuz bırakılan hayvanların, yarabbi ben senin insanoğluna verdiğin bir nimetinken beni senin yerine koyup tapıyorlar acıkınca da beni yiyorlar diye feryat eden helvanın, ezilen ve hakir görülen mazlumların feryatlarını dindirmenin vakti gelmişti.

Aklı yok sayan, ruhları ve insanın Kâbe’si olan gönülleri kıskacı altına alıp olanca kuv­vetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya bir son verilmesi gerekiyordu. İnsanlığın ve diğer mahlûkatın bu buhranlı cehalet yaşamına daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi. Hakikî sahibini arayan ruhların ortalığı çınlatan feryadını duyacaktı. Bütün bunlara son verecek bir zatı, şefkat ve merhametinin bir eseri ve tecellisi olarak elbette gönderecekti.

Dünyanın yaşamsal ve ahlaki çöküşünü, beraberinde getirip yaşayarak tebliğ edecek olan, getirdiği o ilahi nurla hayatı yaşanır hale getirecek olan, Hz İsa’nın ilahi nizamı İncil’de geleceğini müjdelediği, yüce Allah’ın ‘âlemlere rahmet olarak gönderdim’ hitabına mazhar olan son peygamberi dünyaya geliyordu. Cinlerin ve insanların kurtarıcısı, âlemlerin efendisi geliyordu.

Onu bekliyordu sanki elli beş yıl önce Ebrehe’nin filleri de, Kâbe’yi yıkmak için sürüldüklerinde her türlü acı ve işkenceye rağmen o tarafa doğru yürümemekte ısrar ediyorlardı. Doğduğu gece Kâbe’deki 360 adet put dünyaya teşrifinden haberdar olup utanırcasına konuldukları yerden yere düşüyorlardı. Bir nur meydana çıkıp onun doğduğunu haber verircesine Şam’ın saraylarını aydınlatıyordu. Onu değmek ve onu okşamak istercesine yıldızlar yere yaklaşıyordu. Ve hatta bunu gören insanlardan bazıları yıldızları elimle tutacak kadar yakından gördüğünü söylüyorlardı. Mecusilerin bin yıldır yanmakta olan ateşleri kendisine tapıldığını gizlemek istercesine sönüyordu. Allah’a ortak koşan müşriklerin kutsal saydığı Save gölü ‘niye müşriklere hizmet ediyorsun’ demesinden çekinir gibi bir anda kuruyordu. Öbür tarafta ise yıllardır kuru olan Semave gölü onun doğumuna sevincinden suyla doluyordu.

Bir diğer olay ise; İran’daki Kisra Sarayının 14 sütunu yıkılıp saray odaları yerle bir oluyordu. Bu sütunların yıkılmasının; ayın 14 evreden sonra yeniden dolunay halini alıp bütünlenmesine benzeten Mevlana “Elinden çıkanlara üzülme. Unutma ki ay da paramparça ola ola dolunaya erişir de nurlar yansıtır. Bil ki parçalandıkça nurlanmaktasın! ” demiştir.

Yine göğüs kafesimizdeki sağlı sollu uzanan iman tahtası tabir edilen 7 +7=14 kaburgalar ile korunan can evimiz vardır. Kalp ameliyatının bu 14 kemiği tutan birleşme noktası yukardan aşağı kesilerek yapıldığını da hesap edersek, 14 bağ kopunca insanın iman merkezi kalbe inilmesi gibi 14 sütunun yıkılması ile de insanlığın iman merkezinin önünün açıldığını sembolize ettiği söylenebilir. Okuduğum bir kaynak kitapta, 14 sütunun yıkılması İran ülkesinin topraklarının İslam’a katılmasıyla, İslam’ın dünya hâkimiyetine yol bulacağına işaret olduğundan bahsediyordu.

Peki, göğüs kafesindeki 14 sütun gerçekte neyi işaret ediyordur acaba diye düşünelim. Ben biraz düşündüm; nefsin 7 mertebesi geldi aklıma. Bunlar: 1-Nefs-i Emmâre 2-Nefs-i Levvâme 3-Nefs-i Mülhime 4-Nefs-i Mutmaine 5-Nefs-i Râdiyye 6-Nefs-i Mardıyye 7-Nefs-i Kamile’dir.

Her bir kemiğin açılmasıyla kalbe daha çok yaklaşılarak nefs-i Kamile derecesine ulaşılabileceği var sayılabilir. Ama bundan ziyade; şeytanın 14 vehmini içinde barındıran Nefs-i Emmâre’nin bölümlerini söylemek daha gerçekçi olacaktır. Bunlar ise; Haset, kibir, öfke, riya, şehvet, hırs, para, makam, şöhret, intikam, bencillik, kıskançlık, cimrilik, ibadetine güvenme gibi kötü huylardır.
14 sütunun yıkılması, o gece doğan Muhammed’in getireceği dinle yıkılacağına işaret olarak görülür. Şeytan ve onun kölesi Nefs-i Emmare onları ayakta tutmak istese de, gerçek müminler tarafından artık onların yüzlerine bile bakılmayacaktır.
İran Kisra sarayının 14 sütunun doğum gecesi yıkılması denince; Allah’ın Zati ve Subuti sıfatlarının toplamının da 14 olduğunu anımsamak gerekir diyorum.

Tarih Hicri 12 Rebiü’l-evvel (Miladi 20 Nisan 571) gecesi mütevazı bir evde, günlerden pazartesi günü, vakitlerin sultanı seher vaktinde efendimiz dünyaya gözlerini açtı. Kâinat, sevinç ve heyecan için­de adeta, Süleyman Çelebi’nin 15.asırda yazacağı mısraları bilircesine “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura gark oldu semâvât-ü zemin” di­ye haykırdı. Karanlıklar aydınlanıp, anında nurla yırtılıp dağılıverdi.

Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn As’ın annesi gördüklerini anlatırken: "O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük." demektedir.
Tarihin seyrini, hayatın güzel ahlak ve kâmil mümin olan insanlar tarafına akışını sağlayacak olan bu doğum olayı, dünyadaki değişimlerin en büyüğüne işaret etmekteydi.

İnsanlığın ihtiyaç duyduğu artık dünyaya gelmişti. Akıllardaki tutulmayı, vicdanların körelmesini çözecek ve kalplerdeki düğümlenmeyi "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularının cevabını vererek, insanların akıl ve vicdanlarındaki bu düğümlenmeleri çözerek, kâinatın sahibini ilân ve ispat edecek olan eşsiz insan, eşsiz peygamber dünyaya gelmişti. Onun gelişiyle; sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer tüm canlı varlıkların ve hatta cansız eşya ve varlıklarda bile yansımasını bulacaktı. Buldu.

İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi ve Mevlit kandili diyoruz. Onun doğduğu gecenin her yıl dönümünde onun doğuşunu bütün kalbimizle, ruhumuzla kutluyoruz. Getirdiği İslam nuruna daha bir sıkı sarılmak gerektiğini anımsayıp, saadet yoluna, huzur ve mutluluk caddesine doğru yolumuzu yeniliyoruz. Mevlit kandilini vesile bilerek onun getirdiği esaslara iman ederken yaptığımız sözümüzü hatırlayarak biatimizi ve ona bağlılığımızı tazeliyoruz.

Unutmayalım...

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin doğumunu kutlayıp anarken, yalnız mevlit okumak, ilahiler söylemek, salavat getirmek ve kandil simidi, şeker, lokum veya bisküvi türü şeyler dağıtmak yeterli değildir, Sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah'ın hoşnutluğuna, sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın yegâne yolu, İslam dinini en güzel şekilde yaşamaktır. Peygamberimizin yaşadığı gibi yaşayıp, onun ibadet ettiği gibi ibadet edip, onun örnek yolundan gitmektir...

Yüce Rabbim bizleri onun ümmeti olma şerefine nail eylediği gibi, bu şerefle daim kılsın ve iki cihanda mutluluk ve saadet hedefine ulaştırsın. Sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin. Ona komşu olarak cennetine girmeyi nasip eylesin. Hepsinden önemlisi de; kendisinin razı olduğu kullarının zümresine ilhak eylesin.

Yazımıza son verirken tüm islam aleminin mevlit kandilini en içten dileklerimle kutlarım. Hayırlara vesile olmasını yüce allah'tan niyaz ederim.

Feyzullah Kırca
Akbaşlar köyü / Dursunbey
03–02–2012 Cuma

Bizi de Okusana ;) × +