* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

ŞEHZADE EMİR SÜLEYMAN ÇELEBİ (Gülce-Bahçe)



Bin üç yüz yetmiş yedi

Gün beklenen güne yetmiş
Ana rahminde süre bitmiş
Yaratanım da ömür bahşetmiş
Vatan toprağında Emir Süleyman…
Doğan, Yıldırım Beyazıt’a bir oğlan…

Ömrün ön başında, hem de yanı başında
Bir can, Anadolu’nun toprağında taşında
Hanenin ekmeğinde, sofrasındaki aşında
Belki üç, belki beşinci, bil ki nur, inci ortağı
Adı Süleyman Çelebi, dillerde oldu Emir Sultan…

*
Bilinmez annesi, bilinmez çocukluk yaşamı
Olunmaz Çelebi, görerek Mekke’yi ve Şam’ı
Okuyup yazmak gerek, iyice eğitim almak gerek
Yazılıp kalır silinmez, yaşamlar yaza mı kışa mı?

Çok olasıdır
Osmanlı İslam eğitiminden geçtiği
Çelebi namlı ve sanlı adının
Bilinir halkının ona sevgi eğiliminden seçtiği
Bilinir ay karanlık gece de
Tövbe edip yalvarmaya, duaya durup el açtığı…

Yıldırım hanın oğludur, var mı ki hala bilmeyen
Hem ovalı hem dağlıdır, var mı ova da ölmeyen
Hem salınır hem bağlıdır, kimdir haberi almayan
İman şerbeti içtiği, beyaz kefendir biçtiği

Bin üç yüz doksan yılında, hemen beyliğe atandı
Emir babadan alındı, özü ferman, vakit tandı
Sabah namazı kılındı, tozu dumana katandı
Ege bölgesi geçtiği, sancak beyliği seçtiği

Böylece olmuştu, biline
Manisa ve Balıkesir’e sancak beyi
‘Daha çocuğum, yaşım on üç ancak’ deyi
Zaman ilerlerken, gece günü mü? izliyor,
Yoksa uyanık gün mü? izliyor, uykudaki geceyi…
Bin üç yüz doksan üçte
Gönderildi Bulgarlar üzerine
Önce Tırnova’yı, ardından Silistre’yi aldı
Niğbolu’yu da alıp Vidin’e daldı
Bulgar krallığına son verip, tüm toprağı ona kaldı
Mutlu oluyordu babası Yıldırım Han’ım…
Daha çocuktu korkusuzca dalıyordu,
Aman Allah’ım, Süleyman’ın geçtiği yer toz duman,
Korkusuz küheylan gibi nam salıyordu…

Bu başarısı sonunda oluyordu Kastamonu valisi
Bin üç yüz doksan dokuzda Akkoyunlu ahalisi
Erzincan’a çekilmek zorunda kalarak,
Sivas, Tokat, Kayseri ve Aksaray illerini alarak
Buraların egemenliği Osmanlı’ya kalıyordu…
Bu başarısı sonunda Sivas valisi oluyordu
Lakin baş ağrısı başlıyordu anında,
Yıl bin dört yüz de büyük bir orduyla
Sivas üzerine yürüyen Timur’u,
Karşısında buluyordu.

*
Yağacaktı hisseder, bir karışlık kırağı
Yakın edip ırağı, güçlüydü o bilerek
Geriye çekilerek, savmıştı tehlikeyi

Kara gün oldu o gün, belki güneş doğar
Günü ışığa boğar, umudunu kaybetmez
O anda ayıp etmez, kovmuştu tehlikeyi

*
Öncelikli yol Karesi, hemen arkasından Aydın
Saruhan sancaklarının, beylerbeyliğini yaptı
Derin kanar yarası, umut demez günaydın
Ankara da savaşmaya, meydanda yerini kaptı

Bu savaşı kaybedince, sözlerin en kabasıyla
En büyük kardeş Mustafa, esir düşer babasıyla
İstanbul’a ulaşmıştı, sırtındaki abasıyla
Başarıyordu kaçmayı, uykuları derin saptı

Timur’a tutsak düşmekten,
Kurtuluyordu kaçarak
Timur Anadolu da üstünlük sağlıyordu
Hükmettiği toprak sahasını açarak
Timur’a bağlılık bildirdi
Böylece bir anlık, yeniden yüzünü güldürdü
Atandı Osmanlı topraklarına hükümdar
Gönül mahzun, biraz ezgin, atına vurdu dizgin
Koruyup bakımını yapmazsan yaşamaz bile ağaç,
Bin dört yüz üç, iktidarda yaşamak güç
Bizans imparatoru İkinci Manüel
Gelibolu anlaşmasıyla Pendik, kartal, Tesalya

Beğendiği toprakların en dik ala iyilerini
Gebze ile birlikte kimi adaları ve koyları
Misivri’ye kadar Karadeniz kıyılarını
Yetmedi Selanik’te var, alıyordu elinden…

Süleyman çelebi
Anadolu’ya demirliyordu gemilerini iyice
Umuda yelken açar, gerekli desteği sağlar öylece
Osmanlı toprağına hükmedebilmesi gerçekleşirdi
Şehzade Süleyman Çelebi’nin böylece

Gelecek umutla bekler pusuda
Geçmişe nedamet duyar gibi
Yıkamak aklamak ister pak suda
Hatasız insanlar bekler gibi;
Hatasız kul olmaz umut boşuna
Zaman alıp gider bakmaz yaşına
Bir hoş seda ister mezar taşına
Dua söz koyanlar bekler gibi

Padişahlığa giden yoldan dönmek güç
Haziran üç, yaz sıcağında hararet otuz üç
Venedik ve Cenevizlerle anlaşır Emir Sultan
Söyledik ya asıl adı, Şehzade Çelebi Süleyman…

Venedikli ve Cenevizlilerden
Timur’u Rumeli’ye geçirmemeye söz alır.
Karşılığında ticari ayrıcalıklar tanır
Fetret devri karmaşasında Edirne'ye uzanır
Bu uzanmanın arkasında hükümdarlığını ilan eder,
Babasının tahtına adım adım yaklaştığını sanır…

*
Neşelenir sohbetler, bayram böcekleriyle
Umut ocaklarında, gönül açar, gül açar
Süslenir her hayaller, kanatlanır ve uçar
Tazelenir umutlar, bahar çiçekleriyle

Mücadele başladı, çelebi kardeşlerde
Manüel’den desteği, alarak zor zahmetle
Savaş dedi gönderdi, hadi savaş Mehmet’le
Savaştı ve kazandı, öncelikle düşlerde

Savaştı ve yenildi, kazanmak zordu zafer
İsa bu savaşımın, sonunda öldürüldü
Tez elden Süleyman’a, bu haber bildirildi

Tükenince umutlar, Bursa’ya yaptı sefer
Önce Bursa’yı aldı, ardından Ankara’yı
Ta Amasya’ya açar, kardeş Mehmet arayı

*
Yıl bin dört yüz beşte Çelebi Süleyman
Karaman oğullarının toprağına el atınca
Sivrihisar’ı onlardan almak için kuşatınca
Amasya’ya kadar arayı açan Çelebi Mehmet
Karaman oğlu Mehmet beyle anlaşıp
Düşüne düş, gücüne güç katınca
Bin dört yüz dokuzun bir nisan sabahında
Saat dokuzun buçuğuna tokmak çakınca
Kardeşi Musa çelebi’yi Rumeli’ye gönderdi.
Musa çelebi aldığı, bu destekle güçlenmişti
Aydın ve Germiyanoğlu, karındaşı Musa derken
Süleyman içinse cephe, bölünerek üçlenmişti
Rumeli’ye geçmişti de, Çatalca da yendi erken

Musa’yı yenip kazandı, Çatalca’da bu savaşı
Edirne’ye geri döndü, bastı geçti dağı taşı
Atı mahmuzlu giderken, vardı hızlısı yavaşı
Beklemedi bir tehlike, alıp yemeğini yerken

*
Musa çelebi
Destek için turladı
Yeni kuvvetler toparladı
Sofya yakınlarına uzanarak
Burada yaptığı savaşı kazanarak
Üzerine yeni bir umut döküp umutların
En üstüne çıkar gibi gökteki Beyaz bulutların…

‘Fırsat bu fırsat
Gücümü göstereyim
Muradıma varıp ereyim’
Dedi Edirne’ye doğru yürüdü
Rehavet uykusu Edirne’yi bürüdü
Ne önlem almıştı baskına, ne kaygısı vardı
Süleyman çelebi’nin hataları canları yakardı…

Çevresindeki
Akıncı zor içinde;
Akıllar neden de? Niçin de?
Bir bölümü Musa’ya katıldılar.
Diğer bölümüyse, ya kaçıp kurtuldular,
Ya hemen ölüme atılıp, kılıç savurdular
Kardeş kardeşi vurup doğrarken, toprağı kavurdular…
*
Tehlikeyi fark ederek, İstanbul yönü kaçmaya
Güneşe doğru giderek, ölüme doğru uçmaya
Azrail’i davet gerek, vuslat sofrası açmaya
Kırklareli’ye vararak, ulaştı düğüncü köyüne

Dünya artık dar gelirdi
Azrail’den kaçılmaz, o her yeri bilirdi…

‘On sekiz mayıs bin dört yüz on’ dedi tarihçinin birisi
‘Bin dört yüz on bir sen bilmiyon’ dedi ötekisi…
Musa Çelebi tarafından
Düğüncü köyünde yakalanıp öldürüldü
Yağı biten bir kandil daha söndürüldü
Tarihe var azıcık ilgim, budur bu konudaki bilgim,
Ben bildiğimi, bildiğim kadar söylerim
Tarihçiye ve tarihe kalsın gerisi…

Feyzullah Kırca
Akbaşlar Köyü / Dursunbey



Bizi de Okusana ;) × +