Carnage (2011)

Acımasız Tanrı


Yılın ilk yorumu Roman Polanski’ye kısmet oldu. 16 Aralık 2011’de gösterime giren 79 dakikalık Fransa, Almanya, Polanya ve İspanya yapımı kara mizah/ komedinin yönetmeni Roman Polanski, ayrıca Fransız yazar Yasmina Reza’nın “God of Carnage” oyununu filme uyarlamıştır. 68. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde seyirci ile buluşan filmin baş rollerinde Jodie Foster, Kate Winslet, Christoph Waltz ve John C. Reilly yer almaktadır. 25 milyon $ bütçesine oranla 16.5 milyon $ hasılat elde etmiştir.

Parkta iki çocuğun birbiriyle kavga etmesi ebeveynlerine kadar taşınır. Bu kavgayı çözümlemek adına ebeveynlerden biri diğerinin evine ziyarete giderek olayı tatlıya bağlamaya çalışır. Lakin bu medeni davranış bir süre sonra çığırından çıkar ve yerini beklenmedik münakaşalara bırakır.

The Painted Veil” yazımda detaylıca bahsettiğim Alexandre Desplat, projenin müzik çalışmalarını ele alıyor ve göze hitap eden pek çok artının yanında kulakların da arka fondaki müziğe kitlenmesini sağlıyor. Senaryonun başarısından ne kadar bahsetsem de yeteri kadar ifade edemeyeceğimi düşünüyorum. Düzenli diyaloglar ve komik paslaşmalar modern insanların içgüdülerini de ortaya çıkarıyor. Sınıf kültüründen tutun da, aile ilişkileri, kadın erkek ilişkileri, kadın dayanışması, erkek dayanışması, yozlaşmalar, tekrardan modern olmaya çalışıp ama dayanamayıp asıl benliği ortaya çıkarmaya kadar envai çeşit konulara değiniyor. Bununla birlikte, bir insanın duygularının nasıl değiştiğini, toparlamak istese dahi bazen engel olamadığını gözlemleyebilirsiniz. Bu açıdan karakter detaylandırmaları beklenilenin çok üstünde çıkıyor. Gerçi proje zaten 4 ana karakterin bir evde sürüp giden konuşmalarından oluşuyor. İlk ve son sahne dışında (asansöre gitme teşebbüsleri hariç) başka mekan kullanılmıyor. E bu durumda da mekan detaylandırmasının ilgi çekiciliği kaçınılmaz oluyor. Başta sarı laleler göze çarpıyor. Güzel görünmesi dışında sarı lalelerin mutlaka bir anlamı vardır diyerek üşenmedim araştırdım. Sarı lalelerin iki anlamı var genel olarak: 1) Umutsuz aşk, 2) Gerginlik. Filmin umutsuz aşkla ilgisi bulunmadığı için direk gerginliği ele alabiliriz. Zaten 79 dakika boyunca gerginlik en üst seviyedeyken sarı lalelerin mekanın en orta noktasına koyulması dekorun başarısını simgeliyor. Ayrıca pencereden giren aydınlık evin ve genel gerginliğin kasvetini alıyor.
Afişte filmin genel halinin harika özetlendiğini düşünüyorum. Karakterler kendi içinde tutarlılık konusunda çok başarılılar. Duyguları ve karşı çıkışları sıkça değişse de savundukları şeylerde asla geri adım atmıyorlar. Birbirlerinden çok farklı görünen çiftler, muhabbetin derinleşmesi ile ortak noktalarda buluşuyorlar. Hatta tam da bu noktada birleşmeler yaşanıyor. Kadınlar birlik oluyor, sonra erkekler bir oluyor; bu da yetmezmiş gibi bu dörtlüden üçü bir olup diğer kalana yükleniyorlar. Bu gerginlik seyrederken acayip keyif veriyor çünkü yapmacıklık göremiyorsunuz. Bazı kesimlerce “kötülüklerin anası” olarak nitelendirilen alkol, bu dörtlünün tüm gerçek düşüncelerini ifade etmesini sağlıyor. Filmin baş rol 4 oyuncusuna ek olarak alkol de 5. sıradaki yerini alabilir; tabi “Kaybedenler Kulübünde”ki kadar değil J

Filmi izlerken herkesin düşüneceğinden neredeyse emin olduğum bir şey var: Keşke bunu tiyatro oyunu olarak seyredebilsem! Kurgu, senaryo tiyatroya o kadar müsait ki (zaten bir tiyatro oyunu o ayrı) sinemadan çok tiyatroya yakışacağına inanıyorsunuz. Türkiye’de İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından “Vahşet Tanrısı” adıyla oynanmış. Keşke seyretme şansım olsaydı. Rotten Tomatoes’tan 67, Metacritic’ten 57, IMDB’den de 7.7 alan yapıma gelen eleştiriler olumlu yönde ağırlık basıyor. Tek mekan ve senaryonun el verdiği koşullarda daha iyi bir şey çıkar mıydı ortaya derseniz, Polanski işini bilir derim.

Gelelim oyuncu kadrosuna.. “The Beaver”da tüm hayranlığımı alt üst ettikten sonra bu filmle tekrar kalbimi kazanan Jodie Foster, muhteşem bir dönüş yapıyor. Sinirlenince damarları patlayacak duruma gelmesi ve bunu da seyirciye taşıması botokslarının önüne geçebiliyor. Bunla da yetinmeyip bu seneki en iyi kadın oyuncu Altın Küre adaylığını elinde tutuyor! İşin ilginç yanı, bu adaylığı aynı filmdeki Kate Winslet ile paylaşıyor. Eğer ikisinden biri kazanacak olsa hangisini seçerdin derseniz, gönlüm Kate Winslet’tan yanadır. 1975 İngiltere doğumlu usta oyuncu, neredeyse oynadığı her rolle pek çok adaylık/ödül kazanıyor. “The Reader” ile en iyi kadın oyuncu Oscar ve Bafta ödülü kazanan genç oyuncunun ödüllerle öne çıkan diğer filmleri ise: “Sense and Sensibility”, “Titanic”, “Iris”, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, “Finding Neverland”, “Little Children” ve “Revoluionary Road”tur. Favori Winslet filmlerim ise “Iris”, “Finding Neverland”, “Little Children” ve “The Reader”dır.

Kadın oyuncular bu kadar baskın ve başarılı iken erkek oyuncuların daha başka isimler seçilmesi gerekir miydi düşüncesi zaman zaman kafa kurcalıyor. Diğer yandan, “We Need to Talk About Kevin”da niye yer aldığını hala çözemediğim John C. Reilly komedyen kimliğini burada öne çıkarabiliyor. 1956 Avusturya doğumlu Christopher Waltz ise “Inglourious Basterds”taki Col. Hans Landa rolü ile en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar, Bafta, Altın Küre başta olmak üzere 30’dan fazla ödül alarak adını bir anda tepelere çıkardı. En son “Water for Elephants” filminde izlediğim oyuncu, ciddi bir yüz ifadesine sahipken gene bu paralellikte bir karaktere hayat vermesi filme ve karaktere ısınmanızı sağlıyor.

Acımasız Tanrı


Yılın ilk yorumu Roman Polanski’ye kısmet oldu. 16 Aralık 2011’de gösterime giren 79 dakikalık Fransa, Almanya, Polanya ve İspanya yapımı kara mizah/ komedinin yönetmeni Roman Polanski, ayrıca Fransız yazar Yasmina Reza’nın “God of Carnage” oyununu filme uyarlamıştır. 68. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde seyirci ile buluşan filmin baş rollerinde Jodie Foster, Kate Winslet, Christoph Waltz ve John C. Reilly yer almaktadır. 25 milyon $ bütçesine oranla 16.5 milyon $ hasılat elde etmiştir.

Parkta iki çocuğun birbiriyle kavga etmesi ebeveynlerine kadar taşınır. Bu kavgayı çözümlemek adına ebeveynlerden biri diğerinin evine ziyarete giderek olayı tatlıya bağlamaya çalışır. Lakin bu medeni davranış bir süre sonra çığırından çıkar ve yerini beklenmedik münakaşalara bırakır.

The Painted Veil” yazımda detaylıca bahsettiğim Alexandre Desplat, projenin müzik çalışmalarını ele alıyor ve göze hitap eden pek çok artının yanında kulakların da arka fondaki müziğe kitlenmesini sağlıyor. Senaryonun başarısından ne kadar bahsetsem de yeteri kadar ifade edemeyeceğimi düşünüyorum. Düzenli diyaloglar ve komik paslaşmalar modern insanların içgüdülerini de ortaya çıkarıyor. Sınıf kültüründen tutun da, aile ilişkileri, kadın erkek ilişkileri, kadın dayanışması, erkek dayanışması, yozlaşmalar, tekrardan modern olmaya çalışıp ama dayanamayıp asıl benliği ortaya çıkarmaya kadar envai çeşit konulara değiniyor. Bununla birlikte, bir insanın duygularının nasıl değiştiğini, toparlamak istese dahi bazen engel olamadığını gözlemleyebilirsiniz. Bu açıdan karakter detaylandırmaları beklenilenin çok üstünde çıkıyor. Gerçi proje zaten 4 ana karakterin bir evde sürüp giden konuşmalarından oluşuyor. İlk ve son sahne dışında (asansöre gitme teşebbüsleri hariç) başka mekan kullanılmıyor. E bu durumda da mekan detaylandırmasının ilgi çekiciliği kaçınılmaz oluyor. Başta sarı laleler göze çarpıyor. Güzel görünmesi dışında sarı lalelerin mutlaka bir anlamı vardır diyerek üşenmedim araştırdım. Sarı lalelerin iki anlamı var genel olarak: 1) Umutsuz aşk, 2) Gerginlik. Filmin umutsuz aşkla ilgisi bulunmadığı için direk gerginliği ele alabiliriz. Zaten 79 dakika boyunca gerginlik en üst seviyedeyken sarı lalelerin mekanın en orta noktasına koyulması dekorun başarısını simgeliyor. Ayrıca pencereden giren aydınlık evin ve genel gerginliğin kasvetini alıyor.
Afişte filmin genel halinin harika özetlendiğini düşünüyorum. Karakterler kendi içinde tutarlılık konusunda çok başarılılar. Duyguları ve karşı çıkışları sıkça değişse de savundukları şeylerde asla geri adım atmıyorlar. Birbirlerinden çok farklı görünen çiftler, muhabbetin derinleşmesi ile ortak noktalarda buluşuyorlar. Hatta tam da bu noktada birleşmeler yaşanıyor. Kadınlar birlik oluyor, sonra erkekler bir oluyor; bu da yetmezmiş gibi bu dörtlüden üçü bir olup diğer kalana yükleniyorlar. Bu gerginlik seyrederken acayip keyif veriyor çünkü yapmacıklık göremiyorsunuz. Bazı kesimlerce “kötülüklerin anası” olarak nitelendirilen alkol, bu dörtlünün tüm gerçek düşüncelerini ifade etmesini sağlıyor. Filmin baş rol 4 oyuncusuna ek olarak alkol de 5. sıradaki yerini alabilir; tabi “Kaybedenler Kulübünde”ki kadar değil J

Filmi izlerken herkesin düşüneceğinden neredeyse emin olduğum bir şey var: Keşke bunu tiyatro oyunu olarak seyredebilsem! Kurgu, senaryo tiyatroya o kadar müsait ki (zaten bir tiyatro oyunu o ayrı) sinemadan çok tiyatroya yakışacağına inanıyorsunuz. Türkiye’de İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından “Vahşet Tanrısı” adıyla oynanmış. Keşke seyretme şansım olsaydı. Rotten Tomatoes’tan 67, Metacritic’ten 57, IMDB’den de 7.7 alan yapıma gelen eleştiriler olumlu yönde ağırlık basıyor. Tek mekan ve senaryonun el verdiği koşullarda daha iyi bir şey çıkar mıydı ortaya derseniz, Polanski işini bilir derim.

Gelelim oyuncu kadrosuna.. “The Beaver”da tüm hayranlığımı alt üst ettikten sonra bu filmle tekrar kalbimi kazanan Jodie Foster, muhteşem bir dönüş yapıyor. Sinirlenince damarları patlayacak duruma gelmesi ve bunu da seyirciye taşıması botokslarının önüne geçebiliyor. Bunla da yetinmeyip bu seneki en iyi kadın oyuncu Altın Küre adaylığını elinde tutuyor! İşin ilginç yanı, bu adaylığı aynı filmdeki Kate Winslet ile paylaşıyor. Eğer ikisinden biri kazanacak olsa hangisini seçerdin derseniz, gönlüm Kate Winslet’tan yanadır. 1975 İngiltere doğumlu usta oyuncu, neredeyse oynadığı her rolle pek çok adaylık/ödül kazanıyor. “The Reader” ile en iyi kadın oyuncu Oscar ve Bafta ödülü kazanan genç oyuncunun ödüllerle öne çıkan diğer filmleri ise: “Sense and Sensibility”, “Titanic”, “Iris”, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, “Finding Neverland”, “Little Children” ve “Revoluionary Road”tur. Favori Winslet filmlerim ise “Iris”, “Finding Neverland”, “Little Children” ve “The Reader”dır.

Kadın oyuncular bu kadar baskın ve başarılı iken erkek oyuncuların daha başka isimler seçilmesi gerekir miydi düşüncesi zaman zaman kafa kurcalıyor. Diğer yandan, “We Need to Talk About Kevin”da niye yer aldığını hala çözemediğim John C. Reilly komedyen kimliğini burada öne çıkarabiliyor. 1956 Avusturya doğumlu Christopher Waltz ise “Inglourious Basterds”taki Col. Hans Landa rolü ile en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar, Bafta, Altın Küre başta olmak üzere 30’dan fazla ödül alarak adını bir anda tepelere çıkardı. En son “Water for Elephants” filminde izlediğim oyuncu, ciddi bir yüz ifadesine sahipken gene bu paralellikte bir karaktere hayat vermesi filme ve karaktere ısınmanızı sağlıyor.

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"