* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

The Tree of Life (2011)

Filmle ilgili yorumları yazmadan önce Terrence Malick hakkında (eğer onu ve filmlerini pek bilmiyorsanız) bilgi vermek gerekiyor çünkü film ancak onun kariyeriyle ve tarzıyla daha anlamlı olabilir. 1943 doğumlu yönetmen, senarist ve yapımcı Malick, 1978’e kadar çektiği filmlerle üstat konumuna gelip 20 yıl inzivaya çekilen biridir. 1998’de “The Thin Red Line” ile tekrar ortalığı kavurmuştur. Tabi bu 20 yıllık arada boş durmayarak The Tree of Life filminin temellerini attı. Kafasındaki proje o zaman “Q” adıyla o kadar büyüktü ki, hazmedilmesi ve seyirci karşısına çıkması 30 yıl aldı! Benim bile yaşımdan büyük olan birikimli bir filmden beklenti ister istemez çok fazla oluyor. Tabi Malick’in sadece “The Thin Red Line” filmine bayıldığınız için bu filmi izliyorsanız birkaç dakika düşünmenizi tavsiye ederim! Evet o filmin yönetmen ve senaristi ile bu filmin yönetmen ve senaristi aynı adam fakat karşılaşacağınız filmler pek aynı kategoride bulunmuyor. “Dirty Harry”, “Badlands”, “Days of Heaven”, “The New World” filmlerine de göz attıktan sonra biraz daha tarzını anlamak mümkün. Filmlerini izlerken biraz sabır gerekiyor. Harvard Felsefe bölümü mezunu olan Malick, Hollywood filmlerinde hızlıca anlatılan bir olayı sindire sindire gösteriyor seyirciye. İzlerken acele edilmesini istemiyor. Hatta izlerken neyi, nasıl ve ne için izlediğini de sorgulatmak istiyor sanki. Eğer böyle bir film izlemeye sabrınız varsa ve zevk alacağınıza inanıyorsanız, buyrun The Tree of Life için ekran başına!
139 dakikalık The Tree of Life’ın baş rollerinde Brad Pitt, Sean Penn ve Jessica Chastain yer alıyor. ABD yapımı bu dramın bütçesi 32 milyon $ olarak belirtildi. Brad Pitt ayrıca yapımcı olarak da projenin içinde boy gösteriyor. 2011 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünün sahibi oldu (Türkiye şimdiye kadar sadece “Yol” filmi ile bu ödüle layık görüldü). Öykü 1950li yıllarda geçiyor. Üç çocuklu bir aile üzerinden masumiyetin zamanla nasıl kaybolduğu anlatılıyor.

Filmin giriş müziği sizi filmin türüne alıştırmaya çalışıyor. İlerleyen dakikalarda bunu anlamak ve hazmetmek daha kolay oluyor. Bu açıdan müziklerin çok başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Çekimlerde (özellikle ilk yarı) doğallık belgesel ile aktarılmaya çalışılıyor. İzlerken film değil de belgesel izlediğinizi düşünebilirsiniz. Anlatım da, hatta bazı diyaloglar da zaten öyle gelişiyor. Belgesel deyince akla ilk gelen hayvanlar olabilir ama bu çok daha farklı bir şey! Hayatın başlangıcı ve evrenin gelişimi konularını bir çırpıda gözünüzün önüne seriyor. Dinazorlar, muhteşem gök olayları, volkanik patlamalar, ışık oyunları tam bir görsel şölen sunuyor. Filmin bu görsel şölenlerinde beni en etkileyen ise (yaklaşık 18. dakikada) kuşların sahnesiydi. Eğer izlerseniz hangi sahneden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bunları izlemek güzel olabilir, sonuçta ortada çok iyi kullanılan bir teknoloji var ama bir süre sonra nereye kadar dedirtiyor (en azından benim için). Oldukça az gelen diyaloglar, belgesel bölümünün biraz daha azalması ise orta seviyeye ulaşıyor. Durgunluk da biraz daha azalıyor. Aslında senaryo oldukça çarpıcı ve doğal kaleme alınıyor. Sıklıkla projelerde yer edinen despot bir baba karakteri burada da var. Çocuklarını seviyor (ki çok emin olamıyorsunuz bundan, sinir bozucu) fakat o kadar sert davranıyor ki çocukların psikolojisi daha oturmadan yerle bir oluyor. Sorunlu baba karakteri tüm aileyi etkiliyor. Çocukların doğumuyla ortaya çıkan masumiyet, babanın bu tavırlarıyla yavaş yavaş, içten içe kayboluyor. O kayboluşu izlemek o kadar acı veriyor ki karakteri canlandıran Brad Pitt’ten nefret etmenize sebep oluyor. Film başlar başlamaz yaşanan trajedi akla "Rabbit Hole”u getirse de geri kalanının tabi ki de herhangi bir benzerliği bulunmuyor (senaryo daha “Rabbit Hole” portakalda vitaminken hazırlanmış o ayrı).
139 dakika hiç de kısa sayılmayacak bir zaman dilimi. Bir de işin içine belgesel tarzı anlatım girince sıkıldığımı itiraf etmem gerekiyor. Özellikle ilk yarıda filme çok yoğunlaşamadım. İkinci yarıda Brad Pitt, Jessica Chastain ve çocukların daha fazla ön planda olmasıyla ilgim oldukça arttı. Karakterler neredeyse hiç konuşmadan mimik ve hareketleriyle filmi sürdürebilecek kadar başarılı yazılmış. Malick, kusurlu babayı o kadar ön plana çıkarıyor ki kusursuz anne ve masumiyet simgesi çocukların yanında doğanın gerçeğini tokat gibi çarpıyor. Sean Penn’i görmek çok kısmet olmadıysa da Brad Pitt ve Jessica Chastain göz dolduruyordu. Özellikle Brad Pitt izleyiciyi ters köşe yapıyor! Karakter o kadar iyi yazılmış ve Pitt de bunu o kadar başarılı canlandırmış ki şimdiye kadar Oscar siftahı olmayan adamı “12 Monkeys” ve “Babel”den sonra bu kadar etkileyici buldum diyebilirim. Daha önce hiç ekranda görmediğim 1981 doğumlu Jessica Chastain ise güzelliği ile yeteneğini birleştirerek ileriki günlerde daha göz önünde olacağını ispatlıyor.

Bu dram/fantastik türü filmin Türkiye’de gişe yapacağını pek sanmıyorum. Sabırlı sinema izleyicileri dışında gidenler ilk yarıda dayanamayıp çıkabilirler. Ben de filmi evde seyretmeyi tercih ederdim. Çok beğendiğim bölümleri, özellikleri, oyuncuları olsa da metafizik anlatımı bana bir beden büyük geldi.


Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +