A Brand New Life (2009)

Çok fazla Kore filmi izlemiyorsanız ve başlangıç yapmayı istiyorsanız A Brand New Life harika bir fırsat olabilir. Orijinal adı “Yeo-haeng-ja” olan ve Türkçe’ye “Yepyeni Bir Hayat” olarak çevrilen Fransız-Kore yapımı 92 dakikalık filmi kaleme alan Ounie Lecomte ayrıca yönetmen koltuğunda da oturmaktadır. Korece ekrana gelen dram, 2009 Cannes Film Festivali’nde de gösterilmiştir. Başrollerde ise iki küçük oyuncu Kim Sae-ron ve Park Do-Yeon yer alıyor.

Yıl 1975 … Dokuz yaşındaki Jin-hee, babası tarafından yetimhaneye bırakılır; hem de ona veda bile edemeden. Küçük kızın yetimhanedeki tek umudu ise bir gün babasının gelip onu geri almasıdır.

Lecomte yaşadıklarından ilham alarak ekrana yansıttığı bu güzel dramın senaryosu aslında oldukça orijinal. Yetimhane hayatını duygu sömürüsü dolu sahnelerden uzak ve vicdanınızı sorgulatmadan etkileyici bir şekilde ele alıyor. Buna rağmen, yaşadığı dramı düşündüğünüzde hepsini bize göstermediğini anlayabilirsiniz. Babası tarafından terk edilen küçücük bir kız ne yapacağını bilmeden, yabancıların yanında yaşamak zorunda kalıyor. Mücadeleye çok erken ve yapayalnız başlıyor. Kendi içinde savaşıyor. Jin-hee’nin çırpınışı bir yandan yürek acıtıyor, diğer yandan umut veriyor.

Birkaç şarkı dışında neredeyse hiç müzik olmamasına rağmen bu durum beni bu sefer rahatsız etmedi. Karakterlerin nefes alışı, burun çekişleri, yağmur sesleri o kadar doğaldı ki ayrıca bir müziğin varlığına gerek kalmıyor. Filmin başlangıçtaki ilk 10-15 dakikası derinden etkiliyor, hatta yüreğinizi dağlıyor diyebilirim. Fakat film her daim öyle devam etmiyor. Terk ediliş sonrasındaki kabullenme dönemi belli bir düzene giriyor ve göz yaşlarınız durmadan akmıyor. Bundan dolayı ilk filmi olmasına rağmen Lecomte başarıyı kolayca yakalayabiliyor.
Oyunculara gelindiğinde ise; başta Jin-hee’ye hayat veren 2000 doğumlu (oyuncuların doğum tarihlerini hep 1900’lü yazarken 2000 yazmak çok garip geldi) Kim Sae-ron olmak üzere yetimhanedeki tüm çocuk oyuncular sanki film çekildiğinin farkında değiller gibi oldukça doğal duruyorlardı. Hatta rol yaptıklarına bile inanamıyorsunuz. Bunun benzerini “The White Ribbon” filminde (*) de hissetmiştim ve çok beğenmiştim. Suk-hee’yi canlandıran Park Do-Yeon da en az Kim Sae-ron kadar göz doldurucu bir oyunculuk sergiliyor. Bu da ana karakter kadar yan karakterlerin de dolu dolu filmde başarılı olarak yer aldığını ispatlıyor. Asıl konu Jin-hee’yi içerse de yan hikayelerle ana tema daha da vurgulanıyor.

Bu sefer birkaç tane favori sahnem var! Lakin sadece bir tanesini, onun da tahmini dakikasını yazmak istiyorum. Filmin sonlarına doğru 80. dakikadaki sahne resmen içimi burktu. Eminim ki izlediğinizde bana hak vereceksiniz. Favori ikinci sahnem ise Jin-hee’nin doktorla olan konuşması idi. Oradaki masum ve çaresiz haliyle bahane bulması o kadar etkileyiciydi ki aklıma direk 6 yaşındaki yeğenim geldi. Yanımda olsa kucağıma alıp bir daha bırakmazdım.
Çok fazla Kore filmi izlemiyorsanız ve başlangıç yapmayı istiyorsanız A Brand New Life harika bir fırsat olabilir. Orijinal adı “Yeo-haeng-ja” olan ve Türkçe’ye “Yepyeni Bir Hayat” olarak çevrilen Fransız-Kore yapımı 92 dakikalık filmi kaleme alan Ounie Lecomte ayrıca yönetmen koltuğunda da oturmaktadır. Korece ekrana gelen dram, 2009 Cannes Film Festivali’nde de gösterilmiştir. Başrollerde ise iki küçük oyuncu Kim Sae-ron ve Park Do-Yeon yer alıyor.

Yıl 1975 … Dokuz yaşındaki Jin-hee, babası tarafından yetimhaneye bırakılır; hem de ona veda bile edemeden. Küçük kızın yetimhanedeki tek umudu ise bir gün babasının gelip onu geri almasıdır.

Lecomte yaşadıklarından ilham alarak ekrana yansıttığı bu güzel dramın senaryosu aslında oldukça orijinal. Yetimhane hayatını duygu sömürüsü dolu sahnelerden uzak ve vicdanınızı sorgulatmadan etkileyici bir şekilde ele alıyor. Buna rağmen, yaşadığı dramı düşündüğünüzde hepsini bize göstermediğini anlayabilirsiniz. Babası tarafından terk edilen küçücük bir kız ne yapacağını bilmeden, yabancıların yanında yaşamak zorunda kalıyor. Mücadeleye çok erken ve yapayalnız başlıyor. Kendi içinde savaşıyor. Jin-hee’nin çırpınışı bir yandan yürek acıtıyor, diğer yandan umut veriyor.

Birkaç şarkı dışında neredeyse hiç müzik olmamasına rağmen bu durum beni bu sefer rahatsız etmedi. Karakterlerin nefes alışı, burun çekişleri, yağmur sesleri o kadar doğaldı ki ayrıca bir müziğin varlığına gerek kalmıyor. Filmin başlangıçtaki ilk 10-15 dakikası derinden etkiliyor, hatta yüreğinizi dağlıyor diyebilirim. Fakat film her daim öyle devam etmiyor. Terk ediliş sonrasındaki kabullenme dönemi belli bir düzene giriyor ve göz yaşlarınız durmadan akmıyor. Bundan dolayı ilk filmi olmasına rağmen Lecomte başarıyı kolayca yakalayabiliyor.
Oyunculara gelindiğinde ise; başta Jin-hee’ye hayat veren 2000 doğumlu (oyuncuların doğum tarihlerini hep 1900’lü yazarken 2000 yazmak çok garip geldi) Kim Sae-ron olmak üzere yetimhanedeki tüm çocuk oyuncular sanki film çekildiğinin farkında değiller gibi oldukça doğal duruyorlardı. Hatta rol yaptıklarına bile inanamıyorsunuz. Bunun benzerini “The White Ribbon” filminde (*) de hissetmiştim ve çok beğenmiştim. Suk-hee’yi canlandıran Park Do-Yeon da en az Kim Sae-ron kadar göz doldurucu bir oyunculuk sergiliyor. Bu da ana karakter kadar yan karakterlerin de dolu dolu filmde başarılı olarak yer aldığını ispatlıyor. Asıl konu Jin-hee’yi içerse de yan hikayelerle ana tema daha da vurgulanıyor.

Bu sefer birkaç tane favori sahnem var! Lakin sadece bir tanesini, onun da tahmini dakikasını yazmak istiyorum. Filmin sonlarına doğru 80. dakikadaki sahne resmen içimi burktu. Eminim ki izlediğinizde bana hak vereceksiniz. Favori ikinci sahnem ise Jin-hee’nin doktorla olan konuşması idi. Oradaki masum ve çaresiz haliyle bahane bulması o kadar etkileyiciydi ki aklıma direk 6 yaşındaki yeğenim geldi. Yanımda olsa kucağıma alıp bir daha bırakmazdım.

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"