* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

[1mk] Ortalık bu kadar karışmışken o kahkahayı atmasaydık, kurtulabilirdik.



Vıcık vıcık sokakta ıslaklığı şaplatarak yürüyorum – ve evet (belki de yıllar sonra - buraya dikkat- gerçekten) ağlıyorum. Bunu yapmaya hakkı olduğunu sanmıyorum. Tamam herkes istediğini yapabilir – ama herşeyi isteyebileceğini söylemedim kimseye. Yoo, bu konuda kesinlikle bir açıklama yapmadım—


Londraya döner dönmez bir karmaşadır gidiyor. İşler yoğun. Beyinler yoğun. Ellerim yoğun. Saç tellerim yoğun. Bir ağırlık var. Bir yavaşlık var. En hızlı olması gereken zamanda kaplumbağa karşısındaki aptal tavşan hızında sanki her şey. 5 ileri 9 geri. Sürekli bir geriye bakma peşinde. Birileri. Birtakım gerileri. Ve ben. Ben de bakıyorum. Birşey gördüğümden değil – sadece çoğunluğa uyuyorum. Beynim yorgun. Fazlasını yapmak istemiyor. Çok yoğun birkaç günün ardından artık iyice hızlanan 2011 yavşaklıkları doldurmuş etrafı. Her yer zencefil kokuyor. Midemi bulandırıyor. Nefretim artıyor. Neden diyor alakasız biri? Tabii ya – neden? Nedensiz bir saniyemiz geçiyor mu acaba? Bu soruyu NEDEN* bu kadar çok kullanıyoruz? Şekilciliğimizin farkında mıyız? Ya da sebepselciliğimizin? Birşeyleri birşeylere bağlandırma isteğimizin? Birbirinden alakasız kum torbaları olduğumuzu idrak edebilecek miyiz bir gün acaba? Siz yerine sen demek kolayken biz yerine ben diyemeyenlerin elindeyiz. Telefonumdaki mesaj da tam buna uygun – Atıldan geliyor bu parça: "işin bittiğinde seni bekliyor olacağız"—sen ve lanet olası siz*lerin" diyorum içimden. Sadece içimden ama . Sessizce.

(noisettes - when you were young : http://www.youtube.com/watch?v=y7ALhSdNIdU&feature=related
)
Dün sabah geldim milanodan. Ne kadar eğlendiğimi anlatmayacağım- siz tahmin yürütebilirsiniz zaten. Atılla ancak bugün görüşebiliyoruz. Saat 4 gibi ofisten çıktığımda kapıda bekliyor zira. Yürüyerek gelmiş sanırım, çünkü taksiyle devam ediyoruz. Sadece öpüyor – hiç konuşmuyor. (yine beni halka açık bir mekanda terkedicek sanırım) Bir rezidans tarzı binanın önünde duruyoruz. Taksiden alelacele inip o abartılı kibarlığıyla kapımı açıyor. Ve konuşuyor. " Birazdan göreceklerinden ben sorumlu değilim" (Bu sefer önümde intihar edecek hissine kapılıyorum – nasıl kurtarabilirim ki? Benim 3 katım..) İçeri giriyoruz. Bembeyaz binanın kiremit renkli kapısını açan siyah kemik gözlüklü 1.60 boylarındaki, default olarak gülümseyen görevli kadına selam vererek. Nereye geldiğimize dair hiçbir bilgim yok. Hiçbir tabela veya resim de yok zaten uzun giriş koridorunda. Sadee aydınlık – ferah koku ve bolca yeşil+beyaz var. Sonunda lobiye ulaştığımızda binlerce varmış gibi görünen kapılardan biri açılıyor ve uzun boylu, soluk tenli tipik bir İngiliz asilzadesi beyaz önlüğüyle bizi karşılıyor. "Hoşgeldin Atıl" diyor gayet samimi bir ifadeyle. Atıl da tatlı bir gülümsemeyle karşılık verip beni işaret ederek "Lola, bahsetmiştim" diyor. Adamın yüzünde bir anlık "Ah zavallı" ifadesi gördüğüme adım gibi eminim. (Burası kesinlikle bir şizofren kliniği olmalı) Yüksek tavanlı bir holden geçerek doktor olduğunu tahmin ettiğim asilzadenin abartısız odasına geliyoruz. Ve adam konuşmaya başlıyor. "Lola – Size isminizle hitap edebilirim değil mi?" diyor. Ben de tabii ki diyorum biraz afallamış bir halde. (tamam tamam, baya afallamış halde) Atıl sadece hafif bir gülümsemeyle bakmakla yetiniyor. Lafa karışmıyor – veya açıklama yapmıyor. Sadece adam bana binayı gezmemizi önerdiğinde elimi tutuyor. Belli belirsiz "yanındayım" dediğini işitiyorum. Ama sanki hiç konuşmamış gibi o ifadesiz gülümsemesini görüyorum yüzüne baktığımda. Önce 3. kata çıkıyoruz . Adam bize özel steril önlükler veriyor ve galoş tarzı birer çift ayakkabı uzatıyor. Neler oluyor dercesine Atıl'a dönüyorum – ama o çoktan önlüğü giymeye başlamış bile.Ve bir koridordan daha geçerken bakmam gereken yerin önüm değil sağ-solumdaki camekanlar olduğunu fark ediyorum. Maskeler – Saçlar – Dökülmüş – Sarı – Soluk – Cansız. Onlarca insan. Yatıyorlar. Uyumuyorlar ama yatıyorlar. Yanlarında bembeyaz önlüklü, gerçekten özenle seçilmiş güzellikte hemşireler var. Ama onlar bu ayrıntıya dikkat etmiyor. Çünkü kendi kemikleri daha ilginç – derilerinden çıkmak istermiş gibi duran. Veya şişkin elleri. Stereoidlerden renkleri değişmiş tırnakları. Ve mükemmel ferah bir okyanus kokusuyla bastırılmış hastalıkları. Burası ilk aşama diyor Adam. O kadar ruhsuz ki konuşurken. Benim duygusuzluğum bile ürküyor sesinden. Girişteki canayakın hali yok – koku onu da bastırıyor sanki. İstemsiz sıkıyorum Atılın hala tuttuğu elimi. O karşılık vermiyor. Çünkü asansöre yöneliyoruz, ve birkaç kat daha çıkıyoruz. 6. kattayız şimdi. Burası yine günışığıyla aydınlatılmış bir koridor. Bir sürü odaya açılıyor. Her odada bu sefer daha sarı, daha yorgun suratlar var. Bibibip sesleri de duyuorum odalardan gelen. Anlamsız. Terbiyesiz. Rahatsız edici bir ses bu. Ama birilerinin sorunsuz olduğunu anlatıyor. Çıldırmış olmalılar! Adam bu katı bir anlamda ara seviye olarak adlandırdıklarını söylüyor – "buradaki hastalar ya iyi bir gelişme izleyip 3. kata dönerler, ya da" diyor. Ve yine o " Ah zavallı kız" bakışıyla gözümün içine bakıyor. Ama hemen o duygusuzluğuna geri dönerek makinalardan, kemoterapi sonrası dönemden radyoterapinin ne aşamada bu hastalarda uygulanabileceğinden bahsediyor. Sanki 1 gr umrumdaymış gibi. Sanki aptal bilgilerine ihtiyacım varmış- ve hatta tüm bunları görmeye ihtiyacım varmış gibi. Atıla bakıyorum tekrar- beni buradan kurtarması umuduyla. Ama pislik herif hiçbir tepki vermiyor. Yalnızca obsesif halde serumları – iğneleri inceliyor. Birini gösterip bu iğnenin bir kanser hastası için nasıl ölümcül olabileceğini söylüyor. Artık tepkisizleşme sırası bende. Beynim sararıyor. Beynimi fareler yiyor. Ama kimsenin umrunda değil!

Ve bununla da kalmayıp bir 4 kat daha ilerliyoruz. Burası binanın en üst katı. Tavan tamamıyla camla kaplı. Özel süzmelerle katın içerisi ışıklandırılmış. Sadece güneş ışığı ve aynalar. Ve 4 tane oda. Sarı denemez artık. Mavi. Renksiz belki de. Gözsüz. Nefessiz. Şişkin. Çıplak. Yine anlamsız sesler. Yüzbinlerce sıvı. Beyaz-şeffaf-sarı. İdrar torbaları. Kokusuz hastalık kokusu. Belki de artık ölüm kokusu. Kanım donuyor. Bu insanların acı çekmemesi mümkün olabilir mi? Morfin onların korkularını da uyuşutuyor mudur? Bu vitrin – ışıklar – çiçekler- onların sarılıklarını,kansızlıklarını bastırıyor mudur? Kimse onlara o soluk pompasına bağlı yaşamak isteyip istmediklerini sormuş mu? Kansızlar. Kanları yok. Kanlarını böcekler yemiş. Bu toz geçirmez-ses geçirmez-fakirlik geçirmez camekanların içinde nefes aldırılıyorlar. Adam konuşuyor. Burası kod sarı diyor. Burası en uç. Kurtulabilirler – ama bu yıllar sürer. Ve sonuç garanti değil diyor.Ne demek istiyorsun dercesine bakıyorum suratına. Atıl elimi sıkıyor tekrar. (Yok canım, Atıldan bahsediyor olamaz) Atıla dönüyorum. Hala ifadesiz. Adam bizi orada bırakıyor. Çıkalım diyorum. Koşarak uzaklaşasım var. Ama Atılın beni hareket ettirmesi gerekiyor. Ayaklarım çakılı. Sarardım. Beynim kırmızı. Beynimi fareler kemiriyor.
Adama teşekkür ediyor, kapıdaki görevliye de tatlı bir selam verip çıkıyoruz. Konuşmuyorum. Atıl oturup bişeyler içelim diyor. Olur diyorum. Aptal bir yağmur başlıyor. Lanet olsun. Bugün yağmura tahammülsüzüm. Atıl oturuyor – ben seni hep hastalığımla aldatıcam diyor. "O gün(beni terkettiği piç günden bahsediyor) aklımda hep bunlar vardı. Bazen zorlanıyorum. Nefessiz kalıyorum. Sararıyorum. Sen farketmiyorsun ama. Böyle." Hiçbişey demiyorum. Demek istemiyorum. Beynimi sorular kemiriyor. Sormuyorum. Saçmaladığını hissediyorum – inanmıyorum. Sadece kendi bokunu temizlemek için bana böyle boktan 2 saat yaşattığına inanıyorum. Diğer sebepleri kabul etmiyorum. Ama ona da birşey söylemeden kalkıyorum. Yarın ararım deyip aptal yağmurun altına atıyorum kendimi. Vıcık vıcık sokakta bir de yanımdan geçen arabanın sıçrattığı su kütlesine maruz kalıyorum. Beynimi sinirler kemiriyor. Ve ben ne yapacağımı bilmiyorum...



--
1/14/2011 05:13:00 AM tarihinde Lola tarafından 1mk adresine gönderildi

Bizi de Okusana ;) × +