Herşey Dahil, Ben Hariç





Tatilden yeni döndüm. Çok eğlendim, çok dinlendim, yeniden doğmuş gibiyim......mi?

Siz öyle bilin. Ben bir haftadır yorgunluğumu atıp, yeniden kendime gelmeye çalışıyorum evde.

Neden mi? Hayır zannettiğiniz gibi ekstrem spor yapmış filan değilim tatilde. Trekking veya rafting yapmadım, paraşütle de atlamadım, dağa da tırmanmadım, „bungee jumping“le de uğraşmadım. Eee , ne yaptım öyleyse?

Cevap veriyorum : « Herşey Dahil » bir otelde iki hafta geçirdim.

Yorgunluk hergün daha sabah kahvaltısında başlıyor böyle bir yerde. Futbol sahası büyüklüğünde bir « Ana » restoranda, ayni anda otelde ikamet etmekte olan 1500 yerli ve yabancı turistin katıldığı masa kapmaca koşusuna katılıp, boş ve temiz bir masa edinebilmek kolay mı zannediyorsunuz ? Haydi masayı kaptınız, ya sonrası ? Masanızın bulunduğu yerden, karşı istikametten gelmekte olan eli kolu ekmekler, börekler, çaylar, kahveler ve büfelerden tabaklarına tepeleme doldurdukları yiyeceklerle masalarına dönmekte olan bir turist ordusu neferlerini yararak, büfelerin bulunduğu mıntıkaya ulaşmak ; ayni anda büfeleri talan etmekle meşgul, dünyanın dört bir köşesinden gelmiş, irili ufaklı, sarı saçlı, siyah saçlı, beyaz derili, siyah derili, kızıl derili onlarca iki ayaklının, kolları, gövdeleri arasından bir parça beyaz peynirle, iki parça ekmeğe ulaşabilmek ? Hele hele henüz boşaltılmamış bir çay damacanası bulup bir bardak çay alabilmek ? Haydi bütün bunları becerebildiniz, elinizde büfeden kapabildiğiniz ganimetleriniz, her ikinci adımda, yürüyen bir yük dolabı halinde önüne geleni devirip geçen aslan gibi bir Rus delikanlısına toslamadan ; ne tarafa koşacağı belli olmayan, ağlayan, tepinen, yörüngesinden çıkmış bir uydu gibi ortalıkta zikzaklar çizen onlarca sevimli insan yavrularından birine çarpıp, elinizdeki sıcak çayı başınızdan aşağı giymeden tekrar masanıza dönebilmek ?

Kahvaltınızı kazasız belasız tamamladınız, şimdi de mayonuzu giyip denize girmek istiyorsunuz değil mi ? Ee, giyin ve gidin denize işte. Amaaa, yok öyle yağma. Eğer sabah altıda kalkıp, odanızla sahil arasındaki tepeleri aşıp, otel idaresince havlu kartı karşılığında bahşedilmiş mavi havlularınızı sahildeki şezlonglardan birine sererek, o şezlongun tarafınızdan gaspedilmiş olduğunu cümle aleme ilan etmedi iseniz , o gün için deniz sefası yapmayı unutmalısınız. Çünkü öğleye doğru gittiğiniz plajda tek bir boş şezlong veya şemsiye altı bulmanıza olanak yoktur. Bu takdirde, sahille ana bina arasındaki tepeleri yeniden aşarak geri dönmek ve yüzme havuzlarından birinde şansınızı denemek zorundasınız. Tabii ki, bu defa havuzlarla ana bina arasındaki tepeleri aştıktan sonra. Haydi herhangi bir yerde, herhangi bir boşluk buldunuz ve o ana kadar çoktan yorulmuş ve sıcağın hırpalayıp ezdiği çilekeş bedeninizi biraz olsun ıslatıp ferahlatabildiniz. Öğle vakti olup da, mideniz parmak kaldırıp söz istediğinde, plaj veya havuz ile ana restoran arasındaki tepeleri yeniden aşmak gerektiğinde ne olacak ? Tabii ki yeniden düşeceksiniz yollara. Ve bütün bunları akşam yemeği için de tekrar ettiğinizi ve de iki hafta boyunca böyle yaşadığınızı bir düşünün. Her öğündeki büfe savaşlarını da hesaba katarak tabii. Tatilde yorulmayıp da ne yapacaktınız yani?

Tabii ki otel idaresi müşterilerinin rahatı için her türlü önlemi almış ve her detay en ince noktasına kadar düşünülmüş. Örneğin asansörler. 504 odalı 5 katlı otelde, ayni anda otelde kalmakta olan 1500 kişilik kapasite için 4 asansör mevcut. Bunlardan biri herhangi bir sebepten hemen her zaman servis dışı. Otel idaresi tabii ki bunu özellikle böyle ayarlayıp, bu sayede tüm katlarda asansör beklemekte olan müşterilerin, beklerken birbirleriyle kaynaşıp sohbet edebilmelerine, asansörlerden biri o katta duruncaya kadar her seferinde en az onbeş dakika geçtiğinden, büyük çapta olanak tanımış. Sohbet konusu her ne kadar genelde otel idaresinin başarısı üzerine olsa da.(!) Bu arada, özellikle yavaş hareket eden bu asansörlere klima da konulmayarak sauna effekti sağlanmış ve büfelerde bedenlerine haddinden fazla yiyecek dolduran müşterilerin sağlığı da düşünülerek, inecekleri kata kadar iyice terleyerek kilo atmaları temin edilmiş.

Odası ana binada olmayıp, bir kaç tepe ötedeki bungalowlarda bulunanlar daha da şanslı. Çünkü onlar, bulundukları yerden restoranlara, plaja veya havuzlara gidebilmek, daha doğrusu yerlerinden kıpırdayabilmek için „ shuttle“ adı verilen bir çeşit motorlu vasıtaya binebilir ve onlarla ana binaya ulaşabilirler. Telefonla çağırdıklarında gelirse tabii. Bunlar, yine lunaparklardan tanıdığınız „çarpışan arabalar“ın biraz daha büyüğü ve elektrikle değil, akaryakıtla işleyeni. İki zamanlı motorlar arada geri teptiğinden, tesisin dar yamaçlarından durmadan akseden patlama sesleri ile ikide birde yerinizden sıçrayıp kimin kimi vurduğunu sormanız da işe başka bir heyecan katmakta. Bu araçla, yokuşları son süratle inip çıkarak eşsiz bir lunapark atmosferi yaşarken, dönemecin birinde araçtan dışarıya uçmamak için elinize geçen herhangi bir yere sımsıkı tutunmalı ve leğen kemiğiniz sağlam olarak inebilmek için de araçla birlikte hoplayıp zıplamanız gerektiğini unutmamalısınız. Tatilimizin ilk günlerinde bungalowlarda kaldığımız için, biz de bu olanaktan fazlasıyla istifade edebildik. Ta ki ilk üç günün sonunda, bungalowda ya klima ile uyuyup zatüree olmak veya biraz hava almak için giriş katındaki odamızın kapısını aralık bırakarak, ertesi sabah yılan veya akrep gibi mahlukatla kucak kucağa uyanmak seçenekleriyle başbaşa kaldığımızdan, ana binaya taşınıncaya kadar.

„Herşey Dahil“ otelimizin yemek büfeleri de çok zengindi. Tabii ki bir öğün için, büfelerde ikram edilen bütün yemeklerden ve tatlılardan bir seferde almanız mümkün değil. Ama bu hiç sorun olmadı. Çünkü kaldığımız iki hafta boyunca, her öğün, ayni yemek ve tatlılar ayni büfelerde arz-ı endam ettiler. Tam ayni değilse bile, biraz şekli ve rengi değişmiş olarak. Tadları ise hep aynıydı. Otel idaresi, fabrika usulü, sürekli bir kapıdan alıp, diğer kapıdan bıraktığı müşterilerini, değişik yemekler ve gereksiz sürprizlerle şaşkınlığa uğratmamaya özellikle dikkat ediyordu.

Otelimiz gerçekten çok büyük bir araziye kurulmuştu. Ama bu kocaman tesis içinde hiçbir yerde kendinizi yalnız hissetmemeniz için de elden gelen herşey yapılmıştı doğrusu. Plaj her zaman dolu, havuzlar dolu, restoranlar dolu, hotele ait alışveriş birimi dolu, yollar dolu, barlar dolu, oyun salonları, diskolar dolu, lobi her zaman tıklım tıklımdı. Bu muhteşem nüfusun en az yarısını da her yerde atlayıp zıplayan, bağıran, çığlıklar atan, yerlerde yuvarlanan, avaz avaz ağlayıp tepinen sevimli küçükler teşkil ediyordu. Önce çok şaştığımız bu bolluğu„Herşey Dahil“ otelimizin, belli bir yaşın altındaki çocuklara bedava olduğunu öğrendiğimizde çözmüş olduk.

Otel idaresinin hakkını yememek gerek ama. Çocuk gürültüsü istemeyenleri de düşünmüş, yalnızca yetişkinlere ayrı bir kumsal da tahsis etmişlerdi. Gerçi devamlı sallandığı için üzerinde bir saniye bile duramadığınız plastik bir iskelesi, denize girdiğinizde hemen belinize dolanıp fazla yüzerek yorulmamanızı sağlayan iki metrelik sık bir yosun ormanı ve suyun dibinde yürümenizi imkansız kılıp tabanlarınızı kesen iri taşları vardı ama olsun, sonuçta yetişkinlere ayrılmış bir plaj vardı ya, denize girememişsiniz ne gam?

Tesiste gençler de düşünülmüş ve gün boyu havuzlarda süren animasyonların yanı sıra, geceleri amfitiyatro’da tertiplenen karaoke ve dans gösterileri ve açık hava diskoteğindeki eğlencelerle stres atmaları sağlanmıştı. Saat 24 e kadar beyninizi döven gürültülü müziğe dayanabildiğiniz takdirde, saat tam 24 de kapatıyorlardı hoparlörleri Allah için. Sonrasında rahatça uyuyabileceğinizi sanarken, geceyi üstü kapalı diskotekte ertesi güne bağlayan komşularınız peyderpey odalarına döndükçe, koridorlardan, bungalowların tahta merdivenlerinden yankılanan patırtılar, bağırtılar ve kahkahalardan, çevrenizde olup bitenlerden her an için haberdar olma ayrıcalığının da tüm ayrıntıları ile tadına varabiliyordunuz.

Tanıtım broşürlerinde, yerleşim merkezine sık sık kalkan minibüslerle sorunsuz bir bağlantısı olduğu övülen tesiste, güneşten tam anlamıyla yararlanıp, bronz bir tenle evinize dönmeniz için gerekenler de düşünülmüştü. 35 kilometre uzaklıktaki yerleşim merkezine gidebilmek için tesis önündeki açık arazide minibüs beklerken, bir saate yakın güneşlenmek keyfi de „dahil“ di „herşey“e. Daha önce güneş çarpmasından cankurtaran ile gitmek zorunda kalmazsanız tabii.

Tatil dönüşünde bir bilinç genişlemesi de yaşayarak, „Herşey Dahil“ kavramının asıl anlamını da idrak etmiş oldum böylece.

„Herşey“ , yani denize girememekten başlayıp, büfe başında yediğiniz dirseklere rağmen tabağınıza doldurabildiğiniz lezzetsiz yiyeceklere, asansör beklerken yaşadığınız baygınlığa, bir gün boyunca işlemeyip tüm tesisi hamama döndüren elektrik arızalarına, her an her yöne koşturmakta olan kalabalığıyla bir dinlenme tesisinden çok bir tatil fabrikasına benzeyen atmosferine varıncaya kadar, herşey demekti bu aslında.

Tesise adım attığınızda bileğinize takılan ve kendinizi size tatil boyunca markalanmış bir göçmen kuş gibi hissettiren plastik bilekliği, hesabınızı kesmenizle birlikte kesen makasa teşekkür etmeyi istettiren herşey.

İlk „Herşey Dahil“ tatilimi 2000 senesinde yapmıştım. Süperdi. Büfeler krallara layıktı, tesiste misafir sayısı kadar şezlong ve plajda dipdibe oturmaya gerek kalmayacak kadar geniş yer vardı.

İkincisini 2003 de yaptım. Hala iyiydi.

Bu üçüncüsü.

Bilmem ekonomik kriz mi, yoksa kazançtan başka birşey düşünmeyen, tatilciyi memnun edilmesi gereken bir misafir gibi değil, fabrika bandı üzerindeki bir mal gibi gören idareciler mi ?

Bilmem başka « Herşey Dahil » ler de bugün bu durumda mı ?

Bana gelince, bundan böyle benim sloganım :

Herşey dahil“ (se) ben hariç!!




Tatilden yeni döndüm. Çok eğlendim, çok dinlendim, yeniden doğmuş gibiyim......mi?

Siz öyle bilin. Ben bir haftadır yorgunluğumu atıp, yeniden kendime gelmeye çalışıyorum evde.

Neden mi? Hayır zannettiğiniz gibi ekstrem spor yapmış filan değilim tatilde. Trekking veya rafting yapmadım, paraşütle de atlamadım, dağa da tırmanmadım, „bungee jumping“le de uğraşmadım. Eee , ne yaptım öyleyse?

Cevap veriyorum : « Herşey Dahil » bir otelde iki hafta geçirdim.

Yorgunluk hergün daha sabah kahvaltısında başlıyor böyle bir yerde. Futbol sahası büyüklüğünde bir « Ana » restoranda, ayni anda otelde ikamet etmekte olan 1500 yerli ve yabancı turistin katıldığı masa kapmaca koşusuna katılıp, boş ve temiz bir masa edinebilmek kolay mı zannediyorsunuz ? Haydi masayı kaptınız, ya sonrası ? Masanızın bulunduğu yerden, karşı istikametten gelmekte olan eli kolu ekmekler, börekler, çaylar, kahveler ve büfelerden tabaklarına tepeleme doldurdukları yiyeceklerle masalarına dönmekte olan bir turist ordusu neferlerini yararak, büfelerin bulunduğu mıntıkaya ulaşmak ; ayni anda büfeleri talan etmekle meşgul, dünyanın dört bir köşesinden gelmiş, irili ufaklı, sarı saçlı, siyah saçlı, beyaz derili, siyah derili, kızıl derili onlarca iki ayaklının, kolları, gövdeleri arasından bir parça beyaz peynirle, iki parça ekmeğe ulaşabilmek ? Hele hele henüz boşaltılmamış bir çay damacanası bulup bir bardak çay alabilmek ? Haydi bütün bunları becerebildiniz, elinizde büfeden kapabildiğiniz ganimetleriniz, her ikinci adımda, yürüyen bir yük dolabı halinde önüne geleni devirip geçen aslan gibi bir Rus delikanlısına toslamadan ; ne tarafa koşacağı belli olmayan, ağlayan, tepinen, yörüngesinden çıkmış bir uydu gibi ortalıkta zikzaklar çizen onlarca sevimli insan yavrularından birine çarpıp, elinizdeki sıcak çayı başınızdan aşağı giymeden tekrar masanıza dönebilmek ?

Kahvaltınızı kazasız belasız tamamladınız, şimdi de mayonuzu giyip denize girmek istiyorsunuz değil mi ? Ee, giyin ve gidin denize işte. Amaaa, yok öyle yağma. Eğer sabah altıda kalkıp, odanızla sahil arasındaki tepeleri aşıp, otel idaresince havlu kartı karşılığında bahşedilmiş mavi havlularınızı sahildeki şezlonglardan birine sererek, o şezlongun tarafınızdan gaspedilmiş olduğunu cümle aleme ilan etmedi iseniz , o gün için deniz sefası yapmayı unutmalısınız. Çünkü öğleye doğru gittiğiniz plajda tek bir boş şezlong veya şemsiye altı bulmanıza olanak yoktur. Bu takdirde, sahille ana bina arasındaki tepeleri yeniden aşarak geri dönmek ve yüzme havuzlarından birinde şansınızı denemek zorundasınız. Tabii ki, bu defa havuzlarla ana bina arasındaki tepeleri aştıktan sonra. Haydi herhangi bir yerde, herhangi bir boşluk buldunuz ve o ana kadar çoktan yorulmuş ve sıcağın hırpalayıp ezdiği çilekeş bedeninizi biraz olsun ıslatıp ferahlatabildiniz. Öğle vakti olup da, mideniz parmak kaldırıp söz istediğinde, plaj veya havuz ile ana restoran arasındaki tepeleri yeniden aşmak gerektiğinde ne olacak ? Tabii ki yeniden düşeceksiniz yollara. Ve bütün bunları akşam yemeği için de tekrar ettiğinizi ve de iki hafta boyunca böyle yaşadığınızı bir düşünün. Her öğündeki büfe savaşlarını da hesaba katarak tabii. Tatilde yorulmayıp da ne yapacaktınız yani?

Tabii ki otel idaresi müşterilerinin rahatı için her türlü önlemi almış ve her detay en ince noktasına kadar düşünülmüş. Örneğin asansörler. 504 odalı 5 katlı otelde, ayni anda otelde kalmakta olan 1500 kişilik kapasite için 4 asansör mevcut. Bunlardan biri herhangi bir sebepten hemen her zaman servis dışı. Otel idaresi tabii ki bunu özellikle böyle ayarlayıp, bu sayede tüm katlarda asansör beklemekte olan müşterilerin, beklerken birbirleriyle kaynaşıp sohbet edebilmelerine, asansörlerden biri o katta duruncaya kadar her seferinde en az onbeş dakika geçtiğinden, büyük çapta olanak tanımış. Sohbet konusu her ne kadar genelde otel idaresinin başarısı üzerine olsa da.(!) Bu arada, özellikle yavaş hareket eden bu asansörlere klima da konulmayarak sauna effekti sağlanmış ve büfelerde bedenlerine haddinden fazla yiyecek dolduran müşterilerin sağlığı da düşünülerek, inecekleri kata kadar iyice terleyerek kilo atmaları temin edilmiş.

Odası ana binada olmayıp, bir kaç tepe ötedeki bungalowlarda bulunanlar daha da şanslı. Çünkü onlar, bulundukları yerden restoranlara, plaja veya havuzlara gidebilmek, daha doğrusu yerlerinden kıpırdayabilmek için „ shuttle“ adı verilen bir çeşit motorlu vasıtaya binebilir ve onlarla ana binaya ulaşabilirler. Telefonla çağırdıklarında gelirse tabii. Bunlar, yine lunaparklardan tanıdığınız „çarpışan arabalar“ın biraz daha büyüğü ve elektrikle değil, akaryakıtla işleyeni. İki zamanlı motorlar arada geri teptiğinden, tesisin dar yamaçlarından durmadan akseden patlama sesleri ile ikide birde yerinizden sıçrayıp kimin kimi vurduğunu sormanız da işe başka bir heyecan katmakta. Bu araçla, yokuşları son süratle inip çıkarak eşsiz bir lunapark atmosferi yaşarken, dönemecin birinde araçtan dışarıya uçmamak için elinize geçen herhangi bir yere sımsıkı tutunmalı ve leğen kemiğiniz sağlam olarak inebilmek için de araçla birlikte hoplayıp zıplamanız gerektiğini unutmamalısınız. Tatilimizin ilk günlerinde bungalowlarda kaldığımız için, biz de bu olanaktan fazlasıyla istifade edebildik. Ta ki ilk üç günün sonunda, bungalowda ya klima ile uyuyup zatüree olmak veya biraz hava almak için giriş katındaki odamızın kapısını aralık bırakarak, ertesi sabah yılan veya akrep gibi mahlukatla kucak kucağa uyanmak seçenekleriyle başbaşa kaldığımızdan, ana binaya taşınıncaya kadar.

„Herşey Dahil“ otelimizin yemek büfeleri de çok zengindi. Tabii ki bir öğün için, büfelerde ikram edilen bütün yemeklerden ve tatlılardan bir seferde almanız mümkün değil. Ama bu hiç sorun olmadı. Çünkü kaldığımız iki hafta boyunca, her öğün, ayni yemek ve tatlılar ayni büfelerde arz-ı endam ettiler. Tam ayni değilse bile, biraz şekli ve rengi değişmiş olarak. Tadları ise hep aynıydı. Otel idaresi, fabrika usulü, sürekli bir kapıdan alıp, diğer kapıdan bıraktığı müşterilerini, değişik yemekler ve gereksiz sürprizlerle şaşkınlığa uğratmamaya özellikle dikkat ediyordu.

Otelimiz gerçekten çok büyük bir araziye kurulmuştu. Ama bu kocaman tesis içinde hiçbir yerde kendinizi yalnız hissetmemeniz için de elden gelen herşey yapılmıştı doğrusu. Plaj her zaman dolu, havuzlar dolu, restoranlar dolu, hotele ait alışveriş birimi dolu, yollar dolu, barlar dolu, oyun salonları, diskolar dolu, lobi her zaman tıklım tıklımdı. Bu muhteşem nüfusun en az yarısını da her yerde atlayıp zıplayan, bağıran, çığlıklar atan, yerlerde yuvarlanan, avaz avaz ağlayıp tepinen sevimli küçükler teşkil ediyordu. Önce çok şaştığımız bu bolluğu„Herşey Dahil“ otelimizin, belli bir yaşın altındaki çocuklara bedava olduğunu öğrendiğimizde çözmüş olduk.

Otel idaresinin hakkını yememek gerek ama. Çocuk gürültüsü istemeyenleri de düşünmüş, yalnızca yetişkinlere ayrı bir kumsal da tahsis etmişlerdi. Gerçi devamlı sallandığı için üzerinde bir saniye bile duramadığınız plastik bir iskelesi, denize girdiğinizde hemen belinize dolanıp fazla yüzerek yorulmamanızı sağlayan iki metrelik sık bir yosun ormanı ve suyun dibinde yürümenizi imkansız kılıp tabanlarınızı kesen iri taşları vardı ama olsun, sonuçta yetişkinlere ayrılmış bir plaj vardı ya, denize girememişsiniz ne gam?

Tesiste gençler de düşünülmüş ve gün boyu havuzlarda süren animasyonların yanı sıra, geceleri amfitiyatro’da tertiplenen karaoke ve dans gösterileri ve açık hava diskoteğindeki eğlencelerle stres atmaları sağlanmıştı. Saat 24 e kadar beyninizi döven gürültülü müziğe dayanabildiğiniz takdirde, saat tam 24 de kapatıyorlardı hoparlörleri Allah için. Sonrasında rahatça uyuyabileceğinizi sanarken, geceyi üstü kapalı diskotekte ertesi güne bağlayan komşularınız peyderpey odalarına döndükçe, koridorlardan, bungalowların tahta merdivenlerinden yankılanan patırtılar, bağırtılar ve kahkahalardan, çevrenizde olup bitenlerden her an için haberdar olma ayrıcalığının da tüm ayrıntıları ile tadına varabiliyordunuz.

Tanıtım broşürlerinde, yerleşim merkezine sık sık kalkan minibüslerle sorunsuz bir bağlantısı olduğu övülen tesiste, güneşten tam anlamıyla yararlanıp, bronz bir tenle evinize dönmeniz için gerekenler de düşünülmüştü. 35 kilometre uzaklıktaki yerleşim merkezine gidebilmek için tesis önündeki açık arazide minibüs beklerken, bir saate yakın güneşlenmek keyfi de „dahil“ di „herşey“e. Daha önce güneş çarpmasından cankurtaran ile gitmek zorunda kalmazsanız tabii.

Tatil dönüşünde bir bilinç genişlemesi de yaşayarak, „Herşey Dahil“ kavramının asıl anlamını da idrak etmiş oldum böylece.

„Herşey“ , yani denize girememekten başlayıp, büfe başında yediğiniz dirseklere rağmen tabağınıza doldurabildiğiniz lezzetsiz yiyeceklere, asansör beklerken yaşadığınız baygınlığa, bir gün boyunca işlemeyip tüm tesisi hamama döndüren elektrik arızalarına, her an her yöne koşturmakta olan kalabalığıyla bir dinlenme tesisinden çok bir tatil fabrikasına benzeyen atmosferine varıncaya kadar, herşey demekti bu aslında.

Tesise adım attığınızda bileğinize takılan ve kendinizi size tatil boyunca markalanmış bir göçmen kuş gibi hissettiren plastik bilekliği, hesabınızı kesmenizle birlikte kesen makasa teşekkür etmeyi istettiren herşey.

İlk „Herşey Dahil“ tatilimi 2000 senesinde yapmıştım. Süperdi. Büfeler krallara layıktı, tesiste misafir sayısı kadar şezlong ve plajda dipdibe oturmaya gerek kalmayacak kadar geniş yer vardı.

İkincisini 2003 de yaptım. Hala iyiydi.

Bu üçüncüsü.

Bilmem ekonomik kriz mi, yoksa kazançtan başka birşey düşünmeyen, tatilciyi memnun edilmesi gereken bir misafir gibi değil, fabrika bandı üzerindeki bir mal gibi gören idareciler mi ?

Bilmem başka « Herşey Dahil » ler de bugün bu durumda mı ?

Bana gelince, bundan böyle benim sloganım :

Herşey dahil“ (se) ben hariç!!

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"

BU SİTEDE YAYINLANAN YAZILARIN YASAL HAK VE SORUMLULUKLARI YAZARLARA AİTTİR.