* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

çalar saatin kadınsı gevezeliği



























Son zamanlarda soyutlukta yüzemediğimin farkındayım. Sürekli insanın kemiksiz en menem uzvu olduğuna inandığım dilin yaptığı patavatsızlıklara takmış bir vaziyet içerisinde, şikayet mektuplarıyla donatıyorum benim kıymetli blogumu. Böyle olmasından ötürü keyifsizliğime hiç girmeyeceğim bile.

Adanın en tepesinde böyle panjurları kapanınca ses işitmeyen bir yerde kapamaya gayret göstersem de kendimi, gazete & televizyon iletişim dünyamdan tamamen çıkmış olsa da, kulaklarımı tıkasam da, geliyor saat kulesinin oradan ada beylerinin cıkcık sesleri taa buralara.

Onlarca yazı hazırlayıp ekranı çat diye indirişimden olsa gerek taslaklarda kitli kalanları bir türlü yayınlama cüreti gösteremedim. Seneler sonra bu günü aradığımda karşıma çıkacak olanların bu tür yakınmalar, utançlar, ah çektirecek cümleler olmasını istemedim çünkü.

Ebeveyn olunca belki, çağın kara deliği şu internette benden bi kaç kuple kalacaksa, güne ait olsun istemedim.

Lakin; susmak, gözleri kapamak, üç maymunu oynamak falan kar etmiyor şu sıra. Ülkenin hali malum. Bir sürü lüzumsuza bırakılmış gelecekte. ''Nasılsın? İyi misin''le başlayan telefon konuşmalarının yaşanan ''hadi canım'' tadında olaylarına verilen tepkiler doğrultusunda akışına söylenecek tek söz yok.

Bir şeylere isyan yazılacaksa burada, şu an bunun bir başlangıcı da yok. İpin ucu kaçmış ötelere çünkü çoktan. Önümüz, arkamız, sağımız, solumuz, hatta güneşin ruhumuza sızabileceği tek açıklık, tepemiz bile sobe. Kapana kısılmış olduğumuzdan, ağızlarımıza, ondan öte özgürlüğümüze sansür adı altında vurulan mühürlerden haberimiz bile yok.Çıkan ufacık bir gık'ımız da. Koca bir boşvermişlik üzerine gidiyoruz işte. Yeni neslin en mukaddes meselesi vasat aşk olmuş, paylaşım sitelerine özlü sözler koymak olmuşken; eski nesilse aldığı üç kuruşun derdine düşüp kapı pencere kapamış yumurtaya can veren allahın azrailini beklemeye koyulmuş..

Öncesinde olan biten memleket meselelerine isyanını haykıran es kaza içeri atılmamış tek tük düşünen adama sesleniyorum, bırakınız efendim, ihaneti merkez bellemiş, yalanı dahilik ilan etmiş, çalıntı çırpıntı bir kaç beyin yokedici diziyi seyrediniz, berna laçin programı tadında bodruma yerleşiniz. Tuzu kuru memleketimin hali malum, sizde sereserpe gevşeyiniz. Zira, bulunur mutlaka haddi kendinde bulan bir kaç kelam edecek.

Parmaklarda sihir oluşuna evvel zaman önceden inanmışken ben işittiğim mukaddes melodilerden; şimdi şaşkınım. Piyasası geniş, midesi geniş, mezhebi geniş ülkemde, ilerlemenin yolu bir kaç nota keşfinden öte kemiği gevşemiş çene hareketine dönüşüvermiş.

Hümanizm ne doğru yoldur aslında, dininden, dilinden, zihninden geçenden çok, insan olduğu için sevilir, sayılır ya bir beden. Oysa birbirine şapka çıkararak selam eden nesilleri tüketeli çok oldu biz. İnsanlığımızdan vazgeçeli de..

Sanata aşina en çokta aşık halimle konuşuyorum şimdiden sonrasını.. Fazıl say mesele; kurduğu o talihsiz cümleyse ayrı bir mesele. Piyano başında matematik üzerine oturtulmuş dahice bir kurgu gibi parmaklarının yarattığı mucizeyi hep takdir etmişimdir. Kişiliği, özel hayatı için seçtikleri, yürüyüşü, düşünüşü beni hiç sanatını yargılar mevkiye eriştirmemiştir. Eriştirmeyecektir de.. Fakat bunca sene gördüğüm; öğrendiklerimi sunarken duruşun ne muhim bi nokta olduğu. Ayaklarınla yapacağın o muhteşem hareket için aslında başının o dik duruşunun ehemmiyeti mesela.

İcra ettiği mevkide başarılar gösterip, mütevazılığı bünyesine yapıştırması gerekirken, öncelerden beri süregelen talihsiz cümleler trafiği artık o parmakların sihrinin önüne geçti. Pervasızca hareketlenen çenesinden dökülen bir kaç savruk dil hareketi elimi alnıma vurmama sebep şu vakitlerde.

Gece açtım ekşi sözlüğü, günceline baktım. ''Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum'' cümlesine tık'ımın sebebi yalnızca meraktı. Okuduklarım, twitterda oldukça gelişmiş bir savunma mekanızmasıyla yanıt saydıran Fazıl Say'a aitti. Beethoven'dan özlü sözler, Nietzsche'den düşüncelerle bezenmiş, acıtasyon vari ''ceketi ateşleyin'' kelamlarıyla burun buruna geldim. Cümleler dünyanın mükemmel olmayışına, sanatın ehemmiyetine, ve halkı kategorize etmeye yönelikti.

Benimse merakım şu, ne zaman en mukaddese erişilir ki? Kaç beynin, kaç ruhun içini mükemmel olduğuna iknaya gücün yetebilir ki?Nasıl emin olabilir, bunu nasıl düşünebilir, övünme yetisini nasıl kendi kendine mıhlayabilirsin ki? Sanatçısın sen, söylediğin gibi yüzlerce ülke gezen, gezerken de tek gayesi daha iyi olmak olan bir sanatçı. İcraatının hangi mertebeye eriştiği hususunda şakşak yapacak insanlara kapılmayacak, sahnedeyken adeta boş bir alana çalıyormuşcasına, kendini unuturcasına ona ait olacak olansın. Elbette eleştireceksin. Düşüncelerini tıpkı parmakların gibi özgürce savurabileceksin. Fakat bunu niyeti naif bir şekilde becereceksin. Hitap ettiğin kesmi coştururken, ötekileri imrendireceksin. Ürettiklerine aşık olacak ki o, yerdiğin melodilerden sıyrılıp seninkine kayacak. Ayıplıyorum seni, çok. Belki utanıyorum da. Üretimle odak olacakken, seni hakikaten icraatından ötürü sayacakken, kategorize etme haddini kendinde gördüğün için. Eleştrinin dozundan bir haber, öylece başıbozuk cümleler savurduğun için. O utandığın kesimden, onların eleştirdiğin patavatsız söylemlerinden ne farkın kaldı şimdi? Asaletini hangi devirde bıraktın? Sahi, acaba öncesinde üzerine almış mıydın? Peki ilkokul talebesi kıvamında ''bazıları anlayamaz'' söz öbeğini, cümelelerine nokta seçiyor olmana ne diyeceğiz? Sözcükleri yıllarca devleşmiş, cümleleri herkesin zihninde birikmiş özümsediğin, örnek bellediğin insanların yolundan gidebilme telaşına n'oldu? Yazdığın mektuplarda bıraktığın üç noktalar dışında bir tek derinliğin olmayışı? Müzik bilmeyen insanlar dediklerine seni hissedemeyecek, dinleyemeyecek olduklarını baştan belirtme anlayışına ne demeliyiz?

Bir takım insan toplulukları seçeceksin, onlar seni bilecek, belki aslında bilmeyecek ama biliyormuş gibi gözükecek, entelektüel oluşu konserine gelmek sandıklarından ötürü esneyerek spotlar senin üzerindeyken notalarını işitmeyecek olanları benimseyeceksin. Öyle mi?

Anlaşılan o ki, sen bu yolda bu biçimde devam edeceksin. Sen de eleştirdiğin gibi, yerdiğin, ezdiğin, küçümsediğin herkes gibi, tıpkı bu ülkeden en temel parça gibi, ''üretmeyeceksin''.. Şimdi eleştirye konu olan lüzumsuz kelamların silinecek bir gün ve sen hatırlanacak melodi bırakamayacak kadar utanmakla meşgul olmuş olacaksın.

Eylül Fatma Kılıç 


Bizi de Okusana ;) × +