İstanbul’u dinledim, gözlerim açıktı!!!


İstanbul’daydım!!! Gittim, gördüm ve döndüm!!!

Eski sevgilim beni tüm içtenliğiyle, tüm güzelliği, tüm çilekeşliği ve tüm sevgisiyle karşıladı!

Boğazın iki yakasını birleştiren muhteşem köprüleri; gündüzleri üstüste yığılmış motorlu taşıtları ile sürekli homurdanan huzursuz canavarları, geceleri binbir pırlanta ile işlenmiş ödenemez bahadaki görkemli dev gerdanlıkları andırıyorlardı.

İstanbul’u dinledim, İstanbul’u kokladım, İstanbul’a dokunmaya, onu görmeye ve hissetmeye çalıştım.

On seneye yakın bir zamandır görmediğim çocukluğumun ve gençliğimin şehrini yeniden tanımaya, kavramaya, anlamaya uğraştım.

Tepelerini kaplamış bina yığınları, caddelerinden akan insan kalabalıkları, tamamen kendi kanunlarına göre hareket eden trafiği, tamamen kendi kafasına göre takılan insanları, sokaklara taşan çeşitli yiyecek kokuları ile bir o kadar tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı şehrim bana.

Gittiğim her yerde aradım onu, hem buldum hem bulamadım. Yüreğimi yıllarca sızlatmış olan hasreti hem dindi hem dinmedi, ona hem kavuştum, hem de kavuşamadım.

Neler değişmiş, neler değişmemişti? Neler daha iyi, neler daha beter olmuştu? Hem ben objektif bir yargıya varacak kadar serinkanlı bir kafayla görebiliyor muydum bu şehri?

Her neyse, düşündüklerimi, izlenimlerimi dökeceğim bu satırlara şimdi.

Sabiha Gökçen’e indiğimde ilk duygum beğeni oldu. Güzel, büyük ve modern bir havaalanıydı gördüğüm. Kontrollerden sorunsuz geçtik. Sarı taksilerden biriyle şehre doğru yola koyulduğumuzda ise, güzel duygularım yerini paniğe bırakmaya başladı. Gözün görebildiği her yer binalarla dolmuştu. Beton kutular, cam gövdeli şirket binaları, yanyana, ardarda, ufuklara kadar binalar. Sonraki günlerde minibüs ve dolmuşlarla karşı yakaya geçmeye her çalıştığımızda- Anadolu yakasında kalıyorduk- , panik hissim de büyüdü. Sanki her yer taş binalarla ve otolarla dolmuştu. Hele köprü girişlerinde oluşan uzun araba kuyruklarında takılıp, saatlerce milim milim ilerledikçe de, panik hissim önüne geçilmez bir kaçma arzusuna dönüşmeye başladı. Ayni zamanda, İstanbul’luların anlaşılan her gün yaşamak zorunda kaldıkları bu durumun beni böylesine olumsuz etkilemesi de, bir çeşit utanç duygusuna kapılmama neden oluyordu. Taksim’e varıncaya kadar sabrım ve sinirlerim son haddine varmış durumdaydı her seferinde.

Arkasından deniz yolunu denedik. Bostancı’dan kalkan deniz otobüsleri yirmi dakikada Kabataş’a varınca, yeni bir sevinç sardı içimizi. Demek bir kurtuluş yolu vardı? Ama daha sonrası? Neyse ki, birkaç gün sonra İstanbul içinde, metro, finiküler ve tramvay vasıtasıyla az çok hareket etmeyi öğrendik. Her ne kadar hemen günün her saatinde tıka basa doluyorsa da, tramvayın yeniden tedavüle konmuş olması çok yerinde olmuş. Özellikle metronun şehir içi ulaşım sorununa büyük çapta katkıda bulunduğunu farkettik. İstanbul gibi devasa bir şehirde, toplu taşım araçlarının öneminin çok büyük olduğu ve bu çözümün çok daha geliştirilip genişletilmesi gerektiği de gün gibi ortada.

İki yaka arasındaki ulaşım konusunda büyük bir ihtiyacı karşılayan halk motorlarını ve deniz yollarının gemilerini de kullandık. Denizi aşma konusunda alternatifler olduğu halde, iş kara üzerindeki ulaşıma geldiğinde, ulaşmaktan ziyade ulaşamamaktan söz edilmesi gerek herhalde. Sözün kısası İstanbul bugünkü haliyle, kapılarından, pencerelerinden, tavanından ve tamponundan insanlar sarkan, tıka basa dolu eski otobüslere benziyor. Üzerindeki ağırlıktan yol alamadığı bir tarafa, az sonra tamamen çöküp parçalara ayrılacak durumda sanki. Akraba ve arkadaşlarımızın özel arabalarıyla bizi gezdirme çabaları da, her seferinde ayni oto kuyruklarında yaşama savaşı verdi. Bu durum da tabii, kafalarımızda başka bir sorunun doğmasına yol açtı: Gidilecek yolları olmayan bir şehirde, neden her bir vatandaş özel bir araba alıyor, özel otosu olmayan da almaya çalışıyor acaba? Neyse, vardır bir bildikleri.

Birkaç gün şehrin iki yakasında hedeflerimize varabilme uğraşı verdikten sonra kendimizi Boğaziçi vapuruna attık.

Deniz! O güzel, mavili yeşilli derin sular! O suları yararak, köpürterek ilerleyen eski tanıdık! Gemi çevresinde çığlıklarla uçuşan martılar! İşte bu! İstanbul buydu! Buradaydı! Alt güverteden neredeyse içine düşecek kadar sarkarak, sağımdan solumdan geçen dalgaları neredeyse kucaklayarak, denizin kokusunu içime çekerek Anadolu Kavağı’na kadar mest oldum. Ama burada bile herşey tanıdık değildi. Burada bile ikilemde kalıyor, irkiliyor, şaşırıyordum. Evet, iki yakadaki tanıdık görüntüler, güzellikleri ile nefes kesen yalılar, sandallar, gemiler, koca sesleri martıların şarkılarına karışan transatlantikler, süzülen yelkenliler, bildiğim koylar, ağaçlar, hepsi buradaydı ama, iki tarafa baktığımda gördüğüm manzara yer yer tümden değişmişti. Önceden yemyeşil hülyalı ağaçlarla kaplı tepelerin ardından görünen mavi gökyüzü yerine, birden gökdelenler bakıyordu tepelerin arasından insana. Neresiydi burası? Boğaziçi mi? Manhattan mı? Uzak Doğu’da bir yer mı yoksa? Nereye geldim ben? Hele o üzerinde yüzlerce çelik kule bulunan yere “Çamlıca” bile dediler ya, inanmadım!

Çareyi Anadolu Kavağı’nda bir restoranda- eskiden çay bahçeleri vardı yalnızca, şimdiyse burası da çeşitli balık restoranları ve hediyelik eşya satan dükkanları ile bir turistik beldeye dönüşmüş, fena mı olmuş, cevabını veremedim- kalamar ve midye tavasına sığınmakta buldum neticede. Boğaz dönüşü, üstünde balık tutanlar, altında balık-ekmek yiyenler ordusu ile yeni Galata köprüsü, Topkapı Sarayı, Yeni Cami ve Aya Sofya ile kararan akşama unutulmaz bir İstanbul silueti çizen görüntüler gözlerimden nostalji yaşları akmasını sağladılar. Yine karar verememiştim, bulmuş muydum sonunda İstanbul’umu?

Başka şeyler de yaptık tabii. Örneğin Metrobüs’e bindik. Anadolu yakasında kalktığı yerden bindiğimizden güzelce yer de bulduk. Kendisine ayrılmış yolda kuyrukta bekleşen diğer vasıtalara hava atarak hızla yol alırken de son derece mutluyduk. Ta ki Boğaz Köprüsü üzerinde birden bozuluncaya kadar. Tüm yolcuları indirdiler orada. Sonra gelen metrobüsler tıka basa doluydu. Neyse ki boş bir taksiye birkaç yolcu birleşip binerek Taksim’e ulaşabildik. O gün çok daha büyük bir projemiz vardı. Beylik Düzü’nde oturan bir akrabayı ziyaret edecektik. Daha sonra Taksim’den Mecidiyeköy’e, oradan da Avcılar’a giden Metrobüs’ün yerini bulup, tıklım tıklım dolu araçta ayakta cambazlıkla devam eden odise’miz, Avcılar’dan bir taksi sayesinde neticede üç saat sonra hedefimize ulaşmakla son buldu. Ama ziyaretimiz kısa sürdü çünkü akşama tekrar Beyoğlu’nda başka arkadaşlarla randevumuz vardı. Beylik Düzü sakinlerinin yardımlarıyla yerini bulduğumuz,Tem yolundan giden iki katlı mucizevi otobüs ile en kısa zamanda Şişhane’ye ulaştığımız halde, tam o noktada birden tıkanan trafik yüzünden, yolun geri kalan kısmını yaya olarak tamamlayarak, neticede tam randevu saatinde Çiçek Pasajı önüne vardığımızda, bu şehirde yaşamak için mucizelere gerek olduğuna bir kere daha kanaat getirdik.

İstanbul’umu bulmak için, eski semtlere gitmem gerektiğini durmadan fısıldayan içimdeki sese uyarak bir taksi ile –herhalde trafik yüzünden- Taksim,Ukapanı, Laleli güzergahından ulaştığımız Çarşıkapı olduğunu tahmin ettiğim yerden Kapalışarşı’ya girdiğimizde, aslında niyetim yalnızca vitrinlere bakmak, eski İstanbul’umun havasını biraz soluyabilmekti. Herhalde görünüşümüzün etkisiyle adım başında çeşitli lisanlarda hitabedilerek atabildiğimiz birkaç adımdan sonra, kendimizi bir kuyumcuda, daha sonra da kuyumcunun elden gönderdiği bir dericide bulduk. Günün sonunda uzun sohbetler etmiş, dünyanın ve Türkiye’nin sorunlarına dükkan sahipleri ile birlikte çareler üretmiş, bir yüzük, bir küpe, iki de deri ceket zenginleşmiş olarak Kabataş’a giden tramvayın bir kenarlarına sıkışmıştık. Bu muydu neticede aradığım İstanbul? Bu arada jeton, tramvay, gemi, metro sistemine alışmıştık alışmasına da, jetonların Sultanahmet durağı’ında neden duraktaki bir gişede değil de, caddenin karşı tarafındaki bakkalda satıldığını pek çözememiştik.

Eski İstanbul’u arayışım daha sonraki günlerde Sultanahmet Köftesi ‘ni bulmaya çalışmak ile devam etti. Yine tramvay, yine baş döndüren kalabalık. Ne çare ki Sultanahmet’de birden fazla köfteci vardı. “En hakiki” olduğunu tabelasına yazmış olanına girdik sonunda. Köfteler de değişmişti bana göre. O minicik közde pişmiş enfes köftelerin yerini uzun boylu, sosise benzer şeyler almıştı. Tadı da başkaydı, acaba değişen benim damağım mıydı? Sultanahmet meydanı bile değişmişti sanki. Meydanı dolduran turistler de. Eski çiçek çocuklarına benzeyenler azdı, ortalıkta dolaşanların çoğunluğu doğuluydu sanki.

Aya Sofya her zamanki gibi muhteşemdi. Sultanahmet Camii de. Onlarda değişen de, gezme işleminin daha disiplinli ve dünyadaki benzerleri gibi yapılmasıydı. Yakışmıştı da. Sultanahmet’den Sirkeci’ye giden sokakları ise tanıyamadım. Turistik eşya satan dükkanlar yığılmıştı sokaklara.

Taksim’de, İstiklal caddesi’nde, Şişli’de, Osmanbey, Nişantaşı’nda , Halaskargazi’de, Harbiye’de, Karaköy’de Eminönü’nde defalarca dolaştım. Herşey ayniydi ama yine de ayni değildi.

Değişen ve beğendiğim şeylerden biri, insanların ayakkabılarıydı. Modanın etkisi var mıdır bilemem, ama karşılaştığım herkes- caddelerde,metroda, vapurlarda vesaire- istisnasız aklı başında papuçlar giyiyorlardı. Kadın, erkek, yaşlı, genç, herkesin ayağında rahat, düz, spor ayakkabılar vardı. Kıyafetler de öyle, rahat, temiz, genelde spordu. Genç kadınlar, kızlar bu rahatlığa rağmen göze hoş görünen sade şıklıklarından vazgeçmemişlerdi. Varoşlar denen semtlere gitmedim tamam ama nihayet şehrin bilinen merkezi semtlerinde bulundum ve oralara mutlaka ki her semtten insanlar geliyorlar.

Beğendiğim ikinci şey, sokak hayvanlarının durumuydu. Kadıköy yakasında ve Avrupa yakasının merkezi semtlerinde dolaşan sokak köpekleri kulaklarında belediyelerin markasını taşıyorlardı. Onlardan ikisini Taksim’de ilk gördüğümde şoka girdim. Çünkü köpekler yol kenarında hareketsiz yatıyorlardı. Hasta olduklarını veya zehirlenmiş olduklarını düşündüm. Panik içinde çevredeki esnafa sorduğumda, hepsinin belediyece kayıtlı köpekler olduğu cevabını aldım. “Merkezi semtlerde kimse zehirlemeye cesaret edemez, çünkü halk yaptırmaz.” dediler. Bu bile eskiye nazaran bir gelişme olduğundan çok sevindim ve öyle olduğuna inanmak istedim. Rastladığım sokak kedileri de oldukça besili görünüyorlardı ve çevredeki esnafça bakılıyorlardı. Belki kötü hayvan kaderlerine rastlamaktan beni Allah korudu ve ben bu izlenimlerimin doğru olmasını diliyorum.

Olumlu bulduğum bir şey de, kaportası dökülen, boyası çıkmış, harabe halindeki otoların caddelerden kaybolmuş olmasıydı. Bu yenilenme neye maloldu bilemem ama oto sayısının artışı da önlenebilirse, trafikteki otoların bu görüntüsü güzel.

Mutlaka değinmek gereken hususlardan biri de tuvaletlerin durumu. Havaalanından başlamak üzere, gittiğim tüm kafe ve restoranlarda, hatta örneğin Taksim’deki halka açık olanında bile tuvaletler eskiye nazaran tamamen değişmişti. Temiz ve bakımlıydılar. Sokak ve caddelerin temizliği de dikkat çekiyordu. Hele İstiklal caddesinde biteviye dolaşan süpürge arabası ve çöpçüler, yanımızdaki İsviçre’li arkadaşımızın bile hayranlığını uyandırdı. “Bizim şehrin idarecilerini getirelim de görüp örnek alsınlar.” diye yorum getirmesi de içimden sevinç çığlıkları atmama bile neden oldu.

En hoşuma giden şeyi yazmasam olmaz!

Yollarda, caddelerde gençlerin elele kolkola serbestçe dolaşıp, dünyanın en tabii şeyi şeklinde birbirleriyle öpüşmeleri de, köprülerin altından çok suların akmış olduğunu açıkça gösteriyordu. Parklarda sevgili veya eşleriyle sarmaş dolaş oturan ve çok sevinmeme neden olan türbanlı kızlar da vardı bunlar arasında.

İstanbul’u dinlemeye, gözlemlemeye, hissetmeye çalıştım işte böyle.
Gözlerim açıktı.

Herşeyi yazamadım, çünkü buraya sığmazdı.

İstanbul’u aradım kaldığım günler boyunca. Bildiğim, tanıdığım İstanbul’u.
O’nu bulabildim mi?
Bilmiyorum!

Özlemim dindi mi?
Hayır tersine, arttı.

Tekrar gelecek miyim?
Kesinlikle evet! Hem de arayı fazla açmadan.


İstanbul’daydım!!! Gittim, gördüm ve döndüm!!!

Eski sevgilim beni tüm içtenliğiyle, tüm güzelliği, tüm çilekeşliği ve tüm sevgisiyle karşıladı!

Boğazın iki yakasını birleştiren muhteşem köprüleri; gündüzleri üstüste yığılmış motorlu taşıtları ile sürekli homurdanan huzursuz canavarları, geceleri binbir pırlanta ile işlenmiş ödenemez bahadaki görkemli dev gerdanlıkları andırıyorlardı.

İstanbul’u dinledim, İstanbul’u kokladım, İstanbul’a dokunmaya, onu görmeye ve hissetmeye çalıştım.

On seneye yakın bir zamandır görmediğim çocukluğumun ve gençliğimin şehrini yeniden tanımaya, kavramaya, anlamaya uğraştım.

Tepelerini kaplamış bina yığınları, caddelerinden akan insan kalabalıkları, tamamen kendi kanunlarına göre hareket eden trafiği, tamamen kendi kafasına göre takılan insanları, sokaklara taşan çeşitli yiyecek kokuları ile bir o kadar tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı şehrim bana.

Gittiğim her yerde aradım onu, hem buldum hem bulamadım. Yüreğimi yıllarca sızlatmış olan hasreti hem dindi hem dinmedi, ona hem kavuştum, hem de kavuşamadım.

Neler değişmiş, neler değişmemişti? Neler daha iyi, neler daha beter olmuştu? Hem ben objektif bir yargıya varacak kadar serinkanlı bir kafayla görebiliyor muydum bu şehri?

Her neyse, düşündüklerimi, izlenimlerimi dökeceğim bu satırlara şimdi.

Sabiha Gökçen’e indiğimde ilk duygum beğeni oldu. Güzel, büyük ve modern bir havaalanıydı gördüğüm. Kontrollerden sorunsuz geçtik. Sarı taksilerden biriyle şehre doğru yola koyulduğumuzda ise, güzel duygularım yerini paniğe bırakmaya başladı. Gözün görebildiği her yer binalarla dolmuştu. Beton kutular, cam gövdeli şirket binaları, yanyana, ardarda, ufuklara kadar binalar. Sonraki günlerde minibüs ve dolmuşlarla karşı yakaya geçmeye her çalıştığımızda- Anadolu yakasında kalıyorduk- , panik hissim de büyüdü. Sanki her yer taş binalarla ve otolarla dolmuştu. Hele köprü girişlerinde oluşan uzun araba kuyruklarında takılıp, saatlerce milim milim ilerledikçe de, panik hissim önüne geçilmez bir kaçma arzusuna dönüşmeye başladı. Ayni zamanda, İstanbul’luların anlaşılan her gün yaşamak zorunda kaldıkları bu durumun beni böylesine olumsuz etkilemesi de, bir çeşit utanç duygusuna kapılmama neden oluyordu. Taksim’e varıncaya kadar sabrım ve sinirlerim son haddine varmış durumdaydı her seferinde.

Arkasından deniz yolunu denedik. Bostancı’dan kalkan deniz otobüsleri yirmi dakikada Kabataş’a varınca, yeni bir sevinç sardı içimizi. Demek bir kurtuluş yolu vardı? Ama daha sonrası? Neyse ki, birkaç gün sonra İstanbul içinde, metro, finiküler ve tramvay vasıtasıyla az çok hareket etmeyi öğrendik. Her ne kadar hemen günün her saatinde tıka basa doluyorsa da, tramvayın yeniden tedavüle konmuş olması çok yerinde olmuş. Özellikle metronun şehir içi ulaşım sorununa büyük çapta katkıda bulunduğunu farkettik. İstanbul gibi devasa bir şehirde, toplu taşım araçlarının öneminin çok büyük olduğu ve bu çözümün çok daha geliştirilip genişletilmesi gerektiği de gün gibi ortada.

İki yaka arasındaki ulaşım konusunda büyük bir ihtiyacı karşılayan halk motorlarını ve deniz yollarının gemilerini de kullandık. Denizi aşma konusunda alternatifler olduğu halde, iş kara üzerindeki ulaşıma geldiğinde, ulaşmaktan ziyade ulaşamamaktan söz edilmesi gerek herhalde. Sözün kısası İstanbul bugünkü haliyle, kapılarından, pencerelerinden, tavanından ve tamponundan insanlar sarkan, tıka basa dolu eski otobüslere benziyor. Üzerindeki ağırlıktan yol alamadığı bir tarafa, az sonra tamamen çöküp parçalara ayrılacak durumda sanki. Akraba ve arkadaşlarımızın özel arabalarıyla bizi gezdirme çabaları da, her seferinde ayni oto kuyruklarında yaşama savaşı verdi. Bu durum da tabii, kafalarımızda başka bir sorunun doğmasına yol açtı: Gidilecek yolları olmayan bir şehirde, neden her bir vatandaş özel bir araba alıyor, özel otosu olmayan da almaya çalışıyor acaba? Neyse, vardır bir bildikleri.

Birkaç gün şehrin iki yakasında hedeflerimize varabilme uğraşı verdikten sonra kendimizi Boğaziçi vapuruna attık.

Deniz! O güzel, mavili yeşilli derin sular! O suları yararak, köpürterek ilerleyen eski tanıdık! Gemi çevresinde çığlıklarla uçuşan martılar! İşte bu! İstanbul buydu! Buradaydı! Alt güverteden neredeyse içine düşecek kadar sarkarak, sağımdan solumdan geçen dalgaları neredeyse kucaklayarak, denizin kokusunu içime çekerek Anadolu Kavağı’na kadar mest oldum. Ama burada bile herşey tanıdık değildi. Burada bile ikilemde kalıyor, irkiliyor, şaşırıyordum. Evet, iki yakadaki tanıdık görüntüler, güzellikleri ile nefes kesen yalılar, sandallar, gemiler, koca sesleri martıların şarkılarına karışan transatlantikler, süzülen yelkenliler, bildiğim koylar, ağaçlar, hepsi buradaydı ama, iki tarafa baktığımda gördüğüm manzara yer yer tümden değişmişti. Önceden yemyeşil hülyalı ağaçlarla kaplı tepelerin ardından görünen mavi gökyüzü yerine, birden gökdelenler bakıyordu tepelerin arasından insana. Neresiydi burası? Boğaziçi mi? Manhattan mı? Uzak Doğu’da bir yer mı yoksa? Nereye geldim ben? Hele o üzerinde yüzlerce çelik kule bulunan yere “Çamlıca” bile dediler ya, inanmadım!

Çareyi Anadolu Kavağı’nda bir restoranda- eskiden çay bahçeleri vardı yalnızca, şimdiyse burası da çeşitli balık restoranları ve hediyelik eşya satan dükkanları ile bir turistik beldeye dönüşmüş, fena mı olmuş, cevabını veremedim- kalamar ve midye tavasına sığınmakta buldum neticede. Boğaz dönüşü, üstünde balık tutanlar, altında balık-ekmek yiyenler ordusu ile yeni Galata köprüsü, Topkapı Sarayı, Yeni Cami ve Aya Sofya ile kararan akşama unutulmaz bir İstanbul silueti çizen görüntüler gözlerimden nostalji yaşları akmasını sağladılar. Yine karar verememiştim, bulmuş muydum sonunda İstanbul’umu?

Başka şeyler de yaptık tabii. Örneğin Metrobüs’e bindik. Anadolu yakasında kalktığı yerden bindiğimizden güzelce yer de bulduk. Kendisine ayrılmış yolda kuyrukta bekleşen diğer vasıtalara hava atarak hızla yol alırken de son derece mutluyduk. Ta ki Boğaz Köprüsü üzerinde birden bozuluncaya kadar. Tüm yolcuları indirdiler orada. Sonra gelen metrobüsler tıka basa doluydu. Neyse ki boş bir taksiye birkaç yolcu birleşip binerek Taksim’e ulaşabildik. O gün çok daha büyük bir projemiz vardı. Beylik Düzü’nde oturan bir akrabayı ziyaret edecektik. Daha sonra Taksim’den Mecidiyeköy’e, oradan da Avcılar’a giden Metrobüs’ün yerini bulup, tıklım tıklım dolu araçta ayakta cambazlıkla devam eden odise’miz, Avcılar’dan bir taksi sayesinde neticede üç saat sonra hedefimize ulaşmakla son buldu. Ama ziyaretimiz kısa sürdü çünkü akşama tekrar Beyoğlu’nda başka arkadaşlarla randevumuz vardı. Beylik Düzü sakinlerinin yardımlarıyla yerini bulduğumuz,Tem yolundan giden iki katlı mucizevi otobüs ile en kısa zamanda Şişhane’ye ulaştığımız halde, tam o noktada birden tıkanan trafik yüzünden, yolun geri kalan kısmını yaya olarak tamamlayarak, neticede tam randevu saatinde Çiçek Pasajı önüne vardığımızda, bu şehirde yaşamak için mucizelere gerek olduğuna bir kere daha kanaat getirdik.

İstanbul’umu bulmak için, eski semtlere gitmem gerektiğini durmadan fısıldayan içimdeki sese uyarak bir taksi ile –herhalde trafik yüzünden- Taksim,Ukapanı, Laleli güzergahından ulaştığımız Çarşıkapı olduğunu tahmin ettiğim yerden Kapalışarşı’ya girdiğimizde, aslında niyetim yalnızca vitrinlere bakmak, eski İstanbul’umun havasını biraz soluyabilmekti. Herhalde görünüşümüzün etkisiyle adım başında çeşitli lisanlarda hitabedilerek atabildiğimiz birkaç adımdan sonra, kendimizi bir kuyumcuda, daha sonra da kuyumcunun elden gönderdiği bir dericide bulduk. Günün sonunda uzun sohbetler etmiş, dünyanın ve Türkiye’nin sorunlarına dükkan sahipleri ile birlikte çareler üretmiş, bir yüzük, bir küpe, iki de deri ceket zenginleşmiş olarak Kabataş’a giden tramvayın bir kenarlarına sıkışmıştık. Bu muydu neticede aradığım İstanbul? Bu arada jeton, tramvay, gemi, metro sistemine alışmıştık alışmasına da, jetonların Sultanahmet durağı’ında neden duraktaki bir gişede değil de, caddenin karşı tarafındaki bakkalda satıldığını pek çözememiştik.

Eski İstanbul’u arayışım daha sonraki günlerde Sultanahmet Köftesi ‘ni bulmaya çalışmak ile devam etti. Yine tramvay, yine baş döndüren kalabalık. Ne çare ki Sultanahmet’de birden fazla köfteci vardı. “En hakiki” olduğunu tabelasına yazmış olanına girdik sonunda. Köfteler de değişmişti bana göre. O minicik közde pişmiş enfes köftelerin yerini uzun boylu, sosise benzer şeyler almıştı. Tadı da başkaydı, acaba değişen benim damağım mıydı? Sultanahmet meydanı bile değişmişti sanki. Meydanı dolduran turistler de. Eski çiçek çocuklarına benzeyenler azdı, ortalıkta dolaşanların çoğunluğu doğuluydu sanki.

Aya Sofya her zamanki gibi muhteşemdi. Sultanahmet Camii de. Onlarda değişen de, gezme işleminin daha disiplinli ve dünyadaki benzerleri gibi yapılmasıydı. Yakışmıştı da. Sultanahmet’den Sirkeci’ye giden sokakları ise tanıyamadım. Turistik eşya satan dükkanlar yığılmıştı sokaklara.

Taksim’de, İstiklal caddesi’nde, Şişli’de, Osmanbey, Nişantaşı’nda , Halaskargazi’de, Harbiye’de, Karaköy’de Eminönü’nde defalarca dolaştım. Herşey ayniydi ama yine de ayni değildi.

Değişen ve beğendiğim şeylerden biri, insanların ayakkabılarıydı. Modanın etkisi var mıdır bilemem, ama karşılaştığım herkes- caddelerde,metroda, vapurlarda vesaire- istisnasız aklı başında papuçlar giyiyorlardı. Kadın, erkek, yaşlı, genç, herkesin ayağında rahat, düz, spor ayakkabılar vardı. Kıyafetler de öyle, rahat, temiz, genelde spordu. Genç kadınlar, kızlar bu rahatlığa rağmen göze hoş görünen sade şıklıklarından vazgeçmemişlerdi. Varoşlar denen semtlere gitmedim tamam ama nihayet şehrin bilinen merkezi semtlerinde bulundum ve oralara mutlaka ki her semtten insanlar geliyorlar.

Beğendiğim ikinci şey, sokak hayvanlarının durumuydu. Kadıköy yakasında ve Avrupa yakasının merkezi semtlerinde dolaşan sokak köpekleri kulaklarında belediyelerin markasını taşıyorlardı. Onlardan ikisini Taksim’de ilk gördüğümde şoka girdim. Çünkü köpekler yol kenarında hareketsiz yatıyorlardı. Hasta olduklarını veya zehirlenmiş olduklarını düşündüm. Panik içinde çevredeki esnafa sorduğumda, hepsinin belediyece kayıtlı köpekler olduğu cevabını aldım. “Merkezi semtlerde kimse zehirlemeye cesaret edemez, çünkü halk yaptırmaz.” dediler. Bu bile eskiye nazaran bir gelişme olduğundan çok sevindim ve öyle olduğuna inanmak istedim. Rastladığım sokak kedileri de oldukça besili görünüyorlardı ve çevredeki esnafça bakılıyorlardı. Belki kötü hayvan kaderlerine rastlamaktan beni Allah korudu ve ben bu izlenimlerimin doğru olmasını diliyorum.

Olumlu bulduğum bir şey de, kaportası dökülen, boyası çıkmış, harabe halindeki otoların caddelerden kaybolmuş olmasıydı. Bu yenilenme neye maloldu bilemem ama oto sayısının artışı da önlenebilirse, trafikteki otoların bu görüntüsü güzel.

Mutlaka değinmek gereken hususlardan biri de tuvaletlerin durumu. Havaalanından başlamak üzere, gittiğim tüm kafe ve restoranlarda, hatta örneğin Taksim’deki halka açık olanında bile tuvaletler eskiye nazaran tamamen değişmişti. Temiz ve bakımlıydılar. Sokak ve caddelerin temizliği de dikkat çekiyordu. Hele İstiklal caddesinde biteviye dolaşan süpürge arabası ve çöpçüler, yanımızdaki İsviçre’li arkadaşımızın bile hayranlığını uyandırdı. “Bizim şehrin idarecilerini getirelim de görüp örnek alsınlar.” diye yorum getirmesi de içimden sevinç çığlıkları atmama bile neden oldu.

En hoşuma giden şeyi yazmasam olmaz!

Yollarda, caddelerde gençlerin elele kolkola serbestçe dolaşıp, dünyanın en tabii şeyi şeklinde birbirleriyle öpüşmeleri de, köprülerin altından çok suların akmış olduğunu açıkça gösteriyordu. Parklarda sevgili veya eşleriyle sarmaş dolaş oturan ve çok sevinmeme neden olan türbanlı kızlar da vardı bunlar arasında.

İstanbul’u dinlemeye, gözlemlemeye, hissetmeye çalıştım işte böyle.
Gözlerim açıktı.

Herşeyi yazamadım, çünkü buraya sığmazdı.

İstanbul’u aradım kaldığım günler boyunca. Bildiğim, tanıdığım İstanbul’u.
O’nu bulabildim mi?
Bilmiyorum!

Özlemim dindi mi?
Hayır tersine, arttı.

Tekrar gelecek miyim?
Kesinlikle evet! Hem de arayı fazla açmadan.

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"