Banner

Bir arpa boyu yapmamışız 3


Bugün, (yazı dizimin üçüncü kısmı) sizlerle bir savunmayı paylaşacağım. Bu savunma "Deniz Gezmiş"in savunması. Bu savunmayı okuyanlar, bana kalırsa tekrar okusunlar. Çünkü, unutulmaması gereken; bu yüzdende hafıza tazelemesinin iyi olacağını düşündüğüm bir savunma.

Sıradan bir savunma değil bu savunma. "Tarihin tekerrür ettiğinin" milyonlarca örneğinden bir tanesi...

Sadece bu da değil... Aynı zamanda "Deniz Gezmiş'in" bu ülke hakkında ne düşündüğünü, ülkenin kötü gidiş hattını engellemek için ne yapılması gerektiğini de anlayacaksınız. Uzun bir savunma bu yüzden hepsini yayınlamayacağım. İsteyenler internetten bulabilirler.

Ben bu savunmayı özet halinde parçalara bölerek sizlere sunacağım. Sizden ricam okuduğunuz savunmayla ülkemizin şu anki durumun karşılaştırmanız. Eminim ki çok şaşıracaksınız bu benzerliğe...



Mücadelemizin Yolu

Bu mücadelenin biçimine geçmeden önce, sınıflı Türkiye toplumunda, hangi sınıf ve zümrelerin devrimci, hangilerinin gayri milli olduklarını ve herkesin istediği gibi, istediği anlamda kullandığı "ulus" kavramının ve ulus karakterlerinin neler olduklarını açıklamak yerinde olacaktır kanısındayız. Çünkü her zaman olduğu gibi, bugün de Müslümanlık ve Türklük gibi nitelikler ulusal karaktermiş gibi söylenmekte, bu niteliklere sahip herhangi bir kişinin, ulusun bir bireyi olabileceği anlamı doğmaktadır. Oysaki milli olmayan sınıf ve zümreler de Türk ve Müslüman olabilirler.

Nedir "ulus" ve "ulusun karakterleri"?

Bir topluma ulus diyebilmek için, o toplumda hangi özelliklerin var olması gerekmektedir?

a) Dil birliği: Aynı bir ulusun üyeleri aralarında, ortak bir dil aracılığıyla, ulusal dil aracılığıyla anlaşırlar. Dil bir sınıfın ya da bir zümrenin malı değil, tüm ulusun malıdır.

Emperyalistler bir ülkeyi sömürge haline getirirken, başta kendi dillerini halka öğreterek, ulusal dili ortadan kaldırmaya çalışırlar (Afrika'da, Latin Amerika'da, Fransız, İngiliz ve İspanyol sömürgecilerinin yaptığı gibi). Çünkü, ulusun kendi öz dilini koruması ve yabancıların diline rağbet etmemesi, giderek sömürgeciliğe karşı maddi bir direnme doğurur.

b) Toprak birliği: Ulus, aynı zamanda bir toprak bütünlüğüdür. Her ulus tarihin bir ürünüdür. Aynı topraklar üzerinde, beraberce yaşanan uzun bir hayat olmadıkça ulus olmak mümkün değildir. Topraklarının bir bölümünün yabancılar tarafından işgaline, halklar bunun için karşı koyarlar.

c) İktisadi bütünlük: Ulusal toprağın ayrı ayrı parçaları arasında, bir iktisadi bağlantının bulunması zorunludur. Bir ulus aynı zamanda bir pazardır da. Pazar; toprağın ayrı ayrı bölümlerinden gelen üretimler arasında değişim, mübadeleyi sağlar. Bu şekilde yaratılan, ortak iktisadi yaşantı birliği, ulaşım, yol ve araçlarının gelişimi ile güçlenir.

(Kurtuluş Savaşında, yurdumuzu işgal eden düşman güçleri ve onların yerli ortakları, bu nedenledir ki, Türkiye'yi birkaç ayrı parçaya bölmek istiyorlardı. Halkımızı köleleştirmek için toprak bütünlüğümüzün ve iktisadi yaşantı birliğimizin bozulması gerekiyordu). Bu durumda, ulusal olmayan şey sınıf mücadelesi değildir. Çünkü sınıfların varlığı iktisadi bir gerçeğe dayanır. Sınıf mücadelesi, ne denli keskinleşirse keskinleşsin, toplumun dağılmasına sebep olmaz.

d) Ortak ruhi şekillenme: Hayat şartlarında sürekli bir birlik ve beraberlik sonucu bir ulusun bireylerinde, ortak psikolojik özellikler ortaya çıkar. Dil birliği de bunu zamanla yaratacak en önemli unsurlardandır. Bu durum her ulusu öteki uluslardan ayıran niteliklerden birisidir. Ruhi şekillenme birliği, en yüksek ifadesini kültür birliğinde bulur. Her ulusun, özgür durumunu yansıtan bir kültür mirası vardır. Bu ortak kültür mirası ulusun bireyleri arasında güçlü bir bağ yaratır.

e) Tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı birlik: Ulusun diğer öğeleri, tarih boyunca gelişir oluşurlar. Milli birlik de tarihi bir üründür. Durmuş, oturmuş olması, istikrarlı olması gerekir. Ulusun maddi temelleri bunlardır. Bu niteliklerin her biri önemli olmakla birlikte birinin varlığı ya da yokluğu, ulus anlamını değiştirmez. Örneğin, ayrı uluslar aynı dili konuşabilecekleri gibi, bir ulusta da ayrı diller konuşulabilinir. Ancak bu niteliklerden bir kısmının ortadan kalkması, ulusun maddi varlığını tehlikeye düşürür.

Irk, ulusal birliği meydana getiren öğelerden biri değildir. Biyolojik bir etkendir. Hiçbir biyolojik etken, toplumların tarihi evriminde belirleyici bir rol oynayamaz.

Irkçılık, ulusların düşmanıdır. Kendilerini "seçkin ırk" diye ilan eden ve halkların bağımsızlığını ayaklar altına alan Hitlerciler, bunu kanlı bir şekilde ispat ettiler. ABD emperyalizmi, Vietnam'da, Kamboçya'da, Laos'ta, Panama'da ve daha birçok yerde aynı örneği izliyor. Emperyalistler sömürge ülkelerindeki tahakkümlerini haklı göstermeye çalışmak ve halkları birbirine kırdırmak için, ırkçılık temalarını geliştirirler. Kurtuluş Savaşımız da, Yunanlıların Anadolu'yu işgale kalkışmaları, böyle ırkçı bir körüklemenin sonucuydu. Megalo-İdea peşindeki Yunan ırkçıları böyle bir maceraya girerek, hem Yunan ulusuna hem de ulusumuza ağır kayıplar verdirdiler. Yine Kore Savaşı'nda, ABD'nin Kore yurtseverlerini bize aşağı bir ırktan gelen kişiler olarak tanıtması, tahakküm ve müdahale politikasını haklı göstermek içindi.

Irkın, ulusal karakterlerden sayılamayacağı gibi, din ve devlet de bu karakterlerden değildir. Örneğin İsrail bir devlet olarak vardır. Ama bir İsrail ulusu yoktur. İsrail Devleti sınırları içinde, Arap halkı ve İbrani halkı yaşamaktadır. Bu iki halkın birbirleriyle kültür alışverişleri çok zayıf olduğu gibi (ki, İsrail hükümeti Arap halkı üstünde baskı yaptıkça bu daha da zayıflamaktadır) tarihsel gelişmeleri de ortak değildir. Ayrıca Arap halkının demokratik haklarına sahip olamaması, komşu Arap uluslarıyla ortak dil, kültür, psikolojik birlik içinde olması, İbranilerin de her birinin yakın zamana kadar başka başka ulusların kültürel, ekonomik, psikolojik etkileri altında olmaları, ulusun teşekkülünü engellemektedir.

Ekonomide, milli bir ağır sanayii yerine, dışa bağımlı yabancı büyük tröstlerle bütünleşmiş, montaj sanayii, lüks eşya fabrikaları kurulmuş ve desteklenmiştir. Bu ulusal sanayinin canına okuduğu gibi, çıkarları ulusun çıkarlarıyla çelişen gayri milli bir sınıf yaratmıştır. Bu sınıf azınlık olmakla birlikte, korkunç bir şekilde örgütlenmiş ve Türkiye'yi, mali oligarşinin basit bir pazarı haline getirmiştir.

Misak-ı Milli içinde bir halk olan, Türk halkıyla tarihi bir kardeşlik sınavı vermiş bulunan Kürt halkının dili, kültürü emisyona tabi tutulmuş, bu halkın öz dili ve kültürü ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Bugünkü ve yarınki kuşakları, kendi yaşamlarına, öz değerlerine ve ulusal sorunlarına yabancı kılmak geniş anlamı ile kuşakları, sömürüye yatkın hale getirmek, ulusal kültürü temelden etkilemek için de elden gelen yapılmıştır. Meşhur "Bin Temel Eser" bunun içindir. Sel gibi gelen çeviriler, kovboy filmleri, yabancı müzikaller, fotoromanlar, ekstra magazinler, Red-Kit benzeri kitaplar, bunun içindir hep. Magazin satan gazeteci kulübeleri önünde sabahtan akşama kadar kirayla Tommiks, Teksas okuyan 7 yaşından lise öğrencisine kadar çocuk kuyruğu vardır. Adi bir kovboy filmi ya da onun kötü bir kopyası bir Yeşilçam filmi oynatan taşra sinemaları, haftalarca dolup boşalır durmadan. Nasıl sağlanmıştır bu? Bütünüyle dış etkiler altında kalmış, ulusal kimliği yok olmuş, yararsız bir eğitim yüzünden. Neden, ulusal sinema yoktur? Neden ulusal tiyatro yoktur, yada taşrada oynayamaz? Ulusal kültüre, gelişime düşman olanlar, perdeleri yaktırır. Oyunculara işkence ettirir de onun için.

İşte bunları yapanlardır gayri milli olanlar! Bunlardır hain olanlar! Bu çizgiyi itirazsız ve yanlışlığını bile bile kabul edip izleyenlerdir.

Türkiye'de bugün iki cephe vardır:

Birincisi; yurtseverlerin, devrimcilerin cephesi. İkincisi de; emperyalizm, işbirlikçi sermaye, feodal mütegalibe ittifakı gerici cephesi.

Bu karşı-devrimci gerici cephenin, tam anlamıyla 1950'de iktidara geldiğini, 27 Mayıs İhtilâli ile durumunun az da olsa sarsıldığını, ancak 1965 seçimlerinde, Demokrat Parti mirasçısı olarak tekrar iktidarı ele geçirdiğini, daha önce somut örneklerle anlatmıştık. Baş mirasçı, AP'nin başında Demirel vardı. (......) Ve bu kişi gayri milli kimliği ile karşı-devrimci gerici cephenin, politika alanındaki bir temsilcisi olarak şu kadar yıl Başbakanlık yaptı Türkiye'de. Şimdi de hâlâ emperyalizmin ve işbirlikçi sermayenin verdiği destekle oturup durmaktadır yerinde.

1961 Anayasası, DP'yi mahkum etmiş bir hareketin, bir İhtilâlin yasasıydı. Ve ona karşı yapılan 27 Mayıs İhtilâli'ni, "Türk ulusunun meşru direnme hakkı" olarak niteliyordu. Ve biz bugün bu Anayasayı yok etmeye çalışmakla suçlanıyoruz.

Demirel; partisinin 5. Büyük Kongresinde şöyle konuşuyordu:

"Daima saygı ile andığımız, DP'nin kapatılmasından sonra, bu çatı altında tekrar kalkınma meşalesini yakmaya karar verdiğimiz zaman, 10 sene sonra hangi noktaya geleceğimizi kestirememiştik. Ve bugün AP, sönmeye yüz tutmuş DP'nin kalkınma meşalesini yakmış ve yurdu ta Edirne'den Posof'a kadar imar ve ihya etmeye, nura kavuşturmaya başlamıştır." (Son Havadis gazetesi ve 23.10.1970 tarihli Cumhuriyet gazetesi başyazısından)

Bu durumda meşru olan, 27 Mayıs İhtilâli ve 1961 Anayasası mıydı, yoksa AP ve Başbakan Süleyman Demirel'in Başbakanlığı mı?

Emperyalizm işbirlikçileri ortaklığı, halkımızı çağdışı koşullar altında tutmaktadır.

Şeyhlik vardır Türkiye'de. Doktor nedir bilmeyen yoksul insanlar, onların idrarını içerek, bastıkları toprağı muska yapıp saklayarak dertlerine derman aramaktadırlar. En küçük şeyh bir düzine köyü mürit edinmiştir kendine. Her şeyhin gücüne orantılı halifeleri vardır. Bunlar kasabalarda otururlar ve faizcilik, tefecilik yaparlar. Halifelere de bağlı düzinelerce çavuş vardır. Çavuşlar, hem okur yaşa gelmiş çocukları okuturlar eski usulle, hem de büyük şeyhin propagandasını yapıp "cerhak"ını toplarlar.

Şeyh Selahaddin, Şeyh Sait'in oğludur. Doğu Anadolu'da yüzlerce köyü kendine mürit edinmiştir. Desteklediği partiye, bir düzineden fazla milletvekili sağlayabilecek güçtedir.

Şeyh Kasım Küfrevi, milletvekilidir. 1965 seçimlerine YTP'den aday olmuş, bu partiye iki sandalye sağlamıştır. 1969 seçimlerine GP'den katılmış, tüm oyları da kendisiyle birlikte bu partiye kaymıştır.

Adalet Partisi'nin zor günde transfer ettiği Ulusoylar da bunun bir başka örneğidir.

Toprak ağalığı sorunu herkesçe bilinmektedir. Toprak ağasının emrindeki eğitimden sosyal yaşamdan nasibini alamamış köylünün, ağadan bağımsız düşünemeyeceği, hüküm yürütemeyeceği ortadadır.

Türkiye bu çağdışı koşullardan kurtarılmadıkça, Süleymancılık, Nurculuk, şeyhlik, derebeyi artığı toprak ağalığı ve işbirlikçi sermaye kurumları tasfiye edilmedikçe DP'ler, AP'ler hep iktidara geleceklerdir. Ve hem de "milli irade"yi temsil ettiklerini söyleyeceklerdir.

Gerici emperyalist ittifakın dışındaki siyasi partiler de, oy kaybı korkusundan bu kurumlara dokunmaktan öcüden korkar gibi korkmaktadırlar.

Yarın: Son bölüm "Sonuç"

VOLKAN KAHYALAR

Yorum Gönder

1 Yorumlar

Keşke bir günde 3 yazı paylaşmasaydın , yazılar çok uzun bu şekilde okunma oranını daha çok azaltıyorsun ve bu biraz da olsa başka yazı yazanlara haksızlık olsa gerek çünkü bunra yazılı olmayan bir kural var (ben öyle sanıyorum) herkes bir yazı paylaştıktan sonra bir başkasına müsade ediyor.
Yazını (alıntını) okumaya başlıyorum ama önceden bunu söylemek istedim.