* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Cloud Atlas (2012)

Bulut Atlası


Sinemaseverlerin (edebiyatseverler de dahil) dört gözle beklediği Bulut Atlası nihayet gösterime girdi! İlk seansına koşarak gittiğim tam 164 dakikalık ABD yapımı, Ekim sonu ve Kasım başını sarsacak görünüyor. Dram, epik, macera ve gerilim türlerini içeren projenin yönetmen koltuğunda Andy Wachowski - Lana Wachowski (“The Matrix”, “The Matrix Reloaded”, “The Matrix Revolutions”, “V for Vendetta”)  ve Tom Tykwer (“Run Lola Run”, “Paris, je t’aime”, “Perfume: The Story of a Murderer” oturuyorlar. David Mitchell’in 2004 tarihli aynı adlı eserinden senaryoyu yönetmenler kaleme alıyorlar. Oyuncu kadrosu en az yönetmenler kadar ilgi çekici: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Jim Sturgessi Doona Bae, Ben Whishaw, James d’rcy, Susan Sarandon. Filmin bütçesi 102 milyon $ olarak açıklandı. Hasılatı ise ile ilk günden kar getirecek görünüyor. Bakalım gidişat nasıl olacak?


Filmde tam 6 farklı öykü anlatılıyor. 1850 yılı Pasifik Okyanusu’nda avukat Adam Ewing, zorlu bir deniz yolculuğu yaparak eve dönmeye çalışır. 1930lu yıllarda Belçika’da yaşayan yetenekli fakat beş parasız Robert Frobisher’ın elinde ise Adam Ewing’in günlüğü vardır. 1975’te Amerika’da yaşayan asi gazeteci Luisa Rey üçüncü öykünün kahramanı iken, 2012’de yayın evi sahibi Timothy Cavendish borç eşiğinde arkasından kovalayanlardan kaçmaktadır. Sonmi-451, yakın gelecekte yaşamaktadır ve android garsondur. Güney Kore'de sisteme karşı gelmektedir. Zachry de medeniyetin çöküşü, ilkel kabilelerin yükselişiyle karşı karşıyadır. tüm bu hikayeleri birleştiren tek şey zamandır!!

Kitabı okuyanların, yönetmenlerin projelerini izleyenlerin ve etkileyici oyuncu kadrosunun hayranlarının uzun süredir peşinde koştuğu bir film olduğu için beklentiler hayli yüksek görünüyor. Bu şıklardan sadece kitabı okumadığım için beklentimi yukarılarda tutmayarak fakat merakla sinemaya koştum. Sonuç: Gayet memnun kaldım. Kafa karıştırıcı, zorlayıcı, uzun olmakla beraber doyurucu bir görsellik, oyunculuk ve kurgu sunuyor. Tatmin edici 164 dakika geçirttiği şüphesiz. Tüm bunların yanında akıllardan çıkmayacak kadar başarılı veya tam aksine yerden yere vurulacak kadar vasat değil. Sevmeyeni çok olacaktır. Sonuçta zamana yolculuk ve zamanlar arası bağlantı sunuluyor. Bu konulara haşır neşir olmadıkça sıkıcı, boğucu gelebilir. Ayrıca kitabı okuyanların beklentileri haliyle benim gibilerden daha fazla olacaktır. Uyarlama başarısı yorumu da okuyanlara kalmış elbette. Ortada bir gerçek var: Tom Hanks varsa izlenir. Bırakın “The Da Vinci Code” ve “Angels & Demons” gibi iki vasat projeyi. Herkesin başına gelir; Tom Hanks’i asla sekteye uğratamaz! Tabi projeye sadece Tom Hanks olarak bakılırsa fazlasıyla haksızlığa uğrar, o ayrı.
Senaryoya ısınma turlarında mekan, dekor, kostüm detayları oldukça göze çarpıyor. Yıllara göre kullanılan tüm malzemeler, kıyafetler özenle seçilmiş ve tasarlanmıştır. Kadın oyuncuların erkek karakteri, erkek oyuncuların da kadın karakterleri oynayabileceği, cinsiyetin ortadan kaldırıldığı bir filmle karşı karşıyayız. Bu noktada ciddi bir makyaj çalışması öne çıkıyor. İnsanı şaşırtıyor; ekrana daha yakınlaşmanıza sebep oluyor. Odaklanmanızı ve merak güdüsünün hiç azalmamasını sağlıyor. Ayrıca kamera açıları, renk ve kontrast ayarları, görsel teknolojinin tüm nimetleri ardı arkası kesilmeden ekranda arzı endam ediyor. 6 farklı film yerine tek filmde bu yoğunluk baş döndürücü gibi düşünülse de oldukça etkileyici bir kurgu sonucunda ilk baştaki zorluk devamında yerini keyfe bırakıyor. Kitabı okumadığım için ilk 10 dakika ufak bir “Eyvah!” dedim içimden; sanırım anlayamadan filmi bitireceğim. Sonrasında kurgunun yardımıyla öyle bir kapıldım ki zamanın geçtiğini bile fark etmedim. Teknolojinin gelişmesi sinemaya çok şey katıyor vesselam. Neyse ki sadece görsellikle doyuran bir film değil!

Gelelim en kritik taraflarından bir diğerine: Senaryo! Yazar, içindeki devrimci ruhunu konunun her bölümüne bolca serpiştirmiştir. Film bittiğinde aklımda en çok “özgürlük” ve “inanç” kaldı. 1930lar, 50ler, 70ler, 2012ler, yakın gelecek hiç ama hiç fark etmiyor. Mevcuttaki dönem düşünülmeksizin sisteme bir baş kaldırış var. İnsanlar özgürlükleri için ciddi ciddi savaşa giriyorlar. Bu savaş gerek kendi içlerinde, gerek karşı taraftakilerle olsun, fark etmez. Özgürlük tutkusunun içinde din de sorgulanıyor. Zaten filmin girişi buradan yapılıyor. Sonrasında aralarda tekrar tekrar hatırlatılıyor. Biraz havada kaldığını düşünsem de özgürlükle beraber inancın sorgulanması diğer bir devrim olarak algılanabilir. Bu arayış tatmin edici mi? Çok değil. Sorgulanan ve en çok kullanılan bir diğer kelime de “hakikat”. Gerçeğin peşinde koşmak için teknoloji, maddi kaynaklar, manevi zenginlik fark etmiyor. İnsanların aklını kurcalayıp duruyor. Hatta bu arayış başka soruları da ayak ucuna kadar getiriyor. Bir hakikat diğerini zincir misali kendine çekiyor. Filmde sevmediğim tek nokta ise bağıra çağıra mesajlar iletilmesidir. Aba altından düşüncelerin ortaya atılması sanki filme daha çok yakışırdı diye inanıyorum. Sonuçta 164 dakika koltuğa oturmayı göze alan insan, elbette iletilmek istenen için kafa yorar. Yönetmen ve senaristlerin ellerine hoparlör almayı tercih etmeleri zaman zaman fazla geldi. 

IMDB’den 8.4, Rotten Tomatoes’tan da 58 almıştır. Rotten Tomatoes bu sefer fazla yanlı davranıyor diye düşünüyorum. Asla bu puanı hak ettiğine inanmıyorum. Tamam, Wachowskiler çok farklı türlerde filmlerle karşımıza çıkmadı. Bu filmin türü de çok yabancı gelmedi. Ruhundaki devrimcilik belli bir tarafta olduğun da ispatlayabilir. Konu çetrefilli, herkesin sabredip sindirebilmesi pek kolay değil. Diğer yandan kendi türü içinde izlenebilir, başarılı bir projedir. Biraz bu türe inanmak, sorgulamaktan çekinmemek gerekiyor sanırım. Ne dersiniz?

Oyunculuklara gelince… Tek tek oyuncuları ele almak pek doğru değil. Hepsi birbirinden başarılı ve etkileyici performans sergiliyor, üstelik farklı zamanlarda. Halle Berry, karakterlerin hakkını veriyor. Gene de “Başka birisi de olabilir miydi?” demekten kendimi alıkoyamadım. Sırıtmıyor, rahatsız etmiyor fakat doygunluk hissi de yaratmıyor. Tom Hanks’e şapka çıkartılır, önünde eğilir. Ona tarafsız bakmam çok zor olsa da gerçekten harikalar yaratıyor. Bakışları, mimikleri bile seyretmeye değen bir insanın projeye bu denli inanıp yaşayarak canlandırması işine olan aşkını mı gösterir yoksa profesyonelliğini mi?

Bu seneki Oscar Töreni'nde ödül kazanır mı bilinmez. Henüz bunu tahmin etmek için erken görünüyor. Gene de birkaç dalda adaylık kazanacağı şüphesiz. Tahminler ise yönetmen, film, makyaj dallarıdır.


Bizi de Okusana ;) × +