* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

“Abla”nın Erzurum, Hınıs, Varto, Gülçimen Köyü gezisi-9


Cumartesi sabahı, komşunun yarı vahşi Sarman’ının mutfağa bir gece önce yaptığı ziyaretin -pencere pervazındaki ufak pati- izlerini silen “abla”, kediyi “renklerine” bağlamak niyetiyle pencere dibine yiyecek atar; bir zaman sonra durumu kontrole gittiğinde ne görsün? Kendini sevdirmek ne kelime, göz göze gelmeye bile yanaşmayan Sarman, yiyeceklere pike yapan iri kargalar sürüsünün dehşetiyle kayıplara karışmış.

Kirvelerin yeni doğan 3 günlük danasını ziyaret eden “abla” ile “adı Haydar olsun” diyen Naciye Hanım, evin oğlu 3 yaşındaki Özkan’ın sert tepkisiyle karşılaşırlar; onun niyeti danaya, Şefkat Tepesi dizisindeki komutanın adını koymakmış.

Yörede pek bol bulunan, toprak altındaki yumrularından salep elde edilen mor çiçeklerle beneklenmiş yeşil çayıra, henüz güçsüz bacakları tir tir titrerken arkasından itile kakıla ilk kez çıkarılıp Dünya ile tanış(tırıl)an Haydar, çevresinde dolanarak kendisini koklayıp duran evin köpeği -bebek Kangal- Demir’den az irice.

Özkan’ın annesi, “abla”ya, sobayla ısıttığı odacıktaki pek nazlı hindi cücüklerini gösterir; varla yok arası minik tüylü topaklar özel bakım görmekte. Demir’in bebek ısırıklarını kontrol edemeyip Naciye Hanım’ı bağırttığı aralık, evin annesi, -yörede satılan iri biçimsiz ve daha sert şekerle kıtlama içilen- çay ve ağız sütü ikramına geçer.

1966 Varto depremi sonrası devletin temelini attığı –atıldığı gibi kalmış- evlere ait, köyün ortasındaki bir iki karış yüksekliğindeki beton kalıntıları geçerek yapılan ikinci ziyarette, “abla” ile Naciye Hanım’ı görmeye anasıyla gelen genç kızın zekâca durgunluğu, çocuksu merakla yaklaşıp masum gülüşüyle anlatılanları dinlemesi, 6 aylıkken geçirdiği rahatsızlık sırasında yanlış iğne yapılmasından… Annesi, babaannesinin, hanımları pek güldüren öyküsünü anlatır; “kaynanam köye gelin geldiğinde bir tek Türkçe konuşuyor, davarı otarsın diye Kürtçe seslenmelere omuz silkince, köy halkı vah, vaaaah, diyor, ne güzel gelin ama hem sağır, hem dilsiz!”

Eve döndüklerinde Naciye Hanım, sorusu üzerine “abla”ya kendi tarihini aktarır: “Babaannem ile amcakızı Dersim*den sağ kurtulmuşlar, bir lokma ekmek karşılığı çalışıp yürüyerek Hacıbektaş’a varıyorlar; amcakızı 9 yaşlarında, bir ev onu sahipleniyor. Babaannem birkaç yaş daha büyük, yola devam ediyor, Bayburt’un Mağara Köyü’ne geliyor, bir evin işinde çalışıyor, seviyorlar onu, orada kalıyor. O arada kışın Samsun’da balıkçılık yapan, yazları düğünlerde davul zurna çalan, çerçilik yapan dedemin ilk karısı ölüyor, babaanneme soruyorlar ister misin diye, evet diyince evlendiriyorlar. Bunlar gidiyor Erzincan’ın köylerinden Nasibinkomu’ya yerleşiyorlar. Dedem dağdan ot getirirken arabası devriliyor, başı eziliyor, annem en büyük, çocukları yetim kalıyor…”

Medya TV’den yükselen türküler Naciye Hanım’ın aile tarihini yarıda keser: Özcan Türe âşık Reyhani’nin bestesini seslendirirken şiir okuyan Tekin Karacabey komşu evin beyi ile kardeş çocukları.

Öğle yemeği “abla”nın çoktan unuttuğu lezzette, gerçek tavuk tadında tavuk ve bulgur pilavı ile şeker gibi taze soğan.

Atıştıran yağmurda, üzerinde Japonya’dan aldığı yağmurluk, bir de şemsiye olsaymış tam olacakmış diye dalga geçtiği kılığıyla grubun fantastik öğesi “abla”, öğleden sonra komşularla, eski yerleşim Çamurlu Köy’e yürürler. Çeşme, -babaannesinin Naciye Hanım’ı, erkeklere mektup yazmayı mı öğrenecek? deyip yollamadığı- ilkokul geçilir; -“abla”nın babasının çiçeği burnunda bir kaymakamken Şark hizmetinde ilk tayin olduğu (Erzurum’un ilçesi) Tekman’daki gibi- damları toprak köye girilir.

Dantel gibi ahşap oyma mihrabı, minberiyle çok güzel 150 yıllık cami depremden sonra yörenin göç vermesi üzerine ihmal edilmiş, zaman içinde de yağmalanmış.

Gurbette olup yaz için gelecek olan akrabaların bahçesi kontrol edilir, Dede’nin elden geçirdiği, inşaatını yavaş yavaş yaptığı evine uğranır, yıkılmış evlerin yerleri, burası bizimdi, yanda dayımlar otururdu diyerek anılar canlandırılır; hatta bir de, toprak damlı alçacık evinden çıkan, uzun uzun baktıktan sonra Naciye Hanım’ı 40 yıl öncesinden hatırlayan çocukluk arkadaşına rastlanır.

1720 metre yüksekliğe alçakgönüllü bir huzurla yayılmış yemyeşil Hınıs Ovası’nın minik bölümünde Çamurlu’dan Gülçimen’e yürüyen hanımlar köy girişinde beton direklere sokak lambaları takan görevlilere rastlarlar. Bu da köyde, kalabalıklaşıp su yetmediğinde fasulyeyi sulayan ark gibi, birkaç haftaya yayılan, lambaların hangi evlerin önüne takılacağı konulu birçok tartışmaya yol açar.

 Günün son ziyareti, patavatsızlığı herkesi kızdıran hanımın, köyün doğu ucundaki evine yapılır. “Abla”ya göre oradan buradan karşılarına çıktığına bakılırsa, tümünün alerjisini çeken bu karı koca ile köy halkı arasında -Naciye Hanım’ın anlattığı, geçmişte askerlerin, köyün delikanlılarını bir eve doldurup yaktıkları acı hikâyeyi anımsatan- (bağışlanıp) dengelenerek çözülmeyi bekleyen karmik bir düğüm olsa gerek.

Gece, köy, birkaç yere serpiştirilmiş sokak lambaları sayesinde artık aydınlık: Kirvelerin evinde, günün olayı lambalar çevresindeki tartışmaların kritik edildiği, kirvelerin birbirine tatlı tatlı sataştığı, gelinin masaya oturmadığı sofrada akşam yemeği yenir, köyün doğu tarafındaki ahbaplara gidilir. Kör köpekleri yanı sıra, kapıda, köyün evcil sayılabilecek sevilebilen tek kedisi pembe tekir Boncuk’u fotoğraflayan “abla”nın makinesi, hem bir önceki evin 3 yaşındaki, hem de bu evin 12 yaşındaki oğlu tarafından, -digital olmayan makineyle ilk karşılaşmaları olmalı- merakla incelenir. Evin genç hanımı ile eşi geçimlerini “gaz yapmaz!” dedikleri fasulyeden sağlamakta; Naciye Hanım da TV’de izlediği, İspir fasulyesi diye meşhur olanın aslında Hınıs fasulyesi olduğunu, kanıtlayıp tescil ettireceklerini anlatan bir programdan söz eder.

Bengütürk’de haber; Haziran’a dört gün kala, Palandöken’de kar kalınlığı 15 cm’yi bulmuş.


Reklamlar

Bizi de Okusana ;) × +