* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

We Need To Talk About Kevin (2011)

Kevin Hakkında Konuşmalıyız
Filmekimi’nde adını duyup merak uyandıran Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ı izledikten sonra kafam allak bullak oldu. 2011’de izlediğim en şaşırtan filmler diye bir liste yapsam ilk 5’e gireceğinden eminim! Öykünün sıra dışılığı bir yana, ekrana yansıtılışı da öyle ilginç ki gözlerimi ekrandan alamadım. Gerçi filmi beğenmeyenlerin sayısı da çok olacaktır çünkü senaryo öyle yenilir yutulur cinsten değil. 3 Şubat 2012’de Türkiye’de gösterime girmesi beklense de gişe yapacağını pek sanmıyorum; sonuçta buna benzer çok örnekle karşılaştık. Lionel Shriver’in aynı adlı eserinden Rory Kinnear ile uyarlayan Lynne Ramsay ayrıca yönetmen koltuğunda oturmaktadır. Baş rollerinde Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın yer aldığı 112 dakikalık ABD ve Birleşik Krallık yapımı, dram ve psikolojik gerilim türüne oldukça uygun görünüyor. 7 milyon $ bütçesine karşılık şimdilik 4.5 milyon $ civarı hasılat yapması da filmi izlemenin zorluğunu gösterebilir. Film, ödül törenlerinin sıklaştığı bu dönemde oldukça ilgi görüyor. 2011 Cannes Film Festivali’nde görücüye çıkmıştı.


Kariyer hedeflerinin sıralandığı ve gençliğini doyasıya çıkarma zamanında oğlu Kevin’e hamile kaldığını öğrenen Eva, her şeye rağmen çocuğunu doğurur. Lakin bu doğum ile beraber Eva’nın hayatı hiç istemediği noktalara sürüklenir. Anne oğul bir türlü orta noktayı bulamazlar. Eva'nın bir anne olarak yaptığı fedakarlıklar sonrasında, Kevin 15 yaşına geldiğinde ise beklenmedik bir şey yapar ve Eva’yı vicdanıyla baş başa bırakır.

Radiohead grubunun gitaristi Jonny Greenwood’un yaptığı müzik çalışmaları psikolojik gerilimi üst seviyelere taşıyor. Hem çok keyiflendiren, hem sahnelerine göre geren müzikleri film dışında albüm olarak da dinlemek lazım. “There Will Be Blood” filminin de çalışmalarını gerçekleştiren Greenwood’un daha fazla sinema projelerinde yer almasını bu filmi izledikten sonra siz de dileyeceksiniz.
Senaryoya geçmeden önce yönetmen ve diğer ekibin başarısını yazmak istiyorum. Seçilen renkler, kontrast, görüntü teknolojisi, ışıklandırma, kamera açıları ve ses teknolojisi oldukça başarılı ele alınıyor. Psikolojik gerilim türüne göre beklenenden daha fazlasını sunuyor. Geçmişe dönüş tekniğinin sıkça kullanılması, daha doğrusu filmin tamamında geçmiş ile bugünün harmanlanması kurgunun öne çıkmasını sağlıyor. İlk başta geçmiş mi şimdiki zaman mı ya da bu konunun hangi amaçla seyirciye sunulduğunu anlamak ve çözmek çok güç geliyor. Bağlantı kuramıyorsunuz. Lakin bir süre sonra taşlar çok iyi şekilde yerine oturuyor. Az diyaloga yer verilmesine rağmen karakterler oldukça derin işleniyor. Tabi burada iş oyuncu kadrosuna düşüyor ve zaten onlar da ortaya mükemmel performanslar çıkarıyor. Senaryoya gelince, kitabı daha önce okumadığım için uyarlamanın başarısı ile ilgili pek bir şey belirtemeyeceğim. Fakat eğer uyarlama beklentileri karşılayacak şekilde yapılmışsa kitabı okumak isterim. Senaryo o kadar zor ki, öncelikle kabullenmek gerekiyor. Annenin kutsallığı her yerde kabul görmüşken çocuğunun onu vicdanıyla baş başa bırakması, bir kadının anneliğinin sorgulanması çok ağır olmalı. Filmi izledikten sonra aklıma gelen ilk şey “Her kadın çocuk doğurmak zorunda değil” oldu. Asla anneyi yargılama amacıyla düşünmedim bunu; sonuçta izlediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Herkesin başına gelebilecek, hatta yaşıyor olduğu durumlar… Konuyla ilgili düşüncelerimi bile ifade etmek çok kolay gelmiyor. Beklemediğimden daha farklı çıktı. Sadece anne oğul ilişkisi değil; aile, şiddet, kadınlık, psikoloji, çocukluk, gençlik gibi pek çok konuyu içinde barındırıyor. Bu zenginliği bu denli etkili yansıttığı için yönetmenin tebrik etmek gerekir. Bu sene “The Tree of Life” çok eleştirildi. Bazı kesimler öve öve bitiremezken, kalanlar hiç zevk almadıklarından ve sanatsal filmlerin genel durumundan gem vurdular. “The Tree of Life”ta ortada kalan bir seyirci olarak, bu filmin çok etkileyici ve başarılı olduğu noktasına daha yakınım. Elbette Malick ile Lynne Ramsay'i karşılaştırmıyorum. Belirtmek istediğim seyircinin beğenisinin hangi aralıkta olabileceğidir. Emin olduğum tek şey ise filmin etkisinden kolay kolay çıkamayacağım. Hatta “Müthiş bir film, izleyin çok seveceksiniz” demeye dahi çekinebilirim. Tabi böyle bir filmi kaçırmak istemezsiniz!

IMDB’den 7.8, Metacritic’ten 69, Rotten Tomatoes’tan 83 puan alan Kevin Hakkında Konuşmalıyız, yönetmen ve senaryosu dışında baş rollerdeki Tilda Swinton ve Ezra Miller ile de adından söz ettiriyor. “I Am Love” filmini öve öve yazarken karşıma bu karakterle çıkması dehşete düşürdü diyebilirim. Bu kadar iyisini hayal edememiştim. Hatta pek çok eleştirmen tarafından da şimdiye kadarki en iyi performansını gösterdiği onayı geldi. “I Am Love” filminde kariyerini yazarken farklı güzelliğinden bahsetmiştim. Bu filmde o görselliği Tilda Swinton’da bulmanız imkansız. Görselliği en arka plana bırakarak (çirkinlik sıfatını kullanmak doğru gelmiyor) karakterin özelliklerini o kadar öne çıkarıyor ki sanki rol değil de gerçekten yaşıyor o hisleri ve hayatı. Henüz Oscar aday tahminlerinin hepsini izlemediğim için en iyi kadın oyuncu Oscar ödülünü alma ihtimalini göremiyorum. Ama Altın Küre’de aday olduğunu düşünürsek, Oscar adaylığını da kapabilir.

Projenin ikinci şok edici performansı 1992 doğumlu Ezra Miller’dan görülüyor. Yaşını duyunca zaten şaşırtıyorken o bakışlar, o performans, o insanda nefret uyandıran hareketleri nasıl becermiş diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bu filmden sonra kesinlikle yer aldığı proje sayısının artacağına inanıyorum. Artsın da zaten…

Bizi de Okusana ;) × +