Beşinci Peru gününde “abla” grubu, 100. yılında Machu Picchu’da.

1 Eylül 2011, Perşembe sabahı 05:15’de uyandırılan “abla” grubu serin bahçede dolaşır, incecik sisin salındığı yamaçlardan karlı zirvesi güneşin ilk ışıklarıyla mücevhere dönüşen en uzaktaki dağı fotoğraflar, küçük bir olayın yaşandığı kahvaltıya giderler. Ortanca kız kardeşin, meyve suyu almak üzere elini attığı musluk elinde kalır; feryadı üzerine olay yerine en yakın “abla” hiç düşünmeksizin parmağını, bir anda papaya şelalesine dönüşen cam fanusun deliğine sokar. Kahvaltı etmekte grubun seyrelmiş uykusunu bir anda açan olay görevlilerin el koymasıyla kontrol altına alınır.

Dağların karlı sivri tepelerini ışığa boyayarak yükselen güneşin ısıttığı Vadi’de, trene binmek üzere Ollantaytambo’ya yollanan gruba Melbin’in dağlar arasındaki beyaz lekeleri göstererek anlattıkları; “ Kutsal Vadi’nin bir diğer hazinesi de tuz, 1000 yıldır kullanılıyor, yiyecekleri saklamada kullanıldığı için çok önemliydi, yazlar yağışlı ama yılın diğer kısmında hasat edilir, pancardaki fazla iyotu doğal biçimde dengelemeye yarıyor. Önceki toplumlar gölcük kıyılarından toplarken Incalar tarımını yaptılar.”

1,5 saat sürecek, 2800’den 2400 metreye inecekleri 42 km.lik yolun başında grup, gövdesinde boydan boya Peru Railway yazılı trenin A vagonuna pasaport ve isim okunarak bilet kontrolüyle alınırlar.

Ülkeye girişte doldurdukları Andian Immigration Card’a ilâve, otel giriş çıkışlarında doldurulan formlar, adlarına kesilmiş Peru Railway Machu Picchu biletleri, “abla”ya kalırsa, Peru’nun turizme verdiği önemin boyutunu göstermekte.

Trenin yetmiş iki buçuk milletten mürekkep yolcusuyla begonvilli bahçeler, likenler aşağıda, bulutların yavaşça yürüdüğü dik yamaçlar yukarıda Urubamba Kanyonu’nda yol alan grup, yarı yarıya şeffaf tavandan görünen -sabah fotoğrafladıkları- 5700 m. yüksekliğindeki zirveye 1958’de biri Hollandalı diğeri Fransız iki dağcı tarafından çıkıldığını öğrenirler.

Kendi dillerini izleyen İngilizce açıklamalardan sonra gitar, yaban hayatı seslendiren değişik boylarda kamış ve flütle, en az dokumaları kadar renkli And müziği yayınına geçen, arada, sıra dışı kısa bir duraklamayla yürüyüşçüleri alan trenin, önce tost, meyve salatası, coca çayı servisi yapan genç görevlileri, ardından bir kısmını üstlerinde sergiledikleri t-shirt, şapka satışına geçerler.

8:30’da Aguas Calientes’ye varıp trenden inen yolcular, ekolojik otobüslerle 20 dakikada, dönerek tırmanırken dar toprak yolun kıyısından Urubamba Nehri’nin su sızıntısı gibi göründüğü yükseklikteki Machu Picchu’ya taşınırlar.

Ören alanında bulunmadığından -bilet kesilerek girilen- tuvalet molası sonrası havanın açık oluşu nedeniyle hafifletilen dış giysiler torbalanır 5 S/ karşılığı emanete bırakılır, turnikelerden ve ardı ardına Machu Picchu, Hiram Bingham, keşfin 100. yılı konulu üç tabela önünden geçilir, dar bir patikayla kente girilir.

“Dünyanın yedi yeni harikasından biri Machu Picchu, kutsal bir alan” der Melbin, “enerjetik anlamda bir arınma alanı… İki bölüm; evler yukarıda, tarımsal alanlar, işlikler aşağıda.”Depo önünde soluklanırken “çatılar, yağmurda şişen, güneşte kuruyan yabani otla örtülür, yılda bir kez değiştirilir, bu da bir bayram, festival…”

Şehre su getiren kanal boyunca yürüyen grubun yolu, tırmanmaya başladıklarında sık sık, basamaklarda burun buruna geldikleri lamalar tarafından kesilir.

“14 kral var; 400 yılda, daha fazla aslında, Incalar biz iyi yönetenleri hatırlıyoruz diyorlar, burası 9. ve en önemlisi Pachacutec için yapılmış. İspanyol kayıtlarında burası şehir olarak geçmez. Tabanı dar olan Wayna Picchu genç dağ, geniş yayılma alanıyla Machu Picchu eski dağ olarak geçer.”

Bir köşe başında uzamış, derin uçurumun tepesindeki hafif eğimli “iyi şans” taşında fotoğraf çektirmek isteyenler kuyruğu geçilir; grup tırmandıkları gözcü kulübesinden –bilindik- Machu Picchu manzarasına bakarken Melbin buranın Pachacutec’in dinlenme yeri seçilme nedenlerini aktarır: “Cuzco’dan 1000 m. aşağıda daha yumuşak iklim, korunaklı, rehabilitasyon, trans, arınma anlamında özel bir yer. Bir okul gibi de kullanılmış. 250 milyon yıllık volkanik yapı üzerine, doğayla uyumlu mimari anlayışla granitle, taşla, şehri hiç demir kullanmadan yaptılar, demir İspanyollarla geldi.”

“Dağı örten bitki örtüsünü temizlediler, sonra taşlarla bir maketini yapıp öyle uyguladılar, dağlardan gelen su kanallarla yönlendirilerek 16 çeşmeye ulaşıyordu, birincisi Pachacutec’in sarayı önünde… Öncesinde suyu sırtlarında taşıdıkları düşünülüyor. Doğuya bakan 600 terasın %80’inde çok verimli tarım yaptılar, %20’si depreme karşı, mühendislik harikası.”

“Yapımı 1450’de başladı, imparatorluğun her yanından taş ustaları geldi, büyük anıtlardaki –piramit- gibi kölelik yok, toprak, ev ya da ürünle ödüllendirilen gönüllülük, dönemsel çalışma söz konusu… Burada çalışmak büyük onurdu.”

“Sabit yaşayan 400-600 kişiyle, 1000 kişinin yaşadığı kent küçük meydanlarla bölünmüş, iç dış kille sıvalı evlerin hiç biri diğerinin manzarasını kesmez.

“1570’te terk edildi; susuzluk ya da salgın hastalık yüzünden terk edildiği düşünülüyor ama aslında onlar burasını İspanyollar bulmasın diye terk ettiler. Burası halkın bildiği bir yer değil, çok uzaktan çalışmaya gelenler evlerine döndüklerinde bir daha gelmediler, halkın ve imparatorların kullandığı yollar da farklıydı, burada olanlar, en yüksek sınıf soylular ve onlara hizmet edenler, sırrı sakladılar.”

“Burayla ilgili her konuşulan teoridir, yazılı hiç aktarım yok” der Melbin, “Rehber olarak bize düşen arkeologların önem verdiklerini öne çıkarmak, diğer görüşlerle bir sentez sunmak. Araştırmalar sürdükçe yeni verilerle güncelliyoruz. Daha önce hastalık, susuzluk nedeniyle terk edildi diye anlatıyorduk.”

Chaski denen, haberi bayrak yarışı gibi koşarak bir noktadan diğerine ileten ulaklar aracılığıyla İspanyolların geldiğini haber aldılar, ülkenin tehdit altında olduğunu görünce savaşı sürdürmeye Cuzco’ya gittiler.”

Karşıdaki dağ üzerinde, kontrol amaçlı Güneş Kapısı’nın belli belirsiz seçildiği incecik yolu işaret eden Melbin anlatır, “Güneşin Oğlu yarı Tanrı Pachacutec buraya tahtı üzerinde, ardında soylular, başı üzerinde bir şemsiye tutanın da dâhil olduğu kalabalık bir hizmetli grubuyla, diğer Inca yerleşimleri de ziyaret edilerek 3 günde aşılan 16.000 km uzunluğundaki Inca Kral Yolu boyunca taşınarak geliyordu.”

“Bir tepede bayrak varsa oraya ulaşan bir Inca yolu vardır ve küçük de olsa bir yerleşim, kendinizi orada kondor –akbaba- gibi hissedersiniz.” Büyük granit blokları göstererek “şehri bu duvarlarla dağın üzerine tutturmuşlar. Kentin %60’ı orijinal. 1570’lerde terk edilişinden 1911’e dek bitki örtüsü altında kalarak korunmuş olsa da gelişmiş inşaat tekniğinin etkisi büyük.”

Tarım alanlarını şehirden ayıran çepeçevre duvardaki, -genç dağ Wayna Picchu’ya muhteşem kadraj sağlayan- geniş yüksek giriş, payandalarla desteklenen ahşap kapıyla şehri yılanlardan yabanî hayvanlardan koruyor.

“Tapınak ve evlerinde kapı kullanmayan Incalar evlerin alt katını yaşama alanı, üst katları ise iyi havalandığı için kiler olarak kullanıyorlar. İkizkenar yamuk formlu pencerelerin kapalı olanları sunular için niş görevinde. Masa, dolap vs., ortada eşya yok, güvenli değil.”

Saray en güzel manzaralı yerde değil, tapınağa –babaya- yakın; girişinde, zemindeki kaya, “ruhları barındıran dağ”ın bir parçası olduğu için dokunulmamış. Kille sıvalı saray duvarları vikunya derisi, gümüş ve altınla kaplı. Büyük granit blok imparatorun yatağı…

“P” harfine benzeyen formuyla, %90 orijinal Güneş Tapınağı Machu Picchu’nun kalbi, güneş takvimi de denebilir, bir çatısı olup olmadığını bilmiyoruz; yeni yılın başı, tarımsal önem taşıyan 21 Haziran’da, doğuya bakan pencereden giren gün ışığının düştüğü zemindeki kaya–altar-, aynı zamanda lama kurban edilen bir tür sunak.”

“Şehrin tüm taşlarını yerleştirmek istemiyorlar, Unesco kriteri… Son 6 yılda, Pachamama’ya adandığı düşünülen bir oda daha bulundu.”

“Dağdan kendi bilinciyle kopan blokların” toplandığı yeri işaret eden rehberlerini destekleyen Melbin’in anlattıkları: “Blokları parçalarken hep çatlaklarla çalışıyorlar; çatlaklara altın, gümüş, bakır karışımı ya da hematit keskilerle açtıkları deliklere çaktıkları ahşap çubukları ıslatıp, hiç çatlak kalmayana dek bölüyorlar.”

Hiram Bingham buraya aslında, Latin Amerika’nın bağımsızlığı, San Martin’in, Simon Bolivar’ın yaşamları, mücadeleleri konulu tezi için gelmiş. Bir yerlinin kendisine Incalar hakkında ne bildiğini sorması üzerine, İspanyol öncesi dönemi incelemeye, son Inca topluluğun çalıştırıldığı Vilcapampa’ya gidiyor. Dolaşırken, elinde ipuçları da var, köylülerden birinin Eski Dağ’ın üzerinde bir kent var deyişini büyüleyici buluyor. 24 Temmuz 1911, bu yıl keşfin 100. yılı.”

Melbin’in çim biçme makinesi olarak kullanıldığını söylediği lamalar sakince etraflarından geçerken grubun vardığı Botanik Bahçesi, şehrin bitki örtüsü hakkında fikir verme amaçlı. Ülkenin sembolü zambağa benzer Meleğin Trompeti, Şamanların trans için kullandığı ayahuasca, 375 türde orkide, ağaca dönüşmüş küpe, begonya, sahil bitkisi olmasına karşın özenle yetiştirilmiş coca…

“Taş işçiliği tapınakta mükemmel ama taşlar cilalanmamış; evler, teraslar kullanılırken tapınağın bitirilmemiş olması, daha büyük bir projenin parçası olduğunu düşündürüyor”diyen Melbin, -“abla”nın kim bilir kaç Dünya yaşamını kesintiye uğratan düşerek ölme deneyiminin anısıyla dizlerinin boşandığı- derin uçurumun dibinde minicik görünen, Cuzco’nun, Puno’nun enerji ihtiyacını sağlayan hidroelektrik santralini işaret eder.

“Amfiye gerek yok, doğanın uygun olduğu yer halk meydanı, doğa ile insanoğlunun mükemmel evliliği…” Tırmandıkları, -bir yanı hep akıl almaz derinlikte uçurum-merdivenlerin ulaştığı küçük alanda, üzerindeki mezar taşı benzeri çıkıntının güneş saati işlevi gördüğü yekpare iri bloğun etrafında toplanan grup Melbin’e kulak verir: “Qechua dilinde yön isimleri yok, yine de altarın dört köşesi, büyük kesinlikle dört kutsal yeri işaret ediyor; doğuda Happy Hat, batıda San Miguel, kuzeyde Wayna Picchu, güneyde de Machu Picchu… Cuzkenia Beer 2000 yılında reklâm filmi çekerken ağır makinelerden birinin düşmesiyle bir köşesi kırılmış. Ezoterikler, taşın -“abla”nın nasiplendiği- enerji yaydığını düşünüyorlar.”

Melbin’in işaretlediği noktadan bakanın, önündeki blokla arkadaki dağın aynı konturu taşıdığını gördüğü dağ, “bir anıt; Meryem’i de eteğini kabarık çizerek dağlaştırıyorlar.”Ardından doğal olarak havalanan karşılıklı iki dinlenme odası geçilir.

“Abla”nın ortanca kız kardeşi, görünüşünü Avrupalı’ya benzettiğinde “İspanyollar da benim atalarım,” diye yanıtlar Melbin, ama anne tarafından daha fazla Qechua olduğunu, büyükannesinin anlattıklarından çok etkilendiğini söyler. Günde iki partide 400 kişiye izin verilen, 1 saat 50 dakika süren Genç Dağ (Wayna Picchu) tırmanışını, itirazlara rağmen, ilk bebeğine yedi aylık hamileyken yaptığını, kızının karnında kendisi kadar mutlu olduğunu hissettiğini anlatırken, ne kadar İspanyol görünürse görünsün, öz be öz Inca Melbin, “genç Picchu” der, “mezar olarak kullanılmış.”

Yaklaşık 3.5 saat süren gezinin başında uğradıkları gözlem kulesine tepeden bakan grup kentin en dışındaki yerleşimleri gezer; “taşlardaki delikler, eğimli çatıları rüzgâra karşı koruma amaçlı, en çok 4-5 kişilik aileler bir odada kalıyorlar, evlenmeden beraber yaşıyorlar ama çocuk sahibi olmuyorlar, toplum içinde cinsellik normal.”

Çatlak duvar üzerinde güneşlenen, kürkü çok değerli iki çinçilla için Melbin “onlar” der,“buranın asıl yerlileri.”

Oyularak yapılmış seyrek aralıklı yekpare merdivenle küçük bir alana çıkan grup, iki parmak derinlikte suyla dolu, orta boy tepsi büyüklüğünde iki taşın astronomik –ağırlıklı Samanyolu-gözlem amaçlı olduğunu öğrenir, Condor Tapınağı’na geçer.

Açılmış havalanmaya hazır kanatlar ve önündeki baş benzeri doğal kayalık yapıyla, ölülerin ruhlarını yukarı taşıyan akbabayı andıran anıtsal yapının kuytu bir yerinde grubu çevresine toplayan Melbin, üç farklı irilikteki coca yaprağını boy sırasına dizer, minik bir rulo yapar, ısırır. “Birlikte çiğneyeceğiz, beraberce deneyimleyeceğiz” der, “çiğne, sıvıyı yut, sağ yanak içine yerleştir, tadı kalmayıncaya dek ağzında tut, kimyasal kullanmadığınız sürece bu, yüksekliğin, soğuğun, açlığın etkisini azaltan bir ilâçtır, uyuşturucu değil.”

Grup Condor Tapınağı’na girer, dar koridor sonunda duraklar, “dağlarda gezerken köylüler size coca sunarlar, kabul ederseniz sofralarına oturabilirsiniz” diyen Melbin gök, Dünya, yeraltı -cehennem değil- üçlemesini sembolize eden farklı boyda üç yaprak seçer, sunu için aralarında paraların da olduğu kovuğa koymadan, “bu sadece bir turistik gezi değil” der,“bir şükran bildirme, öncelikle buraya kadar geldiği için Mevlide Hanım’ı kutluyorum” Grup Pachamama’ya teşekkür ve dileklerle kendi coca yaprağı sunularını kovuğa koyar.

Şanslarına hep açık pırıl pırıl havada yapılan gezi sonunda Melbin’in, çıkışta, köşede bir masada pasaportlarına “Machu Picchu 100. yıl” damgası bastığı grup, emanete verdiği giysilerini alır, kuyruğa girer, ekolojik otobüslerle termal banyolarıyla tanınan Aguas Caliente’ye döner.

Lokanta önünde öğle yemeği yedikleri sıra, masaları dibinde And müziği yapan uzun saçlı adamların bir karış arkasından geçen PeruRail marşandizi gürültü, mazot dumanı ve epey neşeye neden olur.

Sokak aralarını tıklım tıkış dolduran, ustalık gerektiren el işinin, dokumanın satıldığı, gezmekle bitmeyen, tezgâhları köşesindeki televizyonlarından -çok tanıdık- ağlak Lâtin dizilerinin mırıltısı arasında yükselen çığırtkan –yine çok tanıdık- reklâm şirretliğiyle hiç ilgileri yokmuş gibi görünen, tezgâh aralarında birlikte büyüttükleri bebeleriyle haşır neşir pazar ahalisi, işlediklerine benzer, rengârenk bir sükûnet, sabır, alçakgönüllülük, hoşgörü, çalışkanlık… tablosu gibidir.

İstasyonda, yanı başlarında sevecen ebeveyn gibi yükseliveren, dibi Meleğin Trompeti ağaçlarıyla süslü dağın “abla”da yarattığı “güvendeyim!” duygusu, ona kalırsa ancak tam orada, elini uzatsan dağa dokunabilirmişsin sandığın yerde yaşanabilir.

17:27 treniyle gerisin geri yola dökülen yorgun turist tayfası, kendilerine makarna, salata, kek ikramı yapan biri kız diğeri utangaç delikanlının -beraberlerindeki maskeli, bastonlu, boncuklu giysili “çakma” şamanla- sundukları giysileri, almakta değilse de alkışlamaktan geri kalmazlar.

Her yönüyle çok doyurucu gün sonunda, Ollantaytambo’dan bindikleri minibüsle Cuzco’ya yollanan “abla” grubuna, yağlı radyatörlerin ısıttığı odaları ana kucağı gibi gelmiş olsa gerek.

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi5Gun1Eylul2011#

1 Eylül 2011, Perşembe sabahı 05:15’de uyandırılan “abla” grubu serin bahçede dolaşır, incecik sisin salındığı yamaçlardan karlı zirvesi güneşin ilk ışıklarıyla mücevhere dönüşen en uzaktaki dağı fotoğraflar, küçük bir olayın yaşandığı kahvaltıya giderler. Ortanca kız kardeşin, meyve suyu almak üzere elini attığı musluk elinde kalır; feryadı üzerine olay yerine en yakın “abla” hiç düşünmeksizin parmağını, bir anda papaya şelalesine dönüşen cam fanusun deliğine sokar. Kahvaltı etmekte grubun seyrelmiş uykusunu bir anda açan olay görevlilerin el koymasıyla kontrol altına alınır.

Dağların karlı sivri tepelerini ışığa boyayarak yükselen güneşin ısıttığı Vadi’de, trene binmek üzere Ollantaytambo’ya yollanan gruba Melbin’in dağlar arasındaki beyaz lekeleri göstererek anlattıkları; “ Kutsal Vadi’nin bir diğer hazinesi de tuz, 1000 yıldır kullanılıyor, yiyecekleri saklamada kullanıldığı için çok önemliydi, yazlar yağışlı ama yılın diğer kısmında hasat edilir, pancardaki fazla iyotu doğal biçimde dengelemeye yarıyor. Önceki toplumlar gölcük kıyılarından toplarken Incalar tarımını yaptılar.”

1,5 saat sürecek, 2800’den 2400 metreye inecekleri 42 km.lik yolun başında grup, gövdesinde boydan boya Peru Railway yazılı trenin A vagonuna pasaport ve isim okunarak bilet kontrolüyle alınırlar.

Ülkeye girişte doldurdukları Andian Immigration Card’a ilâve, otel giriş çıkışlarında doldurulan formlar, adlarına kesilmiş Peru Railway Machu Picchu biletleri, “abla”ya kalırsa, Peru’nun turizme verdiği önemin boyutunu göstermekte.

Trenin yetmiş iki buçuk milletten mürekkep yolcusuyla begonvilli bahçeler, likenler aşağıda, bulutların yavaşça yürüdüğü dik yamaçlar yukarıda Urubamba Kanyonu’nda yol alan grup, yarı yarıya şeffaf tavandan görünen -sabah fotoğrafladıkları- 5700 m. yüksekliğindeki zirveye 1958’de biri Hollandalı diğeri Fransız iki dağcı tarafından çıkıldığını öğrenirler.

Kendi dillerini izleyen İngilizce açıklamalardan sonra gitar, yaban hayatı seslendiren değişik boylarda kamış ve flütle, en az dokumaları kadar renkli And müziği yayınına geçen, arada, sıra dışı kısa bir duraklamayla yürüyüşçüleri alan trenin, önce tost, meyve salatası, coca çayı servisi yapan genç görevlileri, ardından bir kısmını üstlerinde sergiledikleri t-shirt, şapka satışına geçerler.

8:30’da Aguas Calientes’ye varıp trenden inen yolcular, ekolojik otobüslerle 20 dakikada, dönerek tırmanırken dar toprak yolun kıyısından Urubamba Nehri’nin su sızıntısı gibi göründüğü yükseklikteki Machu Picchu’ya taşınırlar.

Ören alanında bulunmadığından -bilet kesilerek girilen- tuvalet molası sonrası havanın açık oluşu nedeniyle hafifletilen dış giysiler torbalanır 5 S/ karşılığı emanete bırakılır, turnikelerden ve ardı ardına Machu Picchu, Hiram Bingham, keşfin 100. yılı konulu üç tabela önünden geçilir, dar bir patikayla kente girilir.

“Dünyanın yedi yeni harikasından biri Machu Picchu, kutsal bir alan” der Melbin, “enerjetik anlamda bir arınma alanı… İki bölüm; evler yukarıda, tarımsal alanlar, işlikler aşağıda.”Depo önünde soluklanırken “çatılar, yağmurda şişen, güneşte kuruyan yabani otla örtülür, yılda bir kez değiştirilir, bu da bir bayram, festival…”

Şehre su getiren kanal boyunca yürüyen grubun yolu, tırmanmaya başladıklarında sık sık, basamaklarda burun buruna geldikleri lamalar tarafından kesilir.

“14 kral var; 400 yılda, daha fazla aslında, Incalar biz iyi yönetenleri hatırlıyoruz diyorlar, burası 9. ve en önemlisi Pachacutec için yapılmış. İspanyol kayıtlarında burası şehir olarak geçmez. Tabanı dar olan Wayna Picchu genç dağ, geniş yayılma alanıyla Machu Picchu eski dağ olarak geçer.”

Bir köşe başında uzamış, derin uçurumun tepesindeki hafif eğimli “iyi şans” taşında fotoğraf çektirmek isteyenler kuyruğu geçilir; grup tırmandıkları gözcü kulübesinden –bilindik- Machu Picchu manzarasına bakarken Melbin buranın Pachacutec’in dinlenme yeri seçilme nedenlerini aktarır: “Cuzco’dan 1000 m. aşağıda daha yumuşak iklim, korunaklı, rehabilitasyon, trans, arınma anlamında özel bir yer. Bir okul gibi de kullanılmış. 250 milyon yıllık volkanik yapı üzerine, doğayla uyumlu mimari anlayışla granitle, taşla, şehri hiç demir kullanmadan yaptılar, demir İspanyollarla geldi.”

“Dağı örten bitki örtüsünü temizlediler, sonra taşlarla bir maketini yapıp öyle uyguladılar, dağlardan gelen su kanallarla yönlendirilerek 16 çeşmeye ulaşıyordu, birincisi Pachacutec’in sarayı önünde… Öncesinde suyu sırtlarında taşıdıkları düşünülüyor. Doğuya bakan 600 terasın %80’inde çok verimli tarım yaptılar, %20’si depreme karşı, mühendislik harikası.”

“Yapımı 1450’de başladı, imparatorluğun her yanından taş ustaları geldi, büyük anıtlardaki –piramit- gibi kölelik yok, toprak, ev ya da ürünle ödüllendirilen gönüllülük, dönemsel çalışma söz konusu… Burada çalışmak büyük onurdu.”

“Sabit yaşayan 400-600 kişiyle, 1000 kişinin yaşadığı kent küçük meydanlarla bölünmüş, iç dış kille sıvalı evlerin hiç biri diğerinin manzarasını kesmez.

“1570’te terk edildi; susuzluk ya da salgın hastalık yüzünden terk edildiği düşünülüyor ama aslında onlar burasını İspanyollar bulmasın diye terk ettiler. Burası halkın bildiği bir yer değil, çok uzaktan çalışmaya gelenler evlerine döndüklerinde bir daha gelmediler, halkın ve imparatorların kullandığı yollar da farklıydı, burada olanlar, en yüksek sınıf soylular ve onlara hizmet edenler, sırrı sakladılar.”

“Burayla ilgili her konuşulan teoridir, yazılı hiç aktarım yok” der Melbin, “Rehber olarak bize düşen arkeologların önem verdiklerini öne çıkarmak, diğer görüşlerle bir sentez sunmak. Araştırmalar sürdükçe yeni verilerle güncelliyoruz. Daha önce hastalık, susuzluk nedeniyle terk edildi diye anlatıyorduk.”

Chaski denen, haberi bayrak yarışı gibi koşarak bir noktadan diğerine ileten ulaklar aracılığıyla İspanyolların geldiğini haber aldılar, ülkenin tehdit altında olduğunu görünce savaşı sürdürmeye Cuzco’ya gittiler.”

Karşıdaki dağ üzerinde, kontrol amaçlı Güneş Kapısı’nın belli belirsiz seçildiği incecik yolu işaret eden Melbin anlatır, “Güneşin Oğlu yarı Tanrı Pachacutec buraya tahtı üzerinde, ardında soylular, başı üzerinde bir şemsiye tutanın da dâhil olduğu kalabalık bir hizmetli grubuyla, diğer Inca yerleşimleri de ziyaret edilerek 3 günde aşılan 16.000 km uzunluğundaki Inca Kral Yolu boyunca taşınarak geliyordu.”

“Bir tepede bayrak varsa oraya ulaşan bir Inca yolu vardır ve küçük de olsa bir yerleşim, kendinizi orada kondor –akbaba- gibi hissedersiniz.” Büyük granit blokları göstererek “şehri bu duvarlarla dağın üzerine tutturmuşlar. Kentin %60’ı orijinal. 1570’lerde terk edilişinden 1911’e dek bitki örtüsü altında kalarak korunmuş olsa da gelişmiş inşaat tekniğinin etkisi büyük.”

Tarım alanlarını şehirden ayıran çepeçevre duvardaki, -genç dağ Wayna Picchu’ya muhteşem kadraj sağlayan- geniş yüksek giriş, payandalarla desteklenen ahşap kapıyla şehri yılanlardan yabanî hayvanlardan koruyor.

“Tapınak ve evlerinde kapı kullanmayan Incalar evlerin alt katını yaşama alanı, üst katları ise iyi havalandığı için kiler olarak kullanıyorlar. İkizkenar yamuk formlu pencerelerin kapalı olanları sunular için niş görevinde. Masa, dolap vs., ortada eşya yok, güvenli değil.”

Saray en güzel manzaralı yerde değil, tapınağa –babaya- yakın; girişinde, zemindeki kaya, “ruhları barındıran dağ”ın bir parçası olduğu için dokunulmamış. Kille sıvalı saray duvarları vikunya derisi, gümüş ve altınla kaplı. Büyük granit blok imparatorun yatağı…

“P” harfine benzeyen formuyla, %90 orijinal Güneş Tapınağı Machu Picchu’nun kalbi, güneş takvimi de denebilir, bir çatısı olup olmadığını bilmiyoruz; yeni yılın başı, tarımsal önem taşıyan 21 Haziran’da, doğuya bakan pencereden giren gün ışığının düştüğü zemindeki kaya–altar-, aynı zamanda lama kurban edilen bir tür sunak.”

“Şehrin tüm taşlarını yerleştirmek istemiyorlar, Unesco kriteri… Son 6 yılda, Pachamama’ya adandığı düşünülen bir oda daha bulundu.”

“Dağdan kendi bilinciyle kopan blokların” toplandığı yeri işaret eden rehberlerini destekleyen Melbin’in anlattıkları: “Blokları parçalarken hep çatlaklarla çalışıyorlar; çatlaklara altın, gümüş, bakır karışımı ya da hematit keskilerle açtıkları deliklere çaktıkları ahşap çubukları ıslatıp, hiç çatlak kalmayana dek bölüyorlar.”

Hiram Bingham buraya aslında, Latin Amerika’nın bağımsızlığı, San Martin’in, Simon Bolivar’ın yaşamları, mücadeleleri konulu tezi için gelmiş. Bir yerlinin kendisine Incalar hakkında ne bildiğini sorması üzerine, İspanyol öncesi dönemi incelemeye, son Inca topluluğun çalıştırıldığı Vilcapampa’ya gidiyor. Dolaşırken, elinde ipuçları da var, köylülerden birinin Eski Dağ’ın üzerinde bir kent var deyişini büyüleyici buluyor. 24 Temmuz 1911, bu yıl keşfin 100. yılı.”

Melbin’in çim biçme makinesi olarak kullanıldığını söylediği lamalar sakince etraflarından geçerken grubun vardığı Botanik Bahçesi, şehrin bitki örtüsü hakkında fikir verme amaçlı. Ülkenin sembolü zambağa benzer Meleğin Trompeti, Şamanların trans için kullandığı ayahuasca, 375 türde orkide, ağaca dönüşmüş küpe, begonya, sahil bitkisi olmasına karşın özenle yetiştirilmiş coca…

“Taş işçiliği tapınakta mükemmel ama taşlar cilalanmamış; evler, teraslar kullanılırken tapınağın bitirilmemiş olması, daha büyük bir projenin parçası olduğunu düşündürüyor”diyen Melbin, -“abla”nın kim bilir kaç Dünya yaşamını kesintiye uğratan düşerek ölme deneyiminin anısıyla dizlerinin boşandığı- derin uçurumun dibinde minicik görünen, Cuzco’nun, Puno’nun enerji ihtiyacını sağlayan hidroelektrik santralini işaret eder.

“Amfiye gerek yok, doğanın uygun olduğu yer halk meydanı, doğa ile insanoğlunun mükemmel evliliği…” Tırmandıkları, -bir yanı hep akıl almaz derinlikte uçurum-merdivenlerin ulaştığı küçük alanda, üzerindeki mezar taşı benzeri çıkıntının güneş saati işlevi gördüğü yekpare iri bloğun etrafında toplanan grup Melbin’e kulak verir: “Qechua dilinde yön isimleri yok, yine de altarın dört köşesi, büyük kesinlikle dört kutsal yeri işaret ediyor; doğuda Happy Hat, batıda San Miguel, kuzeyde Wayna Picchu, güneyde de Machu Picchu… Cuzkenia Beer 2000 yılında reklâm filmi çekerken ağır makinelerden birinin düşmesiyle bir köşesi kırılmış. Ezoterikler, taşın -“abla”nın nasiplendiği- enerji yaydığını düşünüyorlar.”

Melbin’in işaretlediği noktadan bakanın, önündeki blokla arkadaki dağın aynı konturu taşıdığını gördüğü dağ, “bir anıt; Meryem’i de eteğini kabarık çizerek dağlaştırıyorlar.”Ardından doğal olarak havalanan karşılıklı iki dinlenme odası geçilir.

“Abla”nın ortanca kız kardeşi, görünüşünü Avrupalı’ya benzettiğinde “İspanyollar da benim atalarım,” diye yanıtlar Melbin, ama anne tarafından daha fazla Qechua olduğunu, büyükannesinin anlattıklarından çok etkilendiğini söyler. Günde iki partide 400 kişiye izin verilen, 1 saat 50 dakika süren Genç Dağ (Wayna Picchu) tırmanışını, itirazlara rağmen, ilk bebeğine yedi aylık hamileyken yaptığını, kızının karnında kendisi kadar mutlu olduğunu hissettiğini anlatırken, ne kadar İspanyol görünürse görünsün, öz be öz Inca Melbin, “genç Picchu” der, “mezar olarak kullanılmış.”

Yaklaşık 3.5 saat süren gezinin başında uğradıkları gözlem kulesine tepeden bakan grup kentin en dışındaki yerleşimleri gezer; “taşlardaki delikler, eğimli çatıları rüzgâra karşı koruma amaçlı, en çok 4-5 kişilik aileler bir odada kalıyorlar, evlenmeden beraber yaşıyorlar ama çocuk sahibi olmuyorlar, toplum içinde cinsellik normal.”

Çatlak duvar üzerinde güneşlenen, kürkü çok değerli iki çinçilla için Melbin “onlar” der,“buranın asıl yerlileri.”

Oyularak yapılmış seyrek aralıklı yekpare merdivenle küçük bir alana çıkan grup, iki parmak derinlikte suyla dolu, orta boy tepsi büyüklüğünde iki taşın astronomik –ağırlıklı Samanyolu-gözlem amaçlı olduğunu öğrenir, Condor Tapınağı’na geçer.

Açılmış havalanmaya hazır kanatlar ve önündeki baş benzeri doğal kayalık yapıyla, ölülerin ruhlarını yukarı taşıyan akbabayı andıran anıtsal yapının kuytu bir yerinde grubu çevresine toplayan Melbin, üç farklı irilikteki coca yaprağını boy sırasına dizer, minik bir rulo yapar, ısırır. “Birlikte çiğneyeceğiz, beraberce deneyimleyeceğiz” der, “çiğne, sıvıyı yut, sağ yanak içine yerleştir, tadı kalmayıncaya dek ağzında tut, kimyasal kullanmadığınız sürece bu, yüksekliğin, soğuğun, açlığın etkisini azaltan bir ilâçtır, uyuşturucu değil.”

Grup Condor Tapınağı’na girer, dar koridor sonunda duraklar, “dağlarda gezerken köylüler size coca sunarlar, kabul ederseniz sofralarına oturabilirsiniz” diyen Melbin gök, Dünya, yeraltı -cehennem değil- üçlemesini sembolize eden farklı boyda üç yaprak seçer, sunu için aralarında paraların da olduğu kovuğa koymadan, “bu sadece bir turistik gezi değil” der,“bir şükran bildirme, öncelikle buraya kadar geldiği için Mevlide Hanım’ı kutluyorum” Grup Pachamama’ya teşekkür ve dileklerle kendi coca yaprağı sunularını kovuğa koyar.

Şanslarına hep açık pırıl pırıl havada yapılan gezi sonunda Melbin’in, çıkışta, köşede bir masada pasaportlarına “Machu Picchu 100. yıl” damgası bastığı grup, emanete verdiği giysilerini alır, kuyruğa girer, ekolojik otobüslerle termal banyolarıyla tanınan Aguas Caliente’ye döner.

Lokanta önünde öğle yemeği yedikleri sıra, masaları dibinde And müziği yapan uzun saçlı adamların bir karış arkasından geçen PeruRail marşandizi gürültü, mazot dumanı ve epey neşeye neden olur.

Sokak aralarını tıklım tıkış dolduran, ustalık gerektiren el işinin, dokumanın satıldığı, gezmekle bitmeyen, tezgâhları köşesindeki televizyonlarından -çok tanıdık- ağlak Lâtin dizilerinin mırıltısı arasında yükselen çığırtkan –yine çok tanıdık- reklâm şirretliğiyle hiç ilgileri yokmuş gibi görünen, tezgâh aralarında birlikte büyüttükleri bebeleriyle haşır neşir pazar ahalisi, işlediklerine benzer, rengârenk bir sükûnet, sabır, alçakgönüllülük, hoşgörü, çalışkanlık… tablosu gibidir.

İstasyonda, yanı başlarında sevecen ebeveyn gibi yükseliveren, dibi Meleğin Trompeti ağaçlarıyla süslü dağın “abla”da yarattığı “güvendeyim!” duygusu, ona kalırsa ancak tam orada, elini uzatsan dağa dokunabilirmişsin sandığın yerde yaşanabilir.

17:27 treniyle gerisin geri yola dökülen yorgun turist tayfası, kendilerine makarna, salata, kek ikramı yapan biri kız diğeri utangaç delikanlının -beraberlerindeki maskeli, bastonlu, boncuklu giysili “çakma” şamanla- sundukları giysileri, almakta değilse de alkışlamaktan geri kalmazlar.

Her yönüyle çok doyurucu gün sonunda, Ollantaytambo’dan bindikleri minibüsle Cuzco’ya yollanan “abla” grubuna, yağlı radyatörlerin ısıttığı odaları ana kucağı gibi gelmiş olsa gerek.

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi5Gun1Eylul2011#

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"