“Abla” grubunun olaylı Peru dönüşü ve Inca Kehanetleri

7 Eylül 2011 Çarşamba sabahı kahvaltı ardından, yurda dönüş heyecanını katlayan olay, katılımcılardan birinin pasaportu kayıp!

Bir akşam öncesinde, yanınızda coca yaprağı kalmasın, tembihi üzerine yola çıkacak katılımcılar tüm bavullarını, çantalarını boşaltıp, silkeleyip yeniden yerleştirdiklerinden, kayıp pasaportun kendi eşyalarına karışması konusunda içleri rahatsa da, yaşanan telâşın büyüklüğüne kapılır bagajlarını kıyı köşe bir kez daha kontrol ederler.


Bankodaki görevli gençler de kayıptan paylarına düşen paylamayı almakta gecikmezler. Kayıp pasaportun, bir saat önce çıkış yapmış diğer Türk gruba karışmış olması ihtimali üzerine, havaalanının bulunduğu, Puno’ya bir saat uzaklıktaki Juliaca’ya yollanılır.


Yolda, “Juliaca” der, sükûnetini koruyan, deneyimli Sülema, “Çin gibi her şeyin taklidinin yapıldığı bir yer. Ekonomik açıdan güçlüler, ağırlıklarını koyup havaalanını oraya yaptırdılar.”


Juliaca’ya varılır, diğer Türk grupla buluşulur; pasaport onlara da karışmış değildir. Polisten alınan belge ve rehberin –(gerçekleşen) her ihtimale karşı- bavulunda taşıdığı pasaport fotokopilerinden ayırdığı kayıp pasaportun fotokopisiyle Lima’ya gitmek üzere havalanılır.


Birkaç yolcuyu indirip üç beşini bindirmek üzere Arequipa’ya inen uçak fazla oyalanmaz. Bu arada bağlantı kurulan, pasaportu kayıp katılımcının -Lima’nın Türkiye Büyükelçisi- arkadaşından, kendisine verecekleri belge ile yolculuk edebileceği bilgisi alınır.


Bereket Lima’ya indiklerinde, Madrid’e hareket saatine kadar beş saatlik zaman vardır; rehber ile kayıp pasaportun sahibesi büyükelçiliğe giderler.


Bir cafe’de bilgisayarı ile sakin bir noktaya konuşlanan ortanca dışında “abla” küçük grubu sağa sola dağılır, acıkır, toplanır; salata yanında, tatlımsı, mor renkli, alkolü düşük mısır birası Chica Morada dener, beğenirler.


Nihayet grup eksiksiz olarak 19:10’da havalanır, Atlantik üzerinde şimşeklerin yardığı kurşunî bulutlar üzerinde arada zıplayarak Madrid’e doğru yola koyulur.


8 Eylül 2011 Perşembe günü 13:00’te Madrid’e konan grubun İstanbul’a hareket saati 18:15. “Abla”nın, tepesindeki püsküllü şapkadan kaynaklandığını düşündüğü karizma ile yarattığı sempati, okyanus üzerinde bir yerlerde hava boşluğunca emilmiş olmalı; İspanyol görevliler katı.


İstanbul yolculuğu için uçakta “abla” yerine tam yerleşmiştir ki, iki oğlan elle kolla iki sıra önde -“window?”- oturan arkadaşlarıyla yer değiştirip değiştirmeyeceğini sorarlar; “abla” nazlanmaz, kalkar.


Düzgün yeşil alanlar, su izleri, sıklıkla görünüp kaybolan ışık öbekleri, kıraç Peru, Bolivya topraklarından sonra pek farklı Avrupa manzarası sunar. Iberia Ronda Magazin’de işlenen konulardan biri, fotoğraflar çok tanıdık: Esmira/Smyrna, İzmir.


Yeşilköy’de inip sarılarak vedalaşan sekiz kadın, farklı yönlere, evlerine uzaklaşırlarken “abla”nın ayarlanmaktan başı dönmüş kol saati son kez bir saat ileri alınır, 23:00. Okyanus, çöl, dağ, plato, vadi… farklı coğrafyalara yerleşmişliğinden olmalı, iki değil yirmi iki memleket gezmiş duygusuyla “abla”, uzun yolculuğu zor tamamlamış bavulunu, damadın açtığı kapıdan, gürültü etmemesine özenerek içeri sürürken, muhteşem bir gezi yapmış olsa da evim güzel evim ruh haleti içinde.


“Abla”nın Peru ve Bolivya’da attığı her adımda izini gözlediği kadim kehanet, dönüşünde, rehberin küçük kız kardeşine okuması için verdiği kitapta karşısına çıkar: Galata Yayıncılık, Şubat 2010, Fransızcadan Nihal Önol çevirisiyle İnka Üçlemesi’nin üçüncü kitabı Machu Picchu’nun Işığı: Kitabın üç yazarının adlarından türetilmiş yazar ismi, Antoine B. Daniel.


İNKA KEHANETLERİ: (Sayfa 448-456)

1949 Peru depreminde Cuzco civarında bir manastırın yıkıntıları arasında, altın bir İnka tapınağı ortaya çıktı. Bu sayede Mosoq kehanetlerindeki “vakit gelince” bilgiyi dünya ile paylaşma şartı yerine gelmiş oldu.


Q’ero’lar yaşayan son İnkalardır. Denizden 5000 metre yüksekte yerleşmişlerdir. En yaşlı ruhsal hekimlerinden don Mariano şöyle diyor: “Biz zamanın başlangıcından beri dağlarda yaşarız, Cuzco şehrinin kuruluşundan bile eski… İspanyollar gelince kilise ve devletten uzak durmak için dağların doruklarına çıktık. Daima kutsal dağlarla, Apularla yaşadık biz.”


Onlar, 500 yıldır “Pachacuti” yi, yani, büyük değişimi haber veren kutsal kehaneti saklamaktaydılar. 1949 yılında “keşfedilinceye” kadar, tamamen dünyadan uzak, mutlak bir yalnızlık içinde yaşamışlardır. O zamana değin gerçekten varolmayan efsanevî bir geçmişin parçası sanılıyorlardı.


Oscar Nunez del Prado adlı bir antropolog, bir festivalde İnka dili konuşan yerlilere rastladı. Q’erolar, Bilge hekimler, onları “sizi 500 yıldır bekliyorduk” sözleriyle karşıladı.


1996 yılında bir grup Q’ero yerlisi, şaman liderleri ile birlikte New York’un da dâhil olduğu birkaç ABD şehrini ziyaret etti ve St. John Katedrali’nde özel bir ayin düzenledi.


Kehanetlere göre şimdi dört bucaktan gelen halkların birleşme (mastay) vaktidir. Q’erolar Kuzeyin kartalı (Kuzey Amerika’yı simgeliyor) ile Güneyin kondorunun (yalnız Güney Amerika’da yaşayan büyük bir akbaba) birlikte uçmalarına hazırlık olmak üzere, öğretilerini batı dünyasına açacaklardır.


Bu birleşmede, Kuzey Amerika fiziksel gücü ya da bedeni, Avrupa zihinsel gücü veya kafayı, Güney Amerika da ruhu sunacaktır.


Q’ero yüksek şamanı don Antonio Morales şöyle söylüyor: “Dünyanın yeni sahipleri Batıdan gelecektir ve Tabiat Anayı en çok kullananlar önce kendilerini yeniden yaratıp sonra onunla ilişkilerini tazelemek için ahlakî bir sorumluluk taşıyacaklardır.”


Son “pachacuti” veya büyük değişim, bundan 500 yıl önce İspanyollar İnka İmparatorluğu’nu fethettiği zaman meydana gelmişti. O günden beri Q’erolar kargaşadan düzenin çıkacağı bir sonraki pachacutiyi beklediler.


Kutsal bilgi, beş asır boyunca muhafaza edildi. Nihayet büyük değişimin habercisi olan işaretler görülmeye başladı: Dağlardaki göller kurudu, kondorun neredeyse nesli tükendi, güneşin gazabını simgeleyen 1949 depremi Altın Tapınağın ortaya çıkmasına neden oldu.


İnka kehanetleri, Maya, Hopi ve Nostradamus kehanetleri ile de örtüşmektedir.


Kehanetler iyimser. Bizim bildiğimiz anlamdaki bir zamanın sonunu işaret ediyor: Belirli bir düşünce ve varoluş tarzının, şu anda doğa ve toprakla kurulan ilişki türünün sonu… Zamanın dışına adım atmak… Bu, diğer dinlerde olduğu gibi Buda’nın, İsa’nın ya da Musa’nın izinden gitmek değil, doğayla bütünleşerek kendi adımlarını izlemektir.


Kehanetlerde, dünyamızda ve benliğimizde oluşan, ilişkilerimizi ve ruhsallığımızı yeniden tanımlayan büyük değişimlerden de söz ediliyor.


Daha da önemlisi yaşlı şamanlar zaman kumaşında bir yırtık oluşacağından söz ediyorlar. Q’erolar tam da 5000 metreyi aşan bir irtifada, ozon deliğinin altında yaşıyorlar!


Yeni büyük değişim dönemi başlamıştır ve bu kargaşa döneminden sonra yeni bir insanın ortaya çıkışını vaat etmektedir.


Avrupa medeniyeti paradigması çöküşüne devam edecek ve Yeryüzü insanlarının yoluna dönüş olacak.


İnkalar altın çağın başlamasını bekliyorlar. Altın bir barış bin yılı…


Willaru Huayta, bir İnka ruhsal habercisi. Şimdi Cuzco’da yaşıyor. Bir Quechua yerlisi. Gizemli gerçek öğretisini, Amazon ormanlarındaki yolculuklarında almış. Birkaç yıl önce, Büyük Beyaz Kardeşlik’in habercisi olarak büyük kente, Cuzco’ya gitme çağrısı almış.


“Beş yüz yıldır bekliyorduk. İnka kehanetleri, şimdi, bu çağda, Kuzeyin kartalıyla Güneyin kondoru birlikte uçtuğu zaman dünyanın uyanacağını söylüyor. Güneyin kondoru olmaksızın Kuzeyin kartalı özgürleşemez.”


Artık o gün geldi. Gün, dönüşüm çağıdır.


Kova Çağı: Bir ışık, uyanış, doğal yollara dönüş çağıdır. Bu çağda, yüreğin, sezginin ve doğanın mesajını anlayacağız. Bilinç uyandığı zaman kartal ya da kondor gibi yüksekten uçabileceğiz.


Bizler Doğa Ananın bir parçasıyız. O bizim içimizde, biz de onun içindeyiz. Tepeden tırnağa Yeryüzüne, Güneşe, Suya aidiz. Fiziksel bedenlerimizde doğanın evrimini taşıyoruz. Ama aynı zamanda Güneşten gelen bir ruhanî bedene sahibiz. Bu, gözle görülen güneş değil, bu başka bir boyutta uzanan, ruhanî ışığın ateşiyle yanan altın bir güneş. İnsanın içsel ışığı, işte bu ruhanî kaynaktan doğar. Biz, bu Güneşten geldik; yeryüzü deneyimleri edinmek ve sonunda tekrar o güneşe dönmek için. Biz, Güneşin çocuklarıyız.


Dünya kritik bir değişim, bir geçiş dönemine girmiş durumda. Ruhanî ve ahlakî ilkelerdeki bunalım da bunun bir işareti. Bu dönümde UFO diye bilinen kozmik gemilerin gerçek varlığını ortaya koymak gerekiyor. UFOlar çağlar boyunca dünyayı ziyaret ederek, gelişimini etkilediler. Ne ki, bilimin üç boyutlu gerçekliğinden kapıldığı gurura yenik düşen çağdaş insan, dünyamızın, yaşam ve uygarlığa sahip tek gezegen olduğuna inanıyor. Gerçek ise şudur: Biz, kendimize kargaşadan ve acıdan ibaret karanlık bir dünya yarattık.


Bu değişim döneminde, yardıma ihtiyacımız var. Kendi kendimizi ya da başkalarını iyi yönetemediğimiz ortaya çıkmış durumda. Yıkıcı doğamız açıkça kendini gösteriyor. Bu, bizim sınırlı bilincimizin yansımasından başka bir şey değil. Kardeşlerimizin, yani dünya dışı varlıkların (extraterrestrials) ardında milyonlarca yıllık bir uygarlık var. Onlar egonun köleliğinden kendilerini kurtarmışlar ve uyum, sevgi ve barış dolu topluluklar kurmuşlar. Onların topluluklarına hükmeden ilke, sağduyu ve bilgelik. Bunlara meleksi topluluklar adını verebiliriz.


Bu dünyada herkes kendi kendinin doktoru, rahibidir. Fiziksel beden, Yaratıcının ruhunun bir tapınağıdır. Böylece onurlandırılır ve aydınlanma ve gerçeğin bir aracı olarak kullanılır. Aydınlanmış ve uyanmış bir bilinçle bu kardeşlerimiz, kendilerini kıskançlık, zaaf, öfke, tembellik, gurur ve şehvet zincirlerinden kurtarmış, özgürleştirmişlerdir.


Dünya dışı varlıklar, diğer gezegenlerin Beyaz Kardeşlik topluluğuna mensuptur. Fiziksel biçim içinde varolurlar ama İnka İmparatorluğu’nun çöküşü ile 500 yıldan beridir bizimle birlikte çalışmayı bıraktılar. O dönemde Amerika kıtası halklarının üzerine büyük bir ruhsal ve ahlakî karanlık çöktü. Bilgelik koruyucularımız öldürüldü ve yeni maddecilik dini tüm kıtaya hâkim oldu.


Bilimin rahipleri, üç boyuttan ötesini göremezler. Ruhun çok boyutlu dünyasını deneyimleyemezler. Dünya halkları, bilimsel materyalizm ve açgözlülük dogmasını egemenliği altında, dünyayı yağmaladı ve çiğnedi. Silahların gelişmesiyle akıl almayacak dehşetler, bizi gayya kuyusunun kıyısına dek getirdi. Dünyadaki bu karanlık dönemde, gezegenler arası ittifakla bağlantımız koptu.


Güney Amerika’da, öteki gezegenlerden gelmiş kardeşlerimizle birlikte çalıştığımız bir döneme tanıklık eden fiziksel kanıtlara hala rastlayabiliyoruz. Bunlar, astronot gibi giyinmiş bir erkekle yanında Quechua dilinde “ccoyllor ch’asca” ya da uçan yıldız olarak bilinen bir UFO’nun resmedildiği taşlardır. Geçmişte atalarımız Mayalar, Aztekler ve İnkalar, öteki dünyalardan ziyaretçileri ağırlamışlardı. Evrendeki diğer gezegenlerden gelen bu dev gemiler, onları ziyaret etmişti. Nazca, Sacsachuaman, Machu Picchu, Huaytapallana ve Paititi gibi yerlerde, yirmi şanlı güneş uygarlığı doğdu ve gelişti.


Bu yerlerin çoğunda altın, gümüş ve bilinmeyen alaşımlardan yapılma dev boyutlarda çeşitli uzay gemilerinin indiği havaalanları vardı. Gemiler güçlerini güneşten alıyordu; mürettebatı ise ışık kardeşlerdi. Bu dönemde kozmik gemilerin yeniden geldiğini anlamamız, kabul etmemiz gerekiyor.


Büyük bir kozmik dönüşümün arifesindeyiz. Onlar bu dönüşüm döneminde bize yardım etmek için buradalar. Önümüzdeki birkaç yılda, dönüşümün adımları hızlandıkça, insanlarla gerek fiziksel, gerek başka türlü temaslarını artıracak, kendilerini daha çok ortaya koymaya başlayacaklar. Görevleri, bize bu uyanış, bilinçlenme çağında kılavuzluk etmek. Bu mümkün olmazsa, o zaman gelecek kuşaklarımızın tohumu olmak üzere seçilen bir kaçımızı kurtaracaklar. Seçilecek olanlar, auralarından yayılan sevginin niteliğine göre belirlenecek.


Atalarımız, doğanın büyük gizemleriyle uyum içinde olmalarını sağlayan olağandışı fiziksel duyular geliştirmişlerdi. Bilimsel araştırmaları bilinçli bir tarzda yaptılar; yani, keşiflerinde üstün boyutlara ulaştılar. Peru’daki İnka tapınaklarında bunların kanıtları vardır: Doğal güçlere odaklanmayı ve onları denetim altına almayı bilen bir uyanmış bilince sahip olanlar tarafından kesilebilecek yekpare taşları yarattılar.


1750’de, Inka Shora Atahuallpa, Güneş’in askerlerini uyarmıştı: “İnsanlık doğal güçlerle bağlantılarını yitirdiğinde, daha çok savaş yaratacak ve yarattığı bu karanlığın içinde kaybolacak.”


Çoğu siyasal ve toplumsal hareket, amacının barış, mutluluk ve özgürlük olduğunu öne sürer. Ama çoğu zaman sadece savaş, tecavüz ve terör yaratır, kıskançlık ve nefret güdüleriyle harekete geçer. Bu, düpedüz işe yaramaz bir yaklaşımdır. Şimdi yepyeni bir yola girmenin zamanı geldi. Kendimizi –içten- değiştirmedikçe, toplumu değiştirmeye çalışmamız boşuna bir çabadan başka bir şey olmaz.


Bu beşinci güneş kuşağının başlangıcında, öteki gezegenlerden gelen melek ve başmelekler vardı. Atlantis’in, okyanusun öfkeli sularına gömüldüğü korkunç tufanla sona eren dördüncü güneş çağından sağ kurtulanlarca yaratılan bu yeni güneş çağında, insanlara yardımcı oldular. Milyonlara varan nüfusuyla birlikte kıta, onca gelişmiş teknolojisiyle birlikte gayya kuyusunun dibine yuvarlandı. O dönemde de insanlık uyarılmıştı ama dinleyen çıkmadı. Sadece birkaç uyanmış bilinç kurtarıldı ve içinde bulunduğumuz çağın tohumları olmak üzere altı yedi yıl sonra dünyaya geri döndüler. O dönemde, büyük kozmik tufanın ardından, dünyanın hala sarsılıp yeni biçimini almakta olduğu sırada, aydınlanmış olanlar, yeni insanlığın oluşumunu başlatmak üzere Titicaca gölü ve dünyanın öteki kutsal göllerine döndüler. Bu kutsal göllerden, her bir çift, doğa ve Yaratıcı ile uyum içinde, yeni bir güneş uygarlığı kurma göreviyle, farklı bir yöne doğru ilerledi.


Şimdi, yirminci yüzyılda Güney Amerika’daki birçok soylu halk, sonsuz uzamları fethetmiş, öteki dünyaları ziyaret etmiş, insanlık yararına kullanılsın diye evrensel bilgeliği, irfanı beraberlerinde getirmişlerdir. Yolculuklarında uzay gemilerine ihtiyaç duymamışlardır. Andlar’daki bazı yerliler, uzak gezegenlere yolculuk etmişler ve evren hakkında birçok şey öğrenmişlerdir. Oysa çağımızın bilimi hala maddesel düzlemin yüzeysel katmanlarını araştırmaktadır.


Üç boyutlu gerçeklik üzerine yapılan araştırmalar, daima eksik kalmaya mahkûmdur. İnsanların her biri bir Kutsal Tapınaktır. Bu tapınağın sunağı yürektir. Büyük ışığın bir yansıması olarak sevgi ateşi, sunağın üzerinde yanar. Bu ışığın farkına varılması, ona özen gösterilmesi ve saygı duyulması gerekir. Bu, Güneşin Oğullarının dinidir. Dünya dışı varlıklarınkiyle aynı dindir; evrensel, kozmik, güneş dinidir. Bu evrensel topluluk, öteki gezegenlere mensup kutsal ailemizi oluşturur. Hepimiz Işık için birleşir, ışık için gönüllü olarak çalışırız.


Şimdi aramızdalar. Kentlerimizin sokaklarında, öteki dünyalardan gelen kardeşlerimiz dolaşıyor. Dünya gezegenindeki görevlerini gerçekleştirmek için, Işık’ın habercileri olarak buradalar. Birçok kozmik gemi, gizli havaalanlarının bulunduğu Güney Amerika’daki Amazon ormanlarına geldiler. Bu kardeşlerimizden bazıları, kimi zaman bizimle kalıyorlar. Onlar bu dönüşüm çağında bizimle çalışmak için gelen gönüllülerdir.


Kendimizi hastalıklarımızdan arıtmalıyız: Psikolojik olarak, ruhsal olarak. Bilincimiz kapana kısılmış, egomuzca hapsedilmiştir. Evrim yeteneğine kavuşmak için, özümüzü özgürleştirmeliyiz. Bu, yeni bir çağın uyanışıdır. Milliyetin artık hiçbir önemi yoktur; ırk, kabile, toplumsal sınıf, dinlerin de öyle. Bizler, dünya bahçesinin çok renkli çiçekleriyiz. İnsan gerçeği tektir.


Artık, en önemli olan şey, bilinci olumlu bir şekilde uyandırmaktır. Göklerdeki efendilerimiz, bu yeni güneş çağına yönelik birlik, uyum ve sevgi mesajıyla dünya çocuklarının bilincini birleştirmek üzere döndüler. Beyaz Kardeşliğin ustalarına, bize yol gösterdikleri ve bu mesajda, bütün Işık arayıcılarının öteki dünyalarla iletişim kurmasını kolaylaştırdıkları için gönül borcu duyuyoruz.


“Dostlar, kanatlarımız uçmayı hatırlamakta zorluk çektiği zaman, bizi ayaklarımızın üzerine kaldıran meleklerdir.”

Q’ero: Sözcük anlamı “Uzun Saçlı Olan”dır. İnkaların bugünkü temsilcileri. 600 kişilik bir kabiledir.


Apu: Quechua dilinde “Efendi” anlamına gelen sözcük, genellikle, her biri birer koruyucu tanrısal yaratık olan dağ doruklarını belirtir. Büyük ruhlar ya da tanrısal varlıklar (erildir). Dağ tanrısı.


Mosoq Karpay: Gelecek zamanın Törenleri. Bu törenlerin aktarımı, kişinin zamanla olan bağlantısının sona ermesini temsil eder. Bu, yüreğin yaşadığı bir süreçtir. Törenler, kişiyi kadim irfan silsilesi ve bireyin erişemeyeceği çapta büyük bir kudretle bağlantılandırır. Nihai olarak bu kudret, kişiye bir İnka (Aydınlanmış Kişi) bedenine sıçrama dürtüsünü verecektir. Artık kişi doğrudan doğruya yıldızlarla bağlantı kurmuş olacaktır.


Pachacuti: Büyük değişim dönüşüm. Sözcük anlamı pacha “dünya” ya da “zaman”, cuti ise “düzeltmek”tir. Beş yüz yıl boyunca Q’ero yaşlıları büyük değişimin kutsal kehanetini muhafaza ettiler. Bu değişimde dünya doğru yönüne dönecek, uyum ve düzen yeniden kurulacak, kaos ve düzensizlik sona erecekti.

Pachacuti aynı zamanda 1300 sonlarında yaşayan bir İnka liderinin de adıdır. Machu Picchu’yu inşa ettirdiği ve günümüz ABD’sine denk gelecek bir imparatorluğun mimarı olduğu söylenir. İnkalara göre Pachacuti bir ruhsal önörnektir: Zamanın dışına adım atan bir Usta, aydınlanmış kişidir. Bir Mesihtir; ama Hıristiyanlıkta olduğu gibi insanlığın erişiminin ötesinde tanrının tek oğlu değil. Daha çok, hepimizin dönüşeceği düzeyin bir simgesi ve vaadi olarak görülür. Bu anlamda Pachacuti aynı zamanda “Dünyanın Dönüştürücüsü” anlamına gelir.

7 Eylül 2011 Çarşamba sabahı kahvaltı ardından, yurda dönüş heyecanını katlayan olay, katılımcılardan birinin pasaportu kayıp!

Bir akşam öncesinde, yanınızda coca yaprağı kalmasın, tembihi üzerine yola çıkacak katılımcılar tüm bavullarını, çantalarını boşaltıp, silkeleyip yeniden yerleştirdiklerinden, kayıp pasaportun kendi eşyalarına karışması konusunda içleri rahatsa da, yaşanan telâşın büyüklüğüne kapılır bagajlarını kıyı köşe bir kez daha kontrol ederler.


Bankodaki görevli gençler de kayıptan paylarına düşen paylamayı almakta gecikmezler. Kayıp pasaportun, bir saat önce çıkış yapmış diğer Türk gruba karışmış olması ihtimali üzerine, havaalanının bulunduğu, Puno’ya bir saat uzaklıktaki Juliaca’ya yollanılır.


Yolda, “Juliaca” der, sükûnetini koruyan, deneyimli Sülema, “Çin gibi her şeyin taklidinin yapıldığı bir yer. Ekonomik açıdan güçlüler, ağırlıklarını koyup havaalanını oraya yaptırdılar.”


Juliaca’ya varılır, diğer Türk grupla buluşulur; pasaport onlara da karışmış değildir. Polisten alınan belge ve rehberin –(gerçekleşen) her ihtimale karşı- bavulunda taşıdığı pasaport fotokopilerinden ayırdığı kayıp pasaportun fotokopisiyle Lima’ya gitmek üzere havalanılır.


Birkaç yolcuyu indirip üç beşini bindirmek üzere Arequipa’ya inen uçak fazla oyalanmaz. Bu arada bağlantı kurulan, pasaportu kayıp katılımcının -Lima’nın Türkiye Büyükelçisi- arkadaşından, kendisine verecekleri belge ile yolculuk edebileceği bilgisi alınır.


Bereket Lima’ya indiklerinde, Madrid’e hareket saatine kadar beş saatlik zaman vardır; rehber ile kayıp pasaportun sahibesi büyükelçiliğe giderler.


Bir cafe’de bilgisayarı ile sakin bir noktaya konuşlanan ortanca dışında “abla” küçük grubu sağa sola dağılır, acıkır, toplanır; salata yanında, tatlımsı, mor renkli, alkolü düşük mısır birası Chica Morada dener, beğenirler.


Nihayet grup eksiksiz olarak 19:10’da havalanır, Atlantik üzerinde şimşeklerin yardığı kurşunî bulutlar üzerinde arada zıplayarak Madrid’e doğru yola koyulur.


8 Eylül 2011 Perşembe günü 13:00’te Madrid’e konan grubun İstanbul’a hareket saati 18:15. “Abla”nın, tepesindeki püsküllü şapkadan kaynaklandığını düşündüğü karizma ile yarattığı sempati, okyanus üzerinde bir yerlerde hava boşluğunca emilmiş olmalı; İspanyol görevliler katı.


İstanbul yolculuğu için uçakta “abla” yerine tam yerleşmiştir ki, iki oğlan elle kolla iki sıra önde -“window?”- oturan arkadaşlarıyla yer değiştirip değiştirmeyeceğini sorarlar; “abla” nazlanmaz, kalkar.


Düzgün yeşil alanlar, su izleri, sıklıkla görünüp kaybolan ışık öbekleri, kıraç Peru, Bolivya topraklarından sonra pek farklı Avrupa manzarası sunar. Iberia Ronda Magazin’de işlenen konulardan biri, fotoğraflar çok tanıdık: Esmira/Smyrna, İzmir.


Yeşilköy’de inip sarılarak vedalaşan sekiz kadın, farklı yönlere, evlerine uzaklaşırlarken “abla”nın ayarlanmaktan başı dönmüş kol saati son kez bir saat ileri alınır, 23:00. Okyanus, çöl, dağ, plato, vadi… farklı coğrafyalara yerleşmişliğinden olmalı, iki değil yirmi iki memleket gezmiş duygusuyla “abla”, uzun yolculuğu zor tamamlamış bavulunu, damadın açtığı kapıdan, gürültü etmemesine özenerek içeri sürürken, muhteşem bir gezi yapmış olsa da evim güzel evim ruh haleti içinde.


“Abla”nın Peru ve Bolivya’da attığı her adımda izini gözlediği kadim kehanet, dönüşünde, rehberin küçük kız kardeşine okuması için verdiği kitapta karşısına çıkar: Galata Yayıncılık, Şubat 2010, Fransızcadan Nihal Önol çevirisiyle İnka Üçlemesi’nin üçüncü kitabı Machu Picchu’nun Işığı: Kitabın üç yazarının adlarından türetilmiş yazar ismi, Antoine B. Daniel.


İNKA KEHANETLERİ: (Sayfa 448-456)

1949 Peru depreminde Cuzco civarında bir manastırın yıkıntıları arasında, altın bir İnka tapınağı ortaya çıktı. Bu sayede Mosoq kehanetlerindeki “vakit gelince” bilgiyi dünya ile paylaşma şartı yerine gelmiş oldu.


Q’ero’lar yaşayan son İnkalardır. Denizden 5000 metre yüksekte yerleşmişlerdir. En yaşlı ruhsal hekimlerinden don Mariano şöyle diyor: “Biz zamanın başlangıcından beri dağlarda yaşarız, Cuzco şehrinin kuruluşundan bile eski… İspanyollar gelince kilise ve devletten uzak durmak için dağların doruklarına çıktık. Daima kutsal dağlarla, Apularla yaşadık biz.”


Onlar, 500 yıldır “Pachacuti” yi, yani, büyük değişimi haber veren kutsal kehaneti saklamaktaydılar. 1949 yılında “keşfedilinceye” kadar, tamamen dünyadan uzak, mutlak bir yalnızlık içinde yaşamışlardır. O zamana değin gerçekten varolmayan efsanevî bir geçmişin parçası sanılıyorlardı.


Oscar Nunez del Prado adlı bir antropolog, bir festivalde İnka dili konuşan yerlilere rastladı. Q’erolar, Bilge hekimler, onları “sizi 500 yıldır bekliyorduk” sözleriyle karşıladı.


1996 yılında bir grup Q’ero yerlisi, şaman liderleri ile birlikte New York’un da dâhil olduğu birkaç ABD şehrini ziyaret etti ve St. John Katedrali’nde özel bir ayin düzenledi.


Kehanetlere göre şimdi dört bucaktan gelen halkların birleşme (mastay) vaktidir. Q’erolar Kuzeyin kartalı (Kuzey Amerika’yı simgeliyor) ile Güneyin kondorunun (yalnız Güney Amerika’da yaşayan büyük bir akbaba) birlikte uçmalarına hazırlık olmak üzere, öğretilerini batı dünyasına açacaklardır.


Bu birleşmede, Kuzey Amerika fiziksel gücü ya da bedeni, Avrupa zihinsel gücü veya kafayı, Güney Amerika da ruhu sunacaktır.


Q’ero yüksek şamanı don Antonio Morales şöyle söylüyor: “Dünyanın yeni sahipleri Batıdan gelecektir ve Tabiat Anayı en çok kullananlar önce kendilerini yeniden yaratıp sonra onunla ilişkilerini tazelemek için ahlakî bir sorumluluk taşıyacaklardır.”


Son “pachacuti” veya büyük değişim, bundan 500 yıl önce İspanyollar İnka İmparatorluğu’nu fethettiği zaman meydana gelmişti. O günden beri Q’erolar kargaşadan düzenin çıkacağı bir sonraki pachacutiyi beklediler.


Kutsal bilgi, beş asır boyunca muhafaza edildi. Nihayet büyük değişimin habercisi olan işaretler görülmeye başladı: Dağlardaki göller kurudu, kondorun neredeyse nesli tükendi, güneşin gazabını simgeleyen 1949 depremi Altın Tapınağın ortaya çıkmasına neden oldu.


İnka kehanetleri, Maya, Hopi ve Nostradamus kehanetleri ile de örtüşmektedir.


Kehanetler iyimser. Bizim bildiğimiz anlamdaki bir zamanın sonunu işaret ediyor: Belirli bir düşünce ve varoluş tarzının, şu anda doğa ve toprakla kurulan ilişki türünün sonu… Zamanın dışına adım atmak… Bu, diğer dinlerde olduğu gibi Buda’nın, İsa’nın ya da Musa’nın izinden gitmek değil, doğayla bütünleşerek kendi adımlarını izlemektir.


Kehanetlerde, dünyamızda ve benliğimizde oluşan, ilişkilerimizi ve ruhsallığımızı yeniden tanımlayan büyük değişimlerden de söz ediliyor.


Daha da önemlisi yaşlı şamanlar zaman kumaşında bir yırtık oluşacağından söz ediyorlar. Q’erolar tam da 5000 metreyi aşan bir irtifada, ozon deliğinin altında yaşıyorlar!


Yeni büyük değişim dönemi başlamıştır ve bu kargaşa döneminden sonra yeni bir insanın ortaya çıkışını vaat etmektedir.


Avrupa medeniyeti paradigması çöküşüne devam edecek ve Yeryüzü insanlarının yoluna dönüş olacak.


İnkalar altın çağın başlamasını bekliyorlar. Altın bir barış bin yılı…


Willaru Huayta, bir İnka ruhsal habercisi. Şimdi Cuzco’da yaşıyor. Bir Quechua yerlisi. Gizemli gerçek öğretisini, Amazon ormanlarındaki yolculuklarında almış. Birkaç yıl önce, Büyük Beyaz Kardeşlik’in habercisi olarak büyük kente, Cuzco’ya gitme çağrısı almış.


“Beş yüz yıldır bekliyorduk. İnka kehanetleri, şimdi, bu çağda, Kuzeyin kartalıyla Güneyin kondoru birlikte uçtuğu zaman dünyanın uyanacağını söylüyor. Güneyin kondoru olmaksızın Kuzeyin kartalı özgürleşemez.”


Artık o gün geldi. Gün, dönüşüm çağıdır.


Kova Çağı: Bir ışık, uyanış, doğal yollara dönüş çağıdır. Bu çağda, yüreğin, sezginin ve doğanın mesajını anlayacağız. Bilinç uyandığı zaman kartal ya da kondor gibi yüksekten uçabileceğiz.


Bizler Doğa Ananın bir parçasıyız. O bizim içimizde, biz de onun içindeyiz. Tepeden tırnağa Yeryüzüne, Güneşe, Suya aidiz. Fiziksel bedenlerimizde doğanın evrimini taşıyoruz. Ama aynı zamanda Güneşten gelen bir ruhanî bedene sahibiz. Bu, gözle görülen güneş değil, bu başka bir boyutta uzanan, ruhanî ışığın ateşiyle yanan altın bir güneş. İnsanın içsel ışığı, işte bu ruhanî kaynaktan doğar. Biz, bu Güneşten geldik; yeryüzü deneyimleri edinmek ve sonunda tekrar o güneşe dönmek için. Biz, Güneşin çocuklarıyız.


Dünya kritik bir değişim, bir geçiş dönemine girmiş durumda. Ruhanî ve ahlakî ilkelerdeki bunalım da bunun bir işareti. Bu dönümde UFO diye bilinen kozmik gemilerin gerçek varlığını ortaya koymak gerekiyor. UFOlar çağlar boyunca dünyayı ziyaret ederek, gelişimini etkilediler. Ne ki, bilimin üç boyutlu gerçekliğinden kapıldığı gurura yenik düşen çağdaş insan, dünyamızın, yaşam ve uygarlığa sahip tek gezegen olduğuna inanıyor. Gerçek ise şudur: Biz, kendimize kargaşadan ve acıdan ibaret karanlık bir dünya yarattık.


Bu değişim döneminde, yardıma ihtiyacımız var. Kendi kendimizi ya da başkalarını iyi yönetemediğimiz ortaya çıkmış durumda. Yıkıcı doğamız açıkça kendini gösteriyor. Bu, bizim sınırlı bilincimizin yansımasından başka bir şey değil. Kardeşlerimizin, yani dünya dışı varlıkların (extraterrestrials) ardında milyonlarca yıllık bir uygarlık var. Onlar egonun köleliğinden kendilerini kurtarmışlar ve uyum, sevgi ve barış dolu topluluklar kurmuşlar. Onların topluluklarına hükmeden ilke, sağduyu ve bilgelik. Bunlara meleksi topluluklar adını verebiliriz.


Bu dünyada herkes kendi kendinin doktoru, rahibidir. Fiziksel beden, Yaratıcının ruhunun bir tapınağıdır. Böylece onurlandırılır ve aydınlanma ve gerçeğin bir aracı olarak kullanılır. Aydınlanmış ve uyanmış bir bilinçle bu kardeşlerimiz, kendilerini kıskançlık, zaaf, öfke, tembellik, gurur ve şehvet zincirlerinden kurtarmış, özgürleştirmişlerdir.


Dünya dışı varlıklar, diğer gezegenlerin Beyaz Kardeşlik topluluğuna mensuptur. Fiziksel biçim içinde varolurlar ama İnka İmparatorluğu’nun çöküşü ile 500 yıldan beridir bizimle birlikte çalışmayı bıraktılar. O dönemde Amerika kıtası halklarının üzerine büyük bir ruhsal ve ahlakî karanlık çöktü. Bilgelik koruyucularımız öldürüldü ve yeni maddecilik dini tüm kıtaya hâkim oldu.


Bilimin rahipleri, üç boyuttan ötesini göremezler. Ruhun çok boyutlu dünyasını deneyimleyemezler. Dünya halkları, bilimsel materyalizm ve açgözlülük dogmasını egemenliği altında, dünyayı yağmaladı ve çiğnedi. Silahların gelişmesiyle akıl almayacak dehşetler, bizi gayya kuyusunun kıyısına dek getirdi. Dünyadaki bu karanlık dönemde, gezegenler arası ittifakla bağlantımız koptu.


Güney Amerika’da, öteki gezegenlerden gelmiş kardeşlerimizle birlikte çalıştığımız bir döneme tanıklık eden fiziksel kanıtlara hala rastlayabiliyoruz. Bunlar, astronot gibi giyinmiş bir erkekle yanında Quechua dilinde “ccoyllor ch’asca” ya da uçan yıldız olarak bilinen bir UFO’nun resmedildiği taşlardır. Geçmişte atalarımız Mayalar, Aztekler ve İnkalar, öteki dünyalardan ziyaretçileri ağırlamışlardı. Evrendeki diğer gezegenlerden gelen bu dev gemiler, onları ziyaret etmişti. Nazca, Sacsachuaman, Machu Picchu, Huaytapallana ve Paititi gibi yerlerde, yirmi şanlı güneş uygarlığı doğdu ve gelişti.


Bu yerlerin çoğunda altın, gümüş ve bilinmeyen alaşımlardan yapılma dev boyutlarda çeşitli uzay gemilerinin indiği havaalanları vardı. Gemiler güçlerini güneşten alıyordu; mürettebatı ise ışık kardeşlerdi. Bu dönemde kozmik gemilerin yeniden geldiğini anlamamız, kabul etmemiz gerekiyor.


Büyük bir kozmik dönüşümün arifesindeyiz. Onlar bu dönüşüm döneminde bize yardım etmek için buradalar. Önümüzdeki birkaç yılda, dönüşümün adımları hızlandıkça, insanlarla gerek fiziksel, gerek başka türlü temaslarını artıracak, kendilerini daha çok ortaya koymaya başlayacaklar. Görevleri, bize bu uyanış, bilinçlenme çağında kılavuzluk etmek. Bu mümkün olmazsa, o zaman gelecek kuşaklarımızın tohumu olmak üzere seçilen bir kaçımızı kurtaracaklar. Seçilecek olanlar, auralarından yayılan sevginin niteliğine göre belirlenecek.


Atalarımız, doğanın büyük gizemleriyle uyum içinde olmalarını sağlayan olağandışı fiziksel duyular geliştirmişlerdi. Bilimsel araştırmaları bilinçli bir tarzda yaptılar; yani, keşiflerinde üstün boyutlara ulaştılar. Peru’daki İnka tapınaklarında bunların kanıtları vardır: Doğal güçlere odaklanmayı ve onları denetim altına almayı bilen bir uyanmış bilince sahip olanlar tarafından kesilebilecek yekpare taşları yarattılar.


1750’de, Inka Shora Atahuallpa, Güneş’in askerlerini uyarmıştı: “İnsanlık doğal güçlerle bağlantılarını yitirdiğinde, daha çok savaş yaratacak ve yarattığı bu karanlığın içinde kaybolacak.”


Çoğu siyasal ve toplumsal hareket, amacının barış, mutluluk ve özgürlük olduğunu öne sürer. Ama çoğu zaman sadece savaş, tecavüz ve terör yaratır, kıskançlık ve nefret güdüleriyle harekete geçer. Bu, düpedüz işe yaramaz bir yaklaşımdır. Şimdi yepyeni bir yola girmenin zamanı geldi. Kendimizi –içten- değiştirmedikçe, toplumu değiştirmeye çalışmamız boşuna bir çabadan başka bir şey olmaz.


Bu beşinci güneş kuşağının başlangıcında, öteki gezegenlerden gelen melek ve başmelekler vardı. Atlantis’in, okyanusun öfkeli sularına gömüldüğü korkunç tufanla sona eren dördüncü güneş çağından sağ kurtulanlarca yaratılan bu yeni güneş çağında, insanlara yardımcı oldular. Milyonlara varan nüfusuyla birlikte kıta, onca gelişmiş teknolojisiyle birlikte gayya kuyusunun dibine yuvarlandı. O dönemde de insanlık uyarılmıştı ama dinleyen çıkmadı. Sadece birkaç uyanmış bilinç kurtarıldı ve içinde bulunduğumuz çağın tohumları olmak üzere altı yedi yıl sonra dünyaya geri döndüler. O dönemde, büyük kozmik tufanın ardından, dünyanın hala sarsılıp yeni biçimini almakta olduğu sırada, aydınlanmış olanlar, yeni insanlığın oluşumunu başlatmak üzere Titicaca gölü ve dünyanın öteki kutsal göllerine döndüler. Bu kutsal göllerden, her bir çift, doğa ve Yaratıcı ile uyum içinde, yeni bir güneş uygarlığı kurma göreviyle, farklı bir yöne doğru ilerledi.


Şimdi, yirminci yüzyılda Güney Amerika’daki birçok soylu halk, sonsuz uzamları fethetmiş, öteki dünyaları ziyaret etmiş, insanlık yararına kullanılsın diye evrensel bilgeliği, irfanı beraberlerinde getirmişlerdir. Yolculuklarında uzay gemilerine ihtiyaç duymamışlardır. Andlar’daki bazı yerliler, uzak gezegenlere yolculuk etmişler ve evren hakkında birçok şey öğrenmişlerdir. Oysa çağımızın bilimi hala maddesel düzlemin yüzeysel katmanlarını araştırmaktadır.


Üç boyutlu gerçeklik üzerine yapılan araştırmalar, daima eksik kalmaya mahkûmdur. İnsanların her biri bir Kutsal Tapınaktır. Bu tapınağın sunağı yürektir. Büyük ışığın bir yansıması olarak sevgi ateşi, sunağın üzerinde yanar. Bu ışığın farkına varılması, ona özen gösterilmesi ve saygı duyulması gerekir. Bu, Güneşin Oğullarının dinidir. Dünya dışı varlıklarınkiyle aynı dindir; evrensel, kozmik, güneş dinidir. Bu evrensel topluluk, öteki gezegenlere mensup kutsal ailemizi oluşturur. Hepimiz Işık için birleşir, ışık için gönüllü olarak çalışırız.


Şimdi aramızdalar. Kentlerimizin sokaklarında, öteki dünyalardan gelen kardeşlerimiz dolaşıyor. Dünya gezegenindeki görevlerini gerçekleştirmek için, Işık’ın habercileri olarak buradalar. Birçok kozmik gemi, gizli havaalanlarının bulunduğu Güney Amerika’daki Amazon ormanlarına geldiler. Bu kardeşlerimizden bazıları, kimi zaman bizimle kalıyorlar. Onlar bu dönüşüm çağında bizimle çalışmak için gelen gönüllülerdir.


Kendimizi hastalıklarımızdan arıtmalıyız: Psikolojik olarak, ruhsal olarak. Bilincimiz kapana kısılmış, egomuzca hapsedilmiştir. Evrim yeteneğine kavuşmak için, özümüzü özgürleştirmeliyiz. Bu, yeni bir çağın uyanışıdır. Milliyetin artık hiçbir önemi yoktur; ırk, kabile, toplumsal sınıf, dinlerin de öyle. Bizler, dünya bahçesinin çok renkli çiçekleriyiz. İnsan gerçeği tektir.


Artık, en önemli olan şey, bilinci olumlu bir şekilde uyandırmaktır. Göklerdeki efendilerimiz, bu yeni güneş çağına yönelik birlik, uyum ve sevgi mesajıyla dünya çocuklarının bilincini birleştirmek üzere döndüler. Beyaz Kardeşliğin ustalarına, bize yol gösterdikleri ve bu mesajda, bütün Işık arayıcılarının öteki dünyalarla iletişim kurmasını kolaylaştırdıkları için gönül borcu duyuyoruz.


“Dostlar, kanatlarımız uçmayı hatırlamakta zorluk çektiği zaman, bizi ayaklarımızın üzerine kaldıran meleklerdir.”

Q’ero: Sözcük anlamı “Uzun Saçlı Olan”dır. İnkaların bugünkü temsilcileri. 600 kişilik bir kabiledir.


Apu: Quechua dilinde “Efendi” anlamına gelen sözcük, genellikle, her biri birer koruyucu tanrısal yaratık olan dağ doruklarını belirtir. Büyük ruhlar ya da tanrısal varlıklar (erildir). Dağ tanrısı.


Mosoq Karpay: Gelecek zamanın Törenleri. Bu törenlerin aktarımı, kişinin zamanla olan bağlantısının sona ermesini temsil eder. Bu, yüreğin yaşadığı bir süreçtir. Törenler, kişiyi kadim irfan silsilesi ve bireyin erişemeyeceği çapta büyük bir kudretle bağlantılandırır. Nihai olarak bu kudret, kişiye bir İnka (Aydınlanmış Kişi) bedenine sıçrama dürtüsünü verecektir. Artık kişi doğrudan doğruya yıldızlarla bağlantı kurmuş olacaktır.


Pachacuti: Büyük değişim dönüşüm. Sözcük anlamı pacha “dünya” ya da “zaman”, cuti ise “düzeltmek”tir. Beş yüz yıl boyunca Q’ero yaşlıları büyük değişimin kutsal kehanetini muhafaza ettiler. Bu değişimde dünya doğru yönüne dönecek, uyum ve düzen yeniden kurulacak, kaos ve düzensizlik sona erecekti.

Pachacuti aynı zamanda 1300 sonlarında yaşayan bir İnka liderinin de adıdır. Machu Picchu’yu inşa ettirdiği ve günümüz ABD’sine denk gelecek bir imparatorluğun mimarı olduğu söylenir. İnkalara göre Pachacuti bir ruhsal önörnektir: Zamanın dışına adım atan bir Usta, aydınlanmış kişidir. Bir Mesihtir; ama Hıristiyanlıkta olduğu gibi insanlığın erişiminin ötesinde tanrının tek oğlu değil. Daha çok, hepimizin dönüşeceği düzeyin bir simgesi ve vaadi olarak görülür. Bu anlamda Pachacuti aynı zamanda “Dünyanın Dönüştürücüsü” anlamına gelir.

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"