[1mk] İZMİR FELSEFE GÜNLERİ-II. GÜN


KANT 


Aklın tarihinde akıl almaz işler…
Başlığı bile bir tuhaf duruyor değil mi? Sunumu yapan Doç.Dr. Taşkıner Ketenci de bu tuhaf duruşu ancak başlığı duyurduktan sonra fark ettiğini itiraf etti. "Eğer insan akılvâri bir canlı ise akıl dışı işler yapması doğasına aykıdır" deyip Wittgenstein'ın bir sözü ile tamamladı ilk cümlesini: Üzerine konuşulmayacak bir konu varsa doğru olan susmaktır.
Doç.Dr.Taşkıner Ketenci


O yüzden aslında en iyisi susmam ama ben yine de konuşmayı ve anlatmayı deneyeceğim ile devam etti.
Taşkıner Hoca, "Akıl" kelimesinin önce sözlük anlamı ile başladı işe. Hem, Türkçe hem kökeni olan Arapçada. Sonrasında ise Yunancadaki karşılığı ve bu karşılığın kavramsal açıklaması ile devam etti.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ; 1. Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us. 2. Öğüt, salık verilen yol. İlk anlamlarıdır Akıl sözcüğünün. Arapçada da böyledir ama Arapçada bir başka anlamı daha vardır akıl kelimesinin. Deve çobanı, deveyi bağlayan kuşak, bağlamak, sarmak… Buradaki kullanım ve anlam farklılığındaki çelişki sayılabilecek farka dikkat çekti. Yani akıl, anlama- kavrama gücü gibi anlamlara gelirken aynı zamanda içinde bağlama, engelleme, engel olma anlamını da içeren bir anlamlar topluluğu içermektedir. Başlangıçta çelişki gibi gelse de günlük kullanımına baktığımızda aslında çelişki olmadığını, toplumun anlamlandırmasında akılın farklı bir niteliği de içinde barındırdığını söyledi.
Bir çocuğun gelişimi sırasında en çok kullanılan cümle Evladım, "akıllı – uslu dursana " burada "akıllı durmak" kavramı, toplumun belirlediği normlara uygun davranmak ve toplum ile ters düşmemek anlamlarını da içermektedir, yani birey toplum normlarına ve sınırlarına saldırmadığı, o sınırları zorlamadığı yani toplum ile ters düşmediği sürece akıllı insan sayılmaktadır, dedi. Yani aslında kullanmakta olduğumuz akıl kelimesinin gerçek anlamını kavramaya yeterli olmadığını söyledi devamla. Öz Türkçede Kaşgarlı Mahmut'a uzandı akıl kelimesinin karşılığını bulmak için ve karşımıza Us- Ög kelimeleri çıktı ve Hocaya göre Us değil ama Ög kelimesinin anlamlandırmaya çalıştığımız Akıl kelimesinin karşılığı olabileceğini söyledi.
 Buradan, Antik Yunana geçiş yaptı hemen. Acaba Antik Yunan'da nasıldı kullanımı ve anlamlandırılması? Öyle ya, Klasik Felsefenin kökeni Antik Yunan sonuçta.

Aristo ve Platona atıflarla devam ederek, Aristo'nun LOGOS VE NOUS KAVRAMLARI ile akılı tanımladı.
LOGOS : -Bilim – Bilgi – Aklı Başındalık – Us – Sanat ı, LOGOS'UN alanında olan unsurlar olarak sıraladıktan sonra LOGOS ve NOUS' UN, akıl ve düzenlilik kapasitesi anlamında kullanılabileceğini söyledi. Bu anlamı ile NOUS' UN, evrende göreli olmayan şeylerin de bulunduğunu kavrama yetisi anlamına geldiğini savundu. NOUS' UN, Türkçede Us ile karşılanabileceğini, kimi zaman Evrenle uyumlu yaşamak, kimi zaman da orta olanı yapmaktır diye tamamladı. 
ARISTO 

Tüm bunlar yani LOGOS ve NOUS aslında sadece yaşamak  değil aynı zamanda iyi yaşamak tır diye bağladı sözünü.
Burada parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Aristo'nun Logos ve Nous fenomenlerine bakıldığında, aynı zamanda hocaları olan Platon ve Socrates'ten ayrıldığını görmekteyiz. Aristo'ya göre, insanlar Evreni yani yaşamı,  Beş duyuyla sınırlıyız, nesnel ortama bizi açan bu beş duyu—görme, işitme, duyma, tatma, dokunma duyularımız—algımızı yönlendiriyor, biçimlendiriyor. O zaman biz nesnelerden, bu beş duyu sınırlı içindeki algılardan bilgi üretiriz, bunun ötesinde bir şey yapamayız. Nesnel ortamın algıladığımız biçimi bizim kendi türümüzden, kendi formumuzdan kaynaklanan bir temele doğal bir modele, biçime indirgenebilir... "İnsan ruhunun özü Nous'tur (Türkçesi Us). Eğer "Eğer Ruhun özü Nous"ise o zaman bir Nous tanımlaması gerekir ve bu Nous'un yaptığı iş gerekir ve o zaman onun üzerine bir psişe oturtulur.     
" Bakan gözdür ama gören akıldır" Aristo'nun cümlesidir.
Böylece Antik Yunan'da Aklın yani LOGOS'un, iyi – doğru ve güzel yaşamaya yönelmesi gerektiğini yani insanın doğası olması gereken doğru ve güzelliğe odaklı olması gerektiği anlayışının hakim olduğunu anlıyoruz ki bu bilgi ileride çok işimize yarayacak.

  Roma'da, Akıl karşılığı olarak Logos'un yerine CİCERO alılmama yaparken, RATIO kelimesini türetmiştir. RATIO ( Rasyo ) kelimesi, Latincede var olan bir kelime değildir ve CICERO'nun bir hediyesidir. Ama anlam olarak Antik Yunan'daki anlamı yüklenmemiştir. Bambaşka bir anlamlandırmaya gitmiştir CICERO:
RATIO yani Roma'da akıl artık, iyi ve doğru yaşama değil yaşamın getirdiği şartlara uygun olarak hesaplanan ve hesaplanmış yaşamdır. Hesaplayıcı bir akıldır karşımıza çıkan. Bu kelime aynı zamanda Rasyonalitenin de temelini oluşturmuştur ki rasyonel akılın aklın tamamen yerini almasının bedeli de çok ağır olmuştur insan nesline. 
CICERO


  ORTA ÇAĞ' da artık akıl, Tanrısal akla bağlanmıştır. Augustus'un temellerini attığı Skolâstik Felsefeye göre insan, günahkâr ve kirli bir varlıktır. Bu günahkârlıktan da tek başına yani saf aklı ile kurtulamayacağı için bir yardımcıya yani Tanrısal akla gereksinimi vardır. Yani, insan artık tek başına saf aklı melekelerinin, gözlem yeteneğinin yaşamı yorumlaması ile kurtulamaz; Tanrısal metinlere-bu metinlerin tefsir ve meallerine gereksinim duyar ve onların yardımı ile arındırır kendisini günahkârlığından ve kurtuluşa yani tanrıya ulaşabilir. Günahkâr ruhun kurtuluşu nasıl olacaktır peki? Eğer tanrıya gereksinimi varsa o zaman zaten bu günahkâra yardımcı olacaktır. Nasıl mı yardımcı olur? Cadı avları sırasında, şeytan çıkartma ayinlerinde, engizisyon yargılamalarında eğer kişi günahsız ise Tanrı Ona elini uzatır ve çekip çıkarır o zor durumdan. Neden? Çünkü günahsız olanın kurtuluşu Tanrı tarafından öngörülmüştür de ondan. Rasyonel akıl bunu gerektirir çünkü. Antik Yunanda doğru olana yönelmesi gereken hür iradeli aklın yerini artık, yetersiz ve tercihsiz insan aklı almıştır ve rasyonel mantık, bu yetersiz akla yardımcı olacak Tanrısal aklın el uzatmasını bekler. Toplumun sınırları bunu gerektirir, rasyonel olan budur dönemin inanışına göre. Bedeli öldürülen binlerce insan, durma noktasına gelen bilimsel gelişme olur, Taşkıner Hoca'ya göre. Rasyonel aklın vardığı nokta budur çünkü. 
AUGUSTINUS


Buna ilk isyan değilse de en esaslı isyan, KANT' tan gelir.
"Kendi aklını kendin kullanma cesaretine sahip ol" ne büyük isyan değil mi? Kellesini kiliseye vermekten kurtardıysa bunu bir yerde Büyük Frederick'e verdiği söze borçludur Kant. Büyük Frederick yaşadığı sürece susacaktır. Susmak zorunda kalmıştır da.
"Saf aklın eleştirisi" aslında, kilisenin bu rasyonel ve Tanrı destekli olduğu iddia olunan akıl yorumuna eleştiridir. Eleştirel Felsefenin kurucusu sayılan Kant'a göre insan aklı ergin olmak zorundadır." Ergin Olmamak", düştüğü durumdan kurtulmak için kendi aklı dışında başka bir akıla ihtiyaç duyma halidir. Kant sadece bu önermeleri ile kalmamıştır elbette. En başta, Descartes'in rasyonel akıl tanımlamasına karşı çıkmıştır ki Decartes'ın rasyonel akıl tanımlamasının, ileride insanlığın başına ne işler açtığını görmek için yakın tarihe bakmak yeterlidir. Kant'ın tüm felsefesini ne sunumu yapan hoca anlatma çabasına girdi ne de ben burada girecek değilim. Girersem zaten beni ya döversiniz ya da sopa ile kovalarsınız. Ama Cıcero tarafından ortaya atılan RATIO'nun Decartes tarafından bir adım daha ileri taşınarak
" İnsan, aklı olan tek canlıdır." Önermesinden, rasyonel olarak, aklı olmayan canlıların insan sayılmadığı sonucuna varılmasına sadece bir adım kaldığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Ondan da ötesine ise sadece iki adım… Bu nedenle Kant'ın tanımlamasının önemi tam da burada önem kazanmaktadır. Kant'a göre akıl: " İnsanların birbirlerine insanca davranma yetisinden başka ve fazla bir şey değildir. "
DECARTES


 Batının yaşayacağı Akıl Tutulmasına birkaç adım kala, bu çok önemli bir tanımlamadır ama insanlık tarafından ( bir süreliğine de olsa ) ıska geçilmiştir.

Orta Çağın karanlık dehlizlerinden kendisini, Rönesans'ın katkısı ile sıyıran insanlık, Kapitalizmin ilk dönem vahşiliği içinde karamsar tablo da çizmeye başlamıştır Felsefe ve akıl konusunda. Schopenhauer tüm insani düşün dünyasına rağmen, dönemin de etkisi ile insan denen canlının özünün aslında kötü, acımasız, yaşamak ve yemek için birbirini öldürmekten çekinmeyen, bencil ve çıkarcı bir yaratık olduğunu düşünmektedir. Ve Onun bu bencilliği insan aklı olarak görmektedir. Schopenhauer'e göre Akıllı insan, işte bu bencil yapıya, çıkarlarına ve hesaplarına uygun davranan insandır. Böylece Almancada Fernuft ile tanımlanan (düşünceyi ) kavrama, anlama-yı Ratıo ile bağlayan ilk düşünürdür Schopenhauer. Ama Schopenhauer'e göre, bu melekelerine rağmen bunları reddeden ve aykırı davranabilen insan da İYİ İNSAN' dır.  "Tanrının Eli" ne gerek duymadan doğruyu bulan, bulması gerekendir.
SCHOPENHAUER 

Sözü uzattığımın farkındayım ancak düşünce dünyamızda, sunum sırasında neyin nereden başladığının ve hangi noktaya kadar uzanabildiğinin ve aslında akıl denen bu "şey"in, hangi safhalardan geçerek, akıl-dışılığa sürüklendiğini gösterebilmek ve insanın aklı sayesinde yarattığı uygarlığı yine aklının yardımı ile ne hale getirebildiğini anlamak için uzatmak zorundayız da.  Aslında o kadar çok argüman var ki burada yazılanlar ve sunum sırasında anlatılanlar, özetin özetin özeti denilebilir.  Elbette, birçok Filozof ve düşün adamı, siyasetçinin daha adı ve görüşleri sayılabilir konuyu bütünleştirmek için ama sayılanlar en temel isimler ve en genel geçer örnekler.       
    
CICERO'nun Ratio tanımı, DECARTES' in Rasyonel Akıl' a ulaşması ve SCHOPENHAUER derken, sonunda insanlık hiç te yabancı olmadığı hesapçılığının yanına müthiş bir yandaş daha kazanır bir süre sonra: SPENCER'in, Sosyal Darwinizmini. Doğadaki Evrim Kuramının uygulanma olanaklarının, sadece Biyoloji ve Doğa Bilimleri ile sınırlı kalmaması gerektiğini düşünen HERBERT SPENCER, Darwin'in Doğal Ayıklanma ( Selection ) kavramı yerine oluşturduğu uyum yeteneği en yüksek olanın hayatta kalması görüşünü alıp, toplumsal yaşama uygulamıştır. Öyle ya, madem rasyonel aklın gereği bunu getiriyor neden doğa bilimlerinde var olan bir kavram sosyal yaşamda da var olmasın ki? İnsan, doğanın bir parçası ise onun yasalarına dâhil olmasından daha doğal ne olabilir ki?  
SPENCER

 Böylece hızla Batı dünyasında Sosyal Darwinizm yayılmaya başlar. Doğa, ayıklama ve uyum olanaklarını kendi eli ile yaparken, Sosyal Yaşamda bu mümkün olamayacağına göre, "Aklı olan insan"ın, doğanın yerine müdahil olması da normal değil midir? Ve ırkların saflığının bozulmaması, bozuk olan genlerin, hastalıklı genlerin temizlenmesi de gerekmez mi bu durumda? Saf olanın korunması gerekmez mi? Bu düşüncelerin 1930 lu yılların başında yayıldığını sanıyorsanız aldanırsınız. İngiltere-Norveç-İsveç-Almanya v diğer ülkeler. Daha çok Nordik ülkeler… Henüz 1900 lü yılların başında bu görüşlerin savunulmaya başladığı topraklar oldular. Almanya'da 1905 yılında ilk IRK DERNEĞİ kuruldu. Hem de bilim insanlarının eli ile.  1920'de, Hoche ( Psikiyatrist ) ve Binding ( Hukuk Felsefesi Profesörü ) iki bilim insanı bir kitap yazarlar. Bu kitapta, Decartes'ın ünlü, insanın aklı olan varlık olduğuna dair görüşünden referans almışlardır. Bu iki bilim insanı, referans aldıkları Descartes'çi rasyonel akıl görüşünden yola çıkarak derler ki: Madem, insan aklı olan canlıdır, genetik bozuklukları olan kişileri insan kabul etmek mümkün değildir.
Akli melekeleri bir daha geri dönülemez boyutta kaybeden kişiler ile doğuştan bu yetiye sahip olmayan kişileri insan sayamayız. Akli yeteneği olmayanların insan olarak tanımlanması da mümkün değildir. Ne o sarsılmaya mı başladınız? Ciddi yazıyor işte adamlar bunu… Madem ölçümüz "akıl"…Alın size rasyonel akıl…
Bu işin bununla kalmayacağını artık tahmin etmeye başlamışsınızdır.
HOCHE 

Weimar Cumhuriyetinin sarsılmaya başladığı yıllar gelir. Enflasyonun hiper boyutlara ulaştığı, insanların işsiz kaldığı yıllardır. Sistem sarsılma belirtileri göstermekte, siyaseten herkes birbirini yemektedir. Versay antlaşmasının ağır hükümleri, iyice halkın belini bükmektedir. Böyle bir dönemi yaşamaktadır Almanya. Irkçı görüşlerin hâkim olduğu dönemler. Ve henüz iktidarda olmasa da yavaş yavaş etkili olan Bir "Deli" Hitler… Onların yayın organında kapak konusu yapılan bir konu… Yine aynı ama iş genetik bozuklukları olan hastaları ( yani aklı olmayan insanımsı-lar ) aşmış, tüm akıl rahatsızlığı olup, özel bakım gerektirenlere kadar uzanmış durumda. Buna bir de hesap kitabı karıştırmışlar, tüm yaşamları boyunca gereken yıllık bakım maliyetlerinin toplum üstünde yarattığı külfeti de eklemişler. Ve Adolf Hitler, 1935 yılında iktidarın ilk yıllarının keyfini sürer, henüz sadece çalışma kamplarına muhaliflerini yollarken, bir mektup ile o adını bahşettiğimiz iki bilim insanından Hoche'a, tüm Almanya'da bu durumdaki hasta insanları, - ırkın bozulmaması ve – maliyetlerin azaltılması amacı ile imha edilebileceklerini yazar. Görev de vermiştir kendisine. İşe, akıl hastası çocuklar ile başlarlar. Bunun nedeni de, azılı Nazi olan bir babanın yine Hitler'e mektup yazarak akıl hastası oğluna ötenazi uygulama izni istemesidir. Hitler, Mein Kampf'ı yazarken sadece atıp tutmakla yetindiği, öfkesini kustuğu ve her türlü musibetin sorumlusu saydığı Yahudileri yok etmeye de başlamamıştır henüz. Şimdilik toplamak ile yetinmektedir. Akıl, bir kez bu mekanizma ile çalışmaya başlamışsa burada kalmaz asla. 
DALLAMA

Sırada düşük ırklar vardır, Slavlar, Araplar, Müslümanlar, Çingeneler… Yeter mi yetmez elbette. Hazır elleri değmişken, kanları zehirlenmişleri de Sosyal Elemeye tabi tutmak gerekir ki, ırk bozulmasın. Komünistler, Sosyal Demokratlar, Liberaller, Kilise…
1944'te savaşı kaybedeceğini anlayan beyefendi(!), doğanın ilkelerine inancının sarsılmazlığının bir kanıtı olarak, "Madem, Alman toplumu bu savaşı kaybedecek kadar güçsüz, o zaman yaşama hakkı da yok" der ve ünlü Çorak Toprak Kararnamesi'ni yazıya döker. Bu kararname ile Alman Halkı artık yaşama hakkını kaybetmiş olduğundan, yok olmaya da mahkûmdur. Böylece sağ kalacak olanlar, Almanların en saf olanları olacağından onlardan meydana gelecek olan yeni ulus, gelecekte yeniden tarih sahnesinde yerini alabilecektir. Bu kararname ile tüm yaşamsal üretim araçları yok edilecek, tarlalar yakılacak, evler yıkılacak, tüm Alman Ağır Sanayi tesisleri yok edilecek, ulaşım araçları yakılacak, yollar tahrip edilecektir. Hedef, Alman topraklarını yaşanılmaz bir hâle getirip, işgalcilere de zayıf Almanlara da bir şey bırakmamaktır. Ne var ki, deliliğin ulaştığı bu noktada, Albert Speer isimli Savaş Ekonomisi Bakanı ortaya çıkar ve bu kararnameyi hasıraltı eder ve Almanlar toptan yok olmaktan kurtulur. Fanatizmin, akıl tutulmasının vardığı son noktadır bu kararname.
 Tabii, sadece Naziler değil… Kamboçya'da Kızıl Kmerler, Burma'daki Askeri diktatörlük, Çin'de Kültür Devrimi, Saddam, Sovyetler ve doğu Bloğunda ünlü rejim muhaliflerinin akıl hastanelerine kapatılması, Kızılderi soykırımı… Ne dünle bitti ne de bugünle sınırlı…

Aklı, hesaplayıcılığa indirgemekte düğümleniyor sorun… Hesaplayan, toplayıp çıkaran basit bir hesap makinesi midir akıl?
 Biz yine Kant'tan alıntılayarak verelim cevabımızı: Akıl, insanların birbirine insanca davranma yetisidir ve bundan fazlası da değildir.


--
4/13/2011 11:47:00 AM tarihinde AVRAM tarafından 1mk adresine gönderildi


KANT 


Aklın tarihinde akıl almaz işler…
Başlığı bile bir tuhaf duruyor değil mi? Sunumu yapan Doç.Dr. Taşkıner Ketenci de bu tuhaf duruşu ancak başlığı duyurduktan sonra fark ettiğini itiraf etti. "Eğer insan akılvâri bir canlı ise akıl dışı işler yapması doğasına aykıdır" deyip Wittgenstein'ın bir sözü ile tamamladı ilk cümlesini: Üzerine konuşulmayacak bir konu varsa doğru olan susmaktır.
Doç.Dr.Taşkıner Ketenci


O yüzden aslında en iyisi susmam ama ben yine de konuşmayı ve anlatmayı deneyeceğim ile devam etti.
Taşkıner Hoca, "Akıl" kelimesinin önce sözlük anlamı ile başladı işe. Hem, Türkçe hem kökeni olan Arapçada. Sonrasında ise Yunancadaki karşılığı ve bu karşılığın kavramsal açıklaması ile devam etti.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ; 1. Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us. 2. Öğüt, salık verilen yol. İlk anlamlarıdır Akıl sözcüğünün. Arapçada da böyledir ama Arapçada bir başka anlamı daha vardır akıl kelimesinin. Deve çobanı, deveyi bağlayan kuşak, bağlamak, sarmak… Buradaki kullanım ve anlam farklılığındaki çelişki sayılabilecek farka dikkat çekti. Yani akıl, anlama- kavrama gücü gibi anlamlara gelirken aynı zamanda içinde bağlama, engelleme, engel olma anlamını da içeren bir anlamlar topluluğu içermektedir. Başlangıçta çelişki gibi gelse de günlük kullanımına baktığımızda aslında çelişki olmadığını, toplumun anlamlandırmasında akılın farklı bir niteliği de içinde barındırdığını söyledi.
Bir çocuğun gelişimi sırasında en çok kullanılan cümle Evladım, "akıllı – uslu dursana " burada "akıllı durmak" kavramı, toplumun belirlediği normlara uygun davranmak ve toplum ile ters düşmemek anlamlarını da içermektedir, yani birey toplum normlarına ve sınırlarına saldırmadığı, o sınırları zorlamadığı yani toplum ile ters düşmediği sürece akıllı insan sayılmaktadır, dedi. Yani aslında kullanmakta olduğumuz akıl kelimesinin gerçek anlamını kavramaya yeterli olmadığını söyledi devamla. Öz Türkçede Kaşgarlı Mahmut'a uzandı akıl kelimesinin karşılığını bulmak için ve karşımıza Us- Ög kelimeleri çıktı ve Hocaya göre Us değil ama Ög kelimesinin anlamlandırmaya çalıştığımız Akıl kelimesinin karşılığı olabileceğini söyledi.
 Buradan, Antik Yunana geçiş yaptı hemen. Acaba Antik Yunan'da nasıldı kullanımı ve anlamlandırılması? Öyle ya, Klasik Felsefenin kökeni Antik Yunan sonuçta.

Aristo ve Platona atıflarla devam ederek, Aristo'nun LOGOS VE NOUS KAVRAMLARI ile akılı tanımladı.
LOGOS : -Bilim – Bilgi – Aklı Başındalık – Us – Sanat ı, LOGOS'UN alanında olan unsurlar olarak sıraladıktan sonra LOGOS ve NOUS' UN, akıl ve düzenlilik kapasitesi anlamında kullanılabileceğini söyledi. Bu anlamı ile NOUS' UN, evrende göreli olmayan şeylerin de bulunduğunu kavrama yetisi anlamına geldiğini savundu. NOUS' UN, Türkçede Us ile karşılanabileceğini, kimi zaman Evrenle uyumlu yaşamak, kimi zaman da orta olanı yapmaktır diye tamamladı. 
ARISTO 

Tüm bunlar yani LOGOS ve NOUS aslında sadece yaşamak  değil aynı zamanda iyi yaşamak tır diye bağladı sözünü.
Burada parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Aristo'nun Logos ve Nous fenomenlerine bakıldığında, aynı zamanda hocaları olan Platon ve Socrates'ten ayrıldığını görmekteyiz. Aristo'ya göre, insanlar Evreni yani yaşamı,  Beş duyuyla sınırlıyız, nesnel ortama bizi açan bu beş duyu—görme, işitme, duyma, tatma, dokunma duyularımız—algımızı yönlendiriyor, biçimlendiriyor. O zaman biz nesnelerden, bu beş duyu sınırlı içindeki algılardan bilgi üretiriz, bunun ötesinde bir şey yapamayız. Nesnel ortamın algıladığımız biçimi bizim kendi türümüzden, kendi formumuzdan kaynaklanan bir temele doğal bir modele, biçime indirgenebilir... "İnsan ruhunun özü Nous'tur (Türkçesi Us). Eğer "Eğer Ruhun özü Nous"ise o zaman bir Nous tanımlaması gerekir ve bu Nous'un yaptığı iş gerekir ve o zaman onun üzerine bir psişe oturtulur.     
" Bakan gözdür ama gören akıldır" Aristo'nun cümlesidir.
Böylece Antik Yunan'da Aklın yani LOGOS'un, iyi – doğru ve güzel yaşamaya yönelmesi gerektiğini yani insanın doğası olması gereken doğru ve güzelliğe odaklı olması gerektiği anlayışının hakim olduğunu anlıyoruz ki bu bilgi ileride çok işimize yarayacak.

  Roma'da, Akıl karşılığı olarak Logos'un yerine CİCERO alılmama yaparken, RATIO kelimesini türetmiştir. RATIO ( Rasyo ) kelimesi, Latincede var olan bir kelime değildir ve CICERO'nun bir hediyesidir. Ama anlam olarak Antik Yunan'daki anlamı yüklenmemiştir. Bambaşka bir anlamlandırmaya gitmiştir CICERO:
RATIO yani Roma'da akıl artık, iyi ve doğru yaşama değil yaşamın getirdiği şartlara uygun olarak hesaplanan ve hesaplanmış yaşamdır. Hesaplayıcı bir akıldır karşımıza çıkan. Bu kelime aynı zamanda Rasyonalitenin de temelini oluşturmuştur ki rasyonel akılın aklın tamamen yerini almasının bedeli de çok ağır olmuştur insan nesline. 
CICERO


  ORTA ÇAĞ' da artık akıl, Tanrısal akla bağlanmıştır. Augustus'un temellerini attığı Skolâstik Felsefeye göre insan, günahkâr ve kirli bir varlıktır. Bu günahkârlıktan da tek başına yani saf aklı ile kurtulamayacağı için bir yardımcıya yani Tanrısal akla gereksinimi vardır. Yani, insan artık tek başına saf aklı melekelerinin, gözlem yeteneğinin yaşamı yorumlaması ile kurtulamaz; Tanrısal metinlere-bu metinlerin tefsir ve meallerine gereksinim duyar ve onların yardımı ile arındırır kendisini günahkârlığından ve kurtuluşa yani tanrıya ulaşabilir. Günahkâr ruhun kurtuluşu nasıl olacaktır peki? Eğer tanrıya gereksinimi varsa o zaman zaten bu günahkâra yardımcı olacaktır. Nasıl mı yardımcı olur? Cadı avları sırasında, şeytan çıkartma ayinlerinde, engizisyon yargılamalarında eğer kişi günahsız ise Tanrı Ona elini uzatır ve çekip çıkarır o zor durumdan. Neden? Çünkü günahsız olanın kurtuluşu Tanrı tarafından öngörülmüştür de ondan. Rasyonel akıl bunu gerektirir çünkü. Antik Yunanda doğru olana yönelmesi gereken hür iradeli aklın yerini artık, yetersiz ve tercihsiz insan aklı almıştır ve rasyonel mantık, bu yetersiz akla yardımcı olacak Tanrısal aklın el uzatmasını bekler. Toplumun sınırları bunu gerektirir, rasyonel olan budur dönemin inanışına göre. Bedeli öldürülen binlerce insan, durma noktasına gelen bilimsel gelişme olur, Taşkıner Hoca'ya göre. Rasyonel aklın vardığı nokta budur çünkü. 
AUGUSTINUS


Buna ilk isyan değilse de en esaslı isyan, KANT' tan gelir.
"Kendi aklını kendin kullanma cesaretine sahip ol" ne büyük isyan değil mi? Kellesini kiliseye vermekten kurtardıysa bunu bir yerde Büyük Frederick'e verdiği söze borçludur Kant. Büyük Frederick yaşadığı sürece susacaktır. Susmak zorunda kalmıştır da.
"Saf aklın eleştirisi" aslında, kilisenin bu rasyonel ve Tanrı destekli olduğu iddia olunan akıl yorumuna eleştiridir. Eleştirel Felsefenin kurucusu sayılan Kant'a göre insan aklı ergin olmak zorundadır." Ergin Olmamak", düştüğü durumdan kurtulmak için kendi aklı dışında başka bir akıla ihtiyaç duyma halidir. Kant sadece bu önermeleri ile kalmamıştır elbette. En başta, Descartes'in rasyonel akıl tanımlamasına karşı çıkmıştır ki Decartes'ın rasyonel akıl tanımlamasının, ileride insanlığın başına ne işler açtığını görmek için yakın tarihe bakmak yeterlidir. Kant'ın tüm felsefesini ne sunumu yapan hoca anlatma çabasına girdi ne de ben burada girecek değilim. Girersem zaten beni ya döversiniz ya da sopa ile kovalarsınız. Ama Cıcero tarafından ortaya atılan RATIO'nun Decartes tarafından bir adım daha ileri taşınarak
" İnsan, aklı olan tek canlıdır." Önermesinden, rasyonel olarak, aklı olmayan canlıların insan sayılmadığı sonucuna varılmasına sadece bir adım kaldığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Ondan da ötesine ise sadece iki adım… Bu nedenle Kant'ın tanımlamasının önemi tam da burada önem kazanmaktadır. Kant'a göre akıl: " İnsanların birbirlerine insanca davranma yetisinden başka ve fazla bir şey değildir. "
DECARTES


 Batının yaşayacağı Akıl Tutulmasına birkaç adım kala, bu çok önemli bir tanımlamadır ama insanlık tarafından ( bir süreliğine de olsa ) ıska geçilmiştir.

Orta Çağın karanlık dehlizlerinden kendisini, Rönesans'ın katkısı ile sıyıran insanlık, Kapitalizmin ilk dönem vahşiliği içinde karamsar tablo da çizmeye başlamıştır Felsefe ve akıl konusunda. Schopenhauer tüm insani düşün dünyasına rağmen, dönemin de etkisi ile insan denen canlının özünün aslında kötü, acımasız, yaşamak ve yemek için birbirini öldürmekten çekinmeyen, bencil ve çıkarcı bir yaratık olduğunu düşünmektedir. Ve Onun bu bencilliği insan aklı olarak görmektedir. Schopenhauer'e göre Akıllı insan, işte bu bencil yapıya, çıkarlarına ve hesaplarına uygun davranan insandır. Böylece Almancada Fernuft ile tanımlanan (düşünceyi ) kavrama, anlama-yı Ratıo ile bağlayan ilk düşünürdür Schopenhauer. Ama Schopenhauer'e göre, bu melekelerine rağmen bunları reddeden ve aykırı davranabilen insan da İYİ İNSAN' dır.  "Tanrının Eli" ne gerek duymadan doğruyu bulan, bulması gerekendir.
SCHOPENHAUER 

Sözü uzattığımın farkındayım ancak düşünce dünyamızda, sunum sırasında neyin nereden başladığının ve hangi noktaya kadar uzanabildiğinin ve aslında akıl denen bu "şey"in, hangi safhalardan geçerek, akıl-dışılığa sürüklendiğini gösterebilmek ve insanın aklı sayesinde yarattığı uygarlığı yine aklının yardımı ile ne hale getirebildiğini anlamak için uzatmak zorundayız da.  Aslında o kadar çok argüman var ki burada yazılanlar ve sunum sırasında anlatılanlar, özetin özetin özeti denilebilir.  Elbette, birçok Filozof ve düşün adamı, siyasetçinin daha adı ve görüşleri sayılabilir konuyu bütünleştirmek için ama sayılanlar en temel isimler ve en genel geçer örnekler.       
    
CICERO'nun Ratio tanımı, DECARTES' in Rasyonel Akıl' a ulaşması ve SCHOPENHAUER derken, sonunda insanlık hiç te yabancı olmadığı hesapçılığının yanına müthiş bir yandaş daha kazanır bir süre sonra: SPENCER'in, Sosyal Darwinizmini. Doğadaki Evrim Kuramının uygulanma olanaklarının, sadece Biyoloji ve Doğa Bilimleri ile sınırlı kalmaması gerektiğini düşünen HERBERT SPENCER, Darwin'in Doğal Ayıklanma ( Selection ) kavramı yerine oluşturduğu uyum yeteneği en yüksek olanın hayatta kalması görüşünü alıp, toplumsal yaşama uygulamıştır. Öyle ya, madem rasyonel aklın gereği bunu getiriyor neden doğa bilimlerinde var olan bir kavram sosyal yaşamda da var olmasın ki? İnsan, doğanın bir parçası ise onun yasalarına dâhil olmasından daha doğal ne olabilir ki?  
SPENCER

 Böylece hızla Batı dünyasında Sosyal Darwinizm yayılmaya başlar. Doğa, ayıklama ve uyum olanaklarını kendi eli ile yaparken, Sosyal Yaşamda bu mümkün olamayacağına göre, "Aklı olan insan"ın, doğanın yerine müdahil olması da normal değil midir? Ve ırkların saflığının bozulmaması, bozuk olan genlerin, hastalıklı genlerin temizlenmesi de gerekmez mi bu durumda? Saf olanın korunması gerekmez mi? Bu düşüncelerin 1930 lu yılların başında yayıldığını sanıyorsanız aldanırsınız. İngiltere-Norveç-İsveç-Almanya v diğer ülkeler. Daha çok Nordik ülkeler… Henüz 1900 lü yılların başında bu görüşlerin savunulmaya başladığı topraklar oldular. Almanya'da 1905 yılında ilk IRK DERNEĞİ kuruldu. Hem de bilim insanlarının eli ile.  1920'de, Hoche ( Psikiyatrist ) ve Binding ( Hukuk Felsefesi Profesörü ) iki bilim insanı bir kitap yazarlar. Bu kitapta, Decartes'ın ünlü, insanın aklı olan varlık olduğuna dair görüşünden referans almışlardır. Bu iki bilim insanı, referans aldıkları Descartes'çi rasyonel akıl görüşünden yola çıkarak derler ki: Madem, insan aklı olan canlıdır, genetik bozuklukları olan kişileri insan kabul etmek mümkün değildir.
Akli melekeleri bir daha geri dönülemez boyutta kaybeden kişiler ile doğuştan bu yetiye sahip olmayan kişileri insan sayamayız. Akli yeteneği olmayanların insan olarak tanımlanması da mümkün değildir. Ne o sarsılmaya mı başladınız? Ciddi yazıyor işte adamlar bunu… Madem ölçümüz "akıl"…Alın size rasyonel akıl…
Bu işin bununla kalmayacağını artık tahmin etmeye başlamışsınızdır.
HOCHE 

Weimar Cumhuriyetinin sarsılmaya başladığı yıllar gelir. Enflasyonun hiper boyutlara ulaştığı, insanların işsiz kaldığı yıllardır. Sistem sarsılma belirtileri göstermekte, siyaseten herkes birbirini yemektedir. Versay antlaşmasının ağır hükümleri, iyice halkın belini bükmektedir. Böyle bir dönemi yaşamaktadır Almanya. Irkçı görüşlerin hâkim olduğu dönemler. Ve henüz iktidarda olmasa da yavaş yavaş etkili olan Bir "Deli" Hitler… Onların yayın organında kapak konusu yapılan bir konu… Yine aynı ama iş genetik bozuklukları olan hastaları ( yani aklı olmayan insanımsı-lar ) aşmış, tüm akıl rahatsızlığı olup, özel bakım gerektirenlere kadar uzanmış durumda. Buna bir de hesap kitabı karıştırmışlar, tüm yaşamları boyunca gereken yıllık bakım maliyetlerinin toplum üstünde yarattığı külfeti de eklemişler. Ve Adolf Hitler, 1935 yılında iktidarın ilk yıllarının keyfini sürer, henüz sadece çalışma kamplarına muhaliflerini yollarken, bir mektup ile o adını bahşettiğimiz iki bilim insanından Hoche'a, tüm Almanya'da bu durumdaki hasta insanları, - ırkın bozulmaması ve – maliyetlerin azaltılması amacı ile imha edilebileceklerini yazar. Görev de vermiştir kendisine. İşe, akıl hastası çocuklar ile başlarlar. Bunun nedeni de, azılı Nazi olan bir babanın yine Hitler'e mektup yazarak akıl hastası oğluna ötenazi uygulama izni istemesidir. Hitler, Mein Kampf'ı yazarken sadece atıp tutmakla yetindiği, öfkesini kustuğu ve her türlü musibetin sorumlusu saydığı Yahudileri yok etmeye de başlamamıştır henüz. Şimdilik toplamak ile yetinmektedir. Akıl, bir kez bu mekanizma ile çalışmaya başlamışsa burada kalmaz asla. 
DALLAMA

Sırada düşük ırklar vardır, Slavlar, Araplar, Müslümanlar, Çingeneler… Yeter mi yetmez elbette. Hazır elleri değmişken, kanları zehirlenmişleri de Sosyal Elemeye tabi tutmak gerekir ki, ırk bozulmasın. Komünistler, Sosyal Demokratlar, Liberaller, Kilise…
1944'te savaşı kaybedeceğini anlayan beyefendi(!), doğanın ilkelerine inancının sarsılmazlığının bir kanıtı olarak, "Madem, Alman toplumu bu savaşı kaybedecek kadar güçsüz, o zaman yaşama hakkı da yok" der ve ünlü Çorak Toprak Kararnamesi'ni yazıya döker. Bu kararname ile Alman Halkı artık yaşama hakkını kaybetmiş olduğundan, yok olmaya da mahkûmdur. Böylece sağ kalacak olanlar, Almanların en saf olanları olacağından onlardan meydana gelecek olan yeni ulus, gelecekte yeniden tarih sahnesinde yerini alabilecektir. Bu kararname ile tüm yaşamsal üretim araçları yok edilecek, tarlalar yakılacak, evler yıkılacak, tüm Alman Ağır Sanayi tesisleri yok edilecek, ulaşım araçları yakılacak, yollar tahrip edilecektir. Hedef, Alman topraklarını yaşanılmaz bir hâle getirip, işgalcilere de zayıf Almanlara da bir şey bırakmamaktır. Ne var ki, deliliğin ulaştığı bu noktada, Albert Speer isimli Savaş Ekonomisi Bakanı ortaya çıkar ve bu kararnameyi hasıraltı eder ve Almanlar toptan yok olmaktan kurtulur. Fanatizmin, akıl tutulmasının vardığı son noktadır bu kararname.
 Tabii, sadece Naziler değil… Kamboçya'da Kızıl Kmerler, Burma'daki Askeri diktatörlük, Çin'de Kültür Devrimi, Saddam, Sovyetler ve doğu Bloğunda ünlü rejim muhaliflerinin akıl hastanelerine kapatılması, Kızılderi soykırımı… Ne dünle bitti ne de bugünle sınırlı…

Aklı, hesaplayıcılığa indirgemekte düğümleniyor sorun… Hesaplayan, toplayıp çıkaran basit bir hesap makinesi midir akıl?
 Biz yine Kant'tan alıntılayarak verelim cevabımızı: Akıl, insanların birbirine insanca davranma yetisidir ve bundan fazlası da değildir.


--
4/13/2011 11:47:00 AM tarihinde AVRAM tarafından 1mk adresine gönderildi

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"

BU SİTEDE YAYINLANAN YAZILARIN YASAL HAK VE SORUMLULUKLARI YAZARLARA AİTTİR.