* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

YAZMAYA DAİR...

“Her yaşamın bir öyküsü vardır ve her öykünün de bir kahramanı. Bu yaşamın bir yerinden tutunuyorsak eğer, bir coğrafyada yaşıyorsak, nefes alıyor ve görüyorsak gökyüzünü, hepimiz birer kahramanızdır kendi öykülerimizde. Ve yaşadığımız, gördüğümüz müddetçe hepimizin her konuda söyleyeceği iyi veya kötü bir çift laf, karalayacağı bir iki satır, dile dökeceği bir öykü mutlaka vardır kendine göre.” diye yazmışım yaklaşık 2 sene kadar önce. O günden bugüne yazmakla ilgili olarak düşüncelerimde bir değişiklik olmadı. Herkes yazabilir diyorum yani hala ama herkes “iyi” yazamaz; bir şiirin, bir öykünün altına kolayca imza atamaz, bir edebiyat eseri sunamaz ayrımına dikkat çekerek.

İşte ben de kendince yazan çoğunluktan biriyim. Ortaokul yıllarında günlüklerimi meraklı ev halkı tarafından okunmasın diye ingilizceye dönüştürmem, üniversitenin ilk yıllarında sahip olduğum birkaç defterimin taşınma sırasında kaybolması, seneler sonra izimi facebook’tan bulan yurt arkadaşımın elinde benim yazdığım cümlelerle dolu kağıtların, peçetelerin olduğunu ve bunları hala sakladığını söylemesi, her nereye gidiyor olursam olayım yanımda her zaman için kalem ve küçük bir defter taşıyor olmam eminim ki yazmayı seven çoğu insana yabancı gelmeyen, onların da hayatında bir şekilde var olan şeyler...Ne zaman yazmaya başladım kısmı ise biraz belirsiz aslında. Yani babamın marketinde ona yardım etmeye diye gidip ürünleri sarmak için kullanılan yarım yamalak gazete parçalarını okuma çabalarımdan, bir arkadaşımın doğumgününden sırf kitap okuyorum diye kovulmama kadar varan okuma serüvenine yazmayı da eklediğim anı tam olarak hatırlamıyorum gerçekten. Ama zaten okumak ve yazmak benim için o kadar birlikte ve içiçe geçmiş durumda ki çok da fazla önemsemiyorum bunu.

Peki neden kendi kendime yazma eylemini blog ortamına taşıyıp da, bir zamanlar en fazla yakın çevremden birkaç kişiye görme hakkı tanıdığım yazılarımı herkese sunup bir nevi görücüye çıkarmış oldum? Bir kitapta okumuştum; geçmişine dair kapatamadığı yaraları olan birine bir diğeri anlat, diyordu. Sadece anlat. Çünkü ancak bu şekilde rahatlayabilirsin. Bu şekilde tam olarak bitiremesen, izlerini silemesen bile en azından hafifletip, azaltıp geride bırakabilir, yaşadığın olumsuzlukların senin önünü kesmesine engel olabilirsin. Anlatarak tüketebilirsin, diyordu. İşte yazarak başladığım anlatma çabamı daha fazla kişiye duyurma nedenim biraz da bu belki de.

Yaşadıklarımın, yaşananların, yaşamayı umduklarımın ağırlığını bu şekilde hafifletiyor olabilirim. Belki de bu şekilde sadece kendi içimde yaptığım muhasebeleri pek çok kişinin gözünün önüne sunarak, aldığım onay veya tepkilerle geçerliliğini ispatlamaya çalışıyor olabilirim. Böylelikle kendimi temize çıkarıp ya da hiç itiraf etmediğim, fark etmediğim hatalarımla yüzleşiyor olabilirim. Kendi bildiklerim dışında yanlışlarımın, doğrularımın, gözden kaçırdıklarımın başka gözlerce farkına vardırılıp, başka fikirler sunulmasına ihtiyaç duyuyor olabilirim.

Yazarak içindekileri, kafandakileri boşaltıp rahatlama yani kısaca anlatma eylemi yazdıklarını başka gözlere, yüreklere, düşüncelere sunduğunda, onlardan gelen olumlu olumsuz eleştirilerle eksilip çoğaldığında tam olarak amacına ulaşmış oluyor diye düşünmekteyim ben aslında. Ve işte tam da bu noktada sevgili ve değerli Ömer Sebahattin Çetin abimin bu soruya verdiği “ego tatmini” cevabı geliyor aklıma. İşte benim içinde en basit ve en doğru cevap.

"Kendimizden ne kadar habersiz olduğumuzu, yazdıklarımızı yeniden okurken anlarız." demiş ya Paul Valery. İşte ben de yazarak önce kendimi sonra da başkalarını kendimden haberdar etmeye çalışıyorum kısaca. Hepsi bu...

Bizi de Okusana ;) × +