…demek isterdim! 32, yeniden.

“Abla”, durgun havada akasyanın dibinde, verandada yaptığı işlerini, poyrazda sürmeli cam kapıların içine alır; arada, üzerindeki uzun derin tırmık yaralarından sızan kandan kırmızı çizgili tuhaf bir kaplana dönüşmüş Siboş’a ve diğerlerine mama vermeğe dışarı çıkar. Mama için gelmişe benzese de asıl derdi cam kapı önünde süzülüp gündelik sevgi tayınını almak olan Koçero’ya birkaç doz sevgi verir, aralıktan içeri sızan Küçücük’ü içeri alışmasın diye kapıya en yakın koltukta kucağına alır, sever, okşar, mıncıklar veyavaşça dışarı bırakıp kapıyı kapar.

Televizyonun karşısındaki koltuğa oturur, geçmişte gazetelik olarak uzun yıllar görev yapmış cam sehpanın yanına bağlı temiz çöp torbasında duran kutuları tek tek yukarı alır, kapağa altın/gümüş sap boncuk takar, kutuya önceden hazırlanmış elyaf bir yastık yapıştırır, üzerine bir ağırlık koyar, yapışana dek bekler, kutuyu kapakla buluşturur ve bir başka torbaya koyar.

Sıcak silikonla çalıştığından, gözünü olabildiğince yaptığı işte tutması gerektiği halde, paralı kanalın eski filmleri oynatan MGM bandında, bazılarını eskiden seyrettiği filmleri arada bir göz atarak bu kez dinler. Değişen değer yargılarının izini rahatça sürebildiği bir maceradır bu; siyah beyaz Firavun’un Laneti’nde gizli bir mezar odasını inceledikleri sırada, arkeologlardan biridiğerine notlarını konferans salonlarında hem de imzalayarak satabileceğini, bu yolla büyük para ve üne kavuşacağını söyler.Pompeinin küller altında kalışını anlatan bir başka siyah beyaz filmde, soylu sevgilisini felaketten kurtarmak için canlanan gladyatör mumyasını incelemek üzere laboratuara götüren arkeologlar, sargılar içindeki Yüzü Olmayan Adam’ı bir sedyeye yatırırlar ama kızgın küllerle taşlaşma anında ayakta olan gladyatör, sedyede yatarken “abla”yı gülmekten neredeyse bayıltacak bir görünüme, bacakları dizlerden kırık ve açık, şişme kadın görünüme bürünmüştür! Neden Ben? isimli renkli filmde Türklerden çalınmış bir yakut peşine hep birlikte düşülür, Amerika’ya yakutu almaya gelen Türk ekipten … Başaran’la pazarlıklar yapılır; “abla” bu bir film de olsa, eşit ağırlıkta rollerde, saygın bir kompozisyon içindeki Türk imajının ne kadar geride kaldığına üzüntüyle şahitlik eder. Kan görmek istesem Sütlüce’ye mezbahaya giderim diye düşündüğünden, Hithchock tarzı, temiz mümkünse psikolojik gerilim filmlerini severek izler.

Kanada Sineması’ndan Umut Kasabası gibi ilginç bir filmle (Hallmark) karşılaştığı da olur; bir adamın üç beş seyirciye anlattığı ufak hikayelerden ibaret filmde, karakterlerden birinin gittiği toplantıda temizlik ürünleri pazarlayan Türkiye’de de bir aralar epey adı geçen bir Amerikan firmasından söz edilir.

1984-85 yıllarında bir gün yakın bir arkadaşı “abla”yı evlerine, ağabeyinin düzenlediği bir toplantıya çağırır; ağabeyin bir arkadaşı, davetliler belli bir sayıya ulaşınca, beyaz sunum tahtasında renkli kalemlerle, gayet akla yakın bir pazarlama işi anlatır. İş kolay görünür, para sıkıntısı çeken, çenesi de kuvvetli olan “abla” ilgilenir. Bir toplantı da kendi evinde düzenler, arkadaşının ağabeyinin arkadaşı bey (A.A.A.B.) gelir aynı sunumu bu kez “abla”nın evinde tekrarlar, çok ilgilenen olmaz ama “abla”, hep parasızlıktan şikayet ediyorsun, al sana fırsat! der kendi kendine ve ufak ufak bir kenarından başlar… Başlar ama bir şey içine sinmez; satış piramidinde “abla”nın başarısı, bu beye para olarak döneceğinden A.A.A.B. çok yardımcıdır, istediği zaman telefonla arar, her çeşit sorusunu yanıtlar, bu arada çooook paralar kazanılacağını anlatan broşürler dergiler verir, yaşanmış örnekleri aktarır… Telefon konuşmalarından birinde A.A.A.B., bir gün, kendisine yardım eden karısının belli ki hayallerine kavuşma sürecini hızlandıralım derken zorlanıp bebek düşürdüğünü söyler; “abla”nın içine sinmeyen şey biraz daha büyüyüp kıpırdanmaya başlar.

Kimseyi zincire katmayı başaramadığı ama, eşin dostun ürünlerini alarak “abla”yı destekledikleri, çalışmalarının üçüncü ayında A.A.A.B., büyük otellerden birinde yapılacak toplantıya gitmesini önerip bir davetiye verir “abla”ya… Boğaza bakan otelin, üzerine oturan kadınlardan kat be kat şık giydirilmiş sandalyelerle dolu koskoca salonunda aynı ruh durumunu paylaşan, coşkulu bir kalabalık! Kendini eğreti hissederek bir kenara ilişen “abla”, toplantıyı izler; satış taktikleri konuşulur, sorular yanıtlanır, başarılı kişiler başarıya giden yolun taş ve dikenlerden nasıl temizleneceğini kendi deneyimlerine dayanarak anlatırlar… Ana konu paradır, çok para kazanılacaktır, en büyük hayâliniz nedir? diye sorar kürsüdekiler, evet işte o da, evet evet bu da yapılacak kadar çok para… “Abla”nın içinde büyümekte olan sinmeme duygusu hafiften bulantıya dönmekte, aklında bu koşuda bebeğini düşüren kadın… Kürsüde biri okyanusta bir ada satın almaktan söz eder, deriiin bir soluk almasına kalmadan, kalabalık, bir marş eşliğindeokyanus gibi dalgalanmaya başlamasın mı? Bu kadarı yeter! der “abla”, yerinden kalkar, kalabalık dalgalanadursun o, üzerinden büyük bir yük kalkmışçasına sakin, Akaretler’den Beşiktaş’a denizi koklaya koklaya iner. Ve...

…demek ister ki!

Okyanusta bir ada satın alma hayâliyle, az aşağıdaki denizden vazgeçmenin neresi akıllıca yatırım? Hayâl bir zamanda, okyanustaki hayâl adama, hayâl uçağımla gideceğime, hakîkat 20 dakikada, hakîkat Beşiktaş İskelesi’ne, yürümeyi seven öz be özhakîki ayaklarımla inerim, hakîki çay ısmarlar çıtır simidimle yerim, ne güzel!

“Abla”, durgun havada akasyanın dibinde, verandada yaptığı işlerini, poyrazda sürmeli cam kapıların içine alır; arada, üzerindeki uzun derin tırmık yaralarından sızan kandan kırmızı çizgili tuhaf bir kaplana dönüşmüş Siboş’a ve diğerlerine mama vermeğe dışarı çıkar. Mama için gelmişe benzese de asıl derdi cam kapı önünde süzülüp gündelik sevgi tayınını almak olan Koçero’ya birkaç doz sevgi verir, aralıktan içeri sızan Küçücük’ü içeri alışmasın diye kapıya en yakın koltukta kucağına alır, sever, okşar, mıncıklar veyavaşça dışarı bırakıp kapıyı kapar.

Televizyonun karşısındaki koltuğa oturur, geçmişte gazetelik olarak uzun yıllar görev yapmış cam sehpanın yanına bağlı temiz çöp torbasında duran kutuları tek tek yukarı alır, kapağa altın/gümüş sap boncuk takar, kutuya önceden hazırlanmış elyaf bir yastık yapıştırır, üzerine bir ağırlık koyar, yapışana dek bekler, kutuyu kapakla buluşturur ve bir başka torbaya koyar.

Sıcak silikonla çalıştığından, gözünü olabildiğince yaptığı işte tutması gerektiği halde, paralı kanalın eski filmleri oynatan MGM bandında, bazılarını eskiden seyrettiği filmleri arada bir göz atarak bu kez dinler. Değişen değer yargılarının izini rahatça sürebildiği bir maceradır bu; siyah beyaz Firavun’un Laneti’nde gizli bir mezar odasını inceledikleri sırada, arkeologlardan biridiğerine notlarını konferans salonlarında hem de imzalayarak satabileceğini, bu yolla büyük para ve üne kavuşacağını söyler.Pompeinin küller altında kalışını anlatan bir başka siyah beyaz filmde, soylu sevgilisini felaketten kurtarmak için canlanan gladyatör mumyasını incelemek üzere laboratuara götüren arkeologlar, sargılar içindeki Yüzü Olmayan Adam’ı bir sedyeye yatırırlar ama kızgın küllerle taşlaşma anında ayakta olan gladyatör, sedyede yatarken “abla”yı gülmekten neredeyse bayıltacak bir görünüme, bacakları dizlerden kırık ve açık, şişme kadın görünüme bürünmüştür! Neden Ben? isimli renkli filmde Türklerden çalınmış bir yakut peşine hep birlikte düşülür, Amerika’ya yakutu almaya gelen Türk ekipten … Başaran’la pazarlıklar yapılır; “abla” bu bir film de olsa, eşit ağırlıkta rollerde, saygın bir kompozisyon içindeki Türk imajının ne kadar geride kaldığına üzüntüyle şahitlik eder. Kan görmek istesem Sütlüce’ye mezbahaya giderim diye düşündüğünden, Hithchock tarzı, temiz mümkünse psikolojik gerilim filmlerini severek izler.

Kanada Sineması’ndan Umut Kasabası gibi ilginç bir filmle (Hallmark) karşılaştığı da olur; bir adamın üç beş seyirciye anlattığı ufak hikayelerden ibaret filmde, karakterlerden birinin gittiği toplantıda temizlik ürünleri pazarlayan Türkiye’de de bir aralar epey adı geçen bir Amerikan firmasından söz edilir.

1984-85 yıllarında bir gün yakın bir arkadaşı “abla”yı evlerine, ağabeyinin düzenlediği bir toplantıya çağırır; ağabeyin bir arkadaşı, davetliler belli bir sayıya ulaşınca, beyaz sunum tahtasında renkli kalemlerle, gayet akla yakın bir pazarlama işi anlatır. İş kolay görünür, para sıkıntısı çeken, çenesi de kuvvetli olan “abla” ilgilenir. Bir toplantı da kendi evinde düzenler, arkadaşının ağabeyinin arkadaşı bey (A.A.A.B.) gelir aynı sunumu bu kez “abla”nın evinde tekrarlar, çok ilgilenen olmaz ama “abla”, hep parasızlıktan şikayet ediyorsun, al sana fırsat! der kendi kendine ve ufak ufak bir kenarından başlar… Başlar ama bir şey içine sinmez; satış piramidinde “abla”nın başarısı, bu beye para olarak döneceğinden A.A.A.B. çok yardımcıdır, istediği zaman telefonla arar, her çeşit sorusunu yanıtlar, bu arada çooook paralar kazanılacağını anlatan broşürler dergiler verir, yaşanmış örnekleri aktarır… Telefon konuşmalarından birinde A.A.A.B., bir gün, kendisine yardım eden karısının belli ki hayallerine kavuşma sürecini hızlandıralım derken zorlanıp bebek düşürdüğünü söyler; “abla”nın içine sinmeyen şey biraz daha büyüyüp kıpırdanmaya başlar.

Kimseyi zincire katmayı başaramadığı ama, eşin dostun ürünlerini alarak “abla”yı destekledikleri, çalışmalarının üçüncü ayında A.A.A.B., büyük otellerden birinde yapılacak toplantıya gitmesini önerip bir davetiye verir “abla”ya… Boğaza bakan otelin, üzerine oturan kadınlardan kat be kat şık giydirilmiş sandalyelerle dolu koskoca salonunda aynı ruh durumunu paylaşan, coşkulu bir kalabalık! Kendini eğreti hissederek bir kenara ilişen “abla”, toplantıyı izler; satış taktikleri konuşulur, sorular yanıtlanır, başarılı kişiler başarıya giden yolun taş ve dikenlerden nasıl temizleneceğini kendi deneyimlerine dayanarak anlatırlar… Ana konu paradır, çok para kazanılacaktır, en büyük hayâliniz nedir? diye sorar kürsüdekiler, evet işte o da, evet evet bu da yapılacak kadar çok para… “Abla”nın içinde büyümekte olan sinmeme duygusu hafiften bulantıya dönmekte, aklında bu koşuda bebeğini düşüren kadın… Kürsüde biri okyanusta bir ada satın almaktan söz eder, deriiin bir soluk almasına kalmadan, kalabalık, bir marş eşliğindeokyanus gibi dalgalanmaya başlamasın mı? Bu kadarı yeter! der “abla”, yerinden kalkar, kalabalık dalgalanadursun o, üzerinden büyük bir yük kalkmışçasına sakin, Akaretler’den Beşiktaş’a denizi koklaya koklaya iner. Ve...

…demek ister ki!

Okyanusta bir ada satın alma hayâliyle, az aşağıdaki denizden vazgeçmenin neresi akıllıca yatırım? Hayâl bir zamanda, okyanustaki hayâl adama, hayâl uçağımla gideceğime, hakîkat 20 dakikada, hakîkat Beşiktaş İskelesi’ne, yürümeyi seven öz be özhakîki ayaklarımla inerim, hakîki çay ısmarlar çıtır simidimle yerim, ne güzel!

BU HAFTA EN ÇOK OKUNAN

Sosyolojik Bir Kurum Olarak "Boş Zaman Değerlendirmesi"

BU SİTEDE YAYINLANAN YAZILARIN YASAL HAK VE SORUMLULUKLARI YAZARLARA AİTTİR.