* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

[1mk] NEVZAT'IN YAŞAM ÖYKÜSÜ

 
 
Ketum adamdı Nevzat …
 Ketumluğu öğrendiğinde , henüz 14 yaşında idi. Orta ikiye başladığı yıl , babasının  iş çıkışı nereden buluyorsa bulduğu ve her gece getirip burnuna dayadığı , Astsubay Hazırlık Okulları broşürlerinden ve girmesi için baskı yaptığı giriş sınavlarından nasıl kurtulacağını keşfettiği anda farkına bile varmadan , ketumluğu da öğrenmiş oldu .Söyleyemiyordu bir türlü , ordu ve askerlik ile ilgisi olmadığını.Anlatamıyordu  aklından geçenleri , dinleyicisi olmadığını bildiği sözcükleri ile .Sonunda , uzun gecelerin sonunda , bir yol buldu ; ses çıkartmadan ilerleyip . yolu tamamladığında  , kimse O'ndan şüphelenmeyecekti : Okul bitiminde  girilen sınavlar için , bütünlemeye kalmadan geçme şartı aranıyordu. İngilizce dersinden kalmayı becererek , bu sınavlara girmekten kurtulacaktı. Yılsonu geldiğinde Nevzat , İngilizce dersinden  kalmıştı . Diğer derslerinde sorun olmayan öğrencinin , İngilizce dersinden  kalmak için gösterdiği çaba , "Demek ki , yabancı dile yeteneği yok " olarak yorumlanmış ve yaşanan hayal kırıklığına rağmen , sessiz kabullenişi  de sağlamıştı aile içerisinde.
 
Kalma sebebi O'nun sırrıydı ve sırları söylememek gerekirdi. İşte ketumiyetin birinci kuralı buydu: "Sır olan ,  saklanır." Bu işin O'na bedeli , yaz aylarının o cehhenem sıcağında , yeteneksizler ve beceriksizler arasında geçirilecek İngilizce yaz kursu idi. Aile meclisi , yabancı dil öğrenmenin bir yetenek işi olduğuna ve yaz aylarında kursa gönderilmesine karar vermişti.Madem  yeteneği yoktu  , yardım alacaktı. Sadece hafif ve yarım bir gülümsemeyi  dudaklarına yayarak ve başını hafifçe sola eğerek  suskun bir duruş ile karşılık verdi Nevzat  , O'na göre basit bir  ceza olan bu aile meclis kararına..

  Kendine ketum-du önceleri ve fakat , anlatılanlar biriktikçe  başkalarının kendilerine dair anlattıklarının da sır olduğunu ve o başkalarının anlattıklarının , diğer başkalarına anlatılmaması gerektiğini  anladı , yıllar içinde.  Tuhaf bir çekiciliği vardı o yarım gülümsemesinin. Gülümsediği herkes , anlatmaya başlıyordu içlerinde sakladıklarını. Arkadaşları , ablası , abisi , dostları  , mahalle bakkalı , okulun hademesi , öğretmeni… O bunları , yine o ortaokul çocuğu duruşu ile saklıyordu. Nevzat artık , "Anlatılan çocuk-adam" dı. Yüzünde yarım gülümseme ile dinliyordu herkesi.

     İnsanlar , kendi sırlarını ortalığa döküp , Nevzat dışında insanlara da anlattıkça ve bu anlatılanlar , sonunda Nevzat'a ulaştıkça  gülümsüyordu sadece.Asla benim haberim var yada ben biliyorum demedi. Niye kimsenin susamadığını , neden anlatmak gereksinimi duyduklarını fazla düşünmeden yapıyordu bunu.Oysa , insanlar anlatır.Yük , kendi yükleri bile olsa taşıyamazlar."İçteki dışa taşmadıkça ağırlaşır yürekler ve yorulur."

    Nevzat'ın daha zaman vardı bu bilgiyi öğrenmesine.

     Lise bittiğinde sırların  , anlatanların sayısı artmıştı.Ama yüklenen her yük , Nevzat'ı olduğundan yaşlı göstermeye de başlamıştı.Artık dostları , arkadaşları , kendisinden yaşça büyük insanlardı .Yadırganmıyordu onların arasında ama bir sorun daha vardı : Yaşları büyüdükçe gelenlerin , Nevzat'a anlatılan sırlar da büyüyordu ve her yeni sır , Nevzat'ın yükünü daha da ağırlaştırıyordu.Omuzları çökmeye başlamıştı Üniversitede iken  "Anlatılan Adam" olmuştu Nevzat 
   Oysa ,  kimse O'na sormuyordu : Senin anlatmak istediklerin var mı ? diye. Sevdiği kız , en yakın arkadaşı ile takılmaya başlamıştı ; susmuştu…En yakın dostu , ev arkadaşı ile çıkıyordu; susmuştu…Birkaç dersi iyi değildi , yardım istememiş , susmuştu;
 Parası kalmıyordu , aç yatıyordu akşamları ; borç istemiyor, susuyordu;annesi rahatsızlanmıştı , kimsenin haberi yoktu , ağzını bıçak açmamıştı . Askere giderken , tren istasyonunda tek başınaydı;ses çıkartmamıştı.Oysa , babası sadece 500 metre ilerideki kahvede yanık oynuyordu.Askerde iken , ziyaretçisi gelmeyen bir tek oydu , yakınmamıştı telefonda ailesi ile  konuşurken:Hep susmuştu.Kimse bilmiyordu ne düşündüğünü yada ne hissettiğini ; Nevzat'tı  bu : Nasıl bir duruş ise artık , o duruşu bile  merak uyandırmıyordu insanlarda.Düşünmeden kabullendikleri bir bilginin sahibi  gibiydi dünyanın kurulduğundan beri varolan:O her şeyini  kendi halleder… Askerden geldi , işsizdi ; kimse sormadı ne yapacaksın diye? O da kimseye söylemedi zaten kendiliğinden bile olsa ne yapacağını.



     .Ketum-du Nevzat…Yaşam mı istemişti böyle olmasını yoksa bunun için mi doğmuştu  bilmiyordu. Nevzat  sadece yarım gülümsüyordu , her şeye ve herkese.

   Saklatanların ve  sakladıklarının  sayısı , önemi arttıkça , içindeki ağırlık ta artıyordu.Ağırlık arttıkça , yarım gülümseme de yetmez olmuştu taşıması için bunca yükü.Tüm organları birse ikiye , iki ise dörde bölünmüştü.İki midesi vardı , iki kalbi , dört böbreği.Yarısı kendisinindi , yarısı başkalarının. Bir süre sonra , ikiye katladığı organları da yetmez oldu. İçi  dışı , damarları , midesi , ciğerleri , bağırsakları derken…Dolmuştu artık.
Anlatamıyordu ; konuşursa bir kez , içinde ne var ne yok dökülecekmiş gibi hissediyordu.Tüm saklananlar dökülecekti ortalığa.Yaşamın sırrı kalmayacaktı.Baraj yıkılacaktı.İnsanlar , sırlar ile boğulacaktı yıllardır biriktirdiği ne varsa , başkalarına  ve kendine  dair. Yaşam , insan ruhlarından oluşan , kirli ağır bir nehir gibiydi.Ve O ,  bu nehri tutan  baraj olduğunu hissediyordu. Başa çıkamayacağını anlayınca , başkalarının ve kendisinin  içine  yüklediği onca yükü boşaltmak yerine , başka bir yol , yeni yol aradı .
 
"İçeride büyüyen ur , dışarıya çıkmadıkça , insan kabus görür.Dışarı çıkmaması gerekenler çoksa , başka şeylerin dışarı çıkarılması gerekir ki , yeni yer açılabilsin."  Dedi bir gece kendine.


   İçindeki sırlar arttıkça baskıya dayanabilmek için ,  O'nun , o sırların yükünü azaltmak için bulabildiği biricik   yöntem ,  gürültülü gülmek-ti. Sürekli gülüyor , insanlara şakalar yapıyor yetmiyor  eğlendiriyor-du herkesi. Ne kadar çok saklanacak sır varsa , o kadar gürültülü gülüyordu artık . Yarım ve o hafifçe yana eğik başın yerini , gürültülü kahkahalar atan , ağzı kulak memelerine kadar uzanan bir yüz almıştı.
 

  Gülen , gürültü yapan , inanları eğlendirir görünen  bri olup çıkmak zorunda kalmıştı ve bu nedenle  artık sadece sırların anlatıldığı değil aynı zamanda gürültücü hali nedeni ile de  aranan adamı olmuştu.Ortamların bir numaralı konuğu idi ;masa başına yerleştirildi.Her yere davetliydi davet edilmese bile ; her yer için çağrılıydı çağrılmamış olsa bile.
 
     Bekledi , kim fark edecek diye yıllarca Nevzat. Kimse Anlamadı , kimse göremedi.
Kim yaklaştıysa heyecanlandı – tamam şimdi işte bu anlayacak , kaç senedir tanıyor beni diye…Olmadı…

 İtiraf ta etmişti halini bir gün;

  -Seni üzgün görmek imkansız sanırım diye yarı soru soran bir arkadaşına ; 
   -Baktığını görmeyi bilmiyorsan ben ne yapabilirim ki ; demişti.


  Yalnızdı Nevzat , kalabalık içinde olsa bile.Kimseye omuzu değmiyordu , dokunmuyordu.Vardı ,oradaydı , biliyorlardı  , yakın sanıyorlardı ; oysa O , uzaklardaydı.Omuz mesafesi değil kilometrelerce uzakta.Tekti ; insanların arasında iken bile kaldığı , yaşadığı bir yerdi orası.Tekliğin rahatlığı huzur veriyordu.Sesler geliyordu etraftan , karmaşık , karanlık sesler.Anlamıyordu , anlamadan cevap veriyordu sadece cevap vermiş olmak için.Anlatılanları dinliyor ve saklıyordu.Onlar anlatıyor Nevzat dinliyordu.Uzaktan gelen fısıltıydı anlatılanlar O'nun için.Yakınında olduğunu sananlar , anlatacakları bittiğinde aslında çok uzakta olduğunu fark ediyorlardı ki işte o zaman çekip gitmeler başlıyordu. Nedenini çok ta anlayamadığı sebeplerden.

     Ve bu çekip gitmeler ağır gelmeye başladıkça…Kendisi de çok gitti  çünkü korkmuştu  üzülmekten.Acının ne olduğunu biliyordu içinde taşıdığı sırları gördükçe.Başkalarının acılarının , pişmanlıklarının ve yalanlarının büyüklüğünden , dehşete kapılıyordu her seferinde ve kaçıyordu insanlardan;omuz mesafesinde dururken kilometrelerce uzağa.

    Kaçmak istemedikleri de oldu Nevzat'ın…Bu sefer de onlar , yaklaştıkça dökülen boyalarından  geriye kalanları sevemediler .Boyalarını çıkardıkça ( Makyaj yapmaya başlamıştı Nevzat , akşamları yatmadan önce ki zaten çok nadir uyuyordu artık ; aynanın karşısına geçip , önceleri hafif rimel kullanarak , biraz fondöten ve biraz allık ile ) boya oyundu aslında , oynamıyordu  çünkü saklamıyordu kendisini .
 
   Boyasızken gördükleri can sıkıcı geliyordu ve gidiyorlar-dı.Bildikleri Nevzat değildi , onlara  gösterdiği saf hali.Eğlencenin yerini başka şeyler alıyordu.Ve o görünendeki görüntünün yerini alanları da onlar beğenmiyordu.

Yeni haline aldanıp , yaklaşanların yaşadıkları hayal kırıklıklarını gördükçe , gidenlerin sayısı arttıkça ,    "Eyvallah"  demeyi de öğrendi Nevzat zaman içinde ; iyiye de kötüye de EYVALLAH…
Anladı o zaman…Bir O , EYVALLAH'ın gerçek anlamını biliyordu.Ve kararını verdi ,  Tek KETUM  oydu bu dünyada.Yüklerini paylaşacak bir başkası bulamamıştı çünkü. Belki de vardı , bilemiyordu ;

    Yandığını , canının yandığını , etinin alev aldığını gördü Nevzat her çekip  gitmenin sonrasında.Önceleri , koyulaştı makyaj , abartılı bir hal aldı , rengarenk oldu yüzü , dudaklar her zaman kulak memesi hizasına kadar güler-miş gibi ; allı ve yeşilli ve mor bazen…
   
   Ve makyajını çıkarmamaya başladı sonunda…Sırlar , çekip gitmeler , üstüne et ve yürek yangını …Kemiklerinin çatırdadığını hissetti ; dizleri titriyordu , kolları kaldırmaz olmuştu ; çöküyordu yavaş yavaş tüm bedeni yere doğru…Tek bir yol kalmıştı O'na göre ve işte tam da bu yüzden makyajını çıkartmayacak-tı.Tüm sırlar ve kendi sırlarını taşıyabilmek için : Değişti…

 

Palyaço olmuştu artık.Ruhu palyaçoydu zaten sonunda görüntüsü de –kimliği de  Palyaço oldu :

.Ketumdur palyaçolar : Kendilerini izleyenlerin kederini , sıkıntısını üstlerine çekerler; yüzler asıkken gülümsemeye başlar , kahkahalar çıkar ağızdan, sessiz de olsa  ; izleyicilerden sırlar , görünmez bir kanaldan  akar palyaçolara makyajlarına karışır, ne varsa alırlar , o insanların ruhundaki siyaha dair.

    Sirk çadırından  çıkan herkes bembeyazdır ama ahh o acınası palyaçolar : Yüzlerindeki tüm o makyaja ve boyaya rağmen siyahlaşmışlardır.Kimse anlamaz  ve fakat sadece onlar ,  aynaya bakarken , rengarenk bir makyaj değil kararmış bir ruh görürler.Kralın değil , herkesin soytarısı olmak zordur ve dünyada en anlamlı EYVALLAH 'ı onlar söyler sahneleri bitip  , çadırın içine yöneldiklerinde. Basit bir selamdadır , yerlere kadar eğildiklerinde , yerden alır insanlara dağıtırlar o Eyvallah'ı .   İşte Nevzat ta , aynı şeyi yapmaya başladı.Gelen her acı , her sır ile birlikte daha çok gülüyor-du , daha da neşeliydi , en çok istenen-di ve en çok aranan.  Girdiği her ortamı çoşturan neşelendiren ve her daim gülen adam : Nevzat…

 Geceler bitip ,  eve döndüğünde yalnızdı ; yalnızlığın rahatlığında çıkartıyordu makyajını aynanın karşısında.Aynada gördüğü Nevzat'a , kimseye artık vermediği içten ve yüreğinden gelen , saf gülümsemesini veriyordu , makyaj çıktıktan sonra.Tüm yüzüne yayılan , kulaklarına ulaşan , dişlerini göstermediği içten gülümsemesini.İçinde , küçücük boş bir alanda saklanıyordu palyaçoluktan kurtulan Nevzat.Ve palyaço ile orada saklanan (tüm yaşamı boyunca kalan ne ise işte kendisinden geriye ) çıkıp konuşuyorlardı tüm gece boyunca.(olmayan ) Aşklarından ,(dağılan ) ailesinden , (gitmediği ) maçlardan , (hayali )  arkadaşlarından , (görmediği ) komşusu Hulusi amcadan ,(artık okumadığı )   kitaplardan…Sabaha karşı gidiyordu.Gitmek zorundaydı , dayanamazdı gün ışığına.

"İçeride büyüyen ur , dışarıya çıkmadıkça , insan kabus görür.Dışarı çıkmaması gerekenler çoksa , başka şeylerin dışarı çıkarılması gerekir ki , yeni yer açılabilsin…"

Günler , geceler , aylar ve sonunda yıllarca devam etti bu sohbetler.Her gece , hava karardıktan sonra başladı ve gün doğmaya yakın bitti.Yıllar sürdü…Yıl sayısını unutmuştu Nevzat…


Ve bir sabah uyanamadı …Bir ay sonra fark ettiler. Kokular gelmeye başladığında evden , rahatsız olan o tanımadığı komşuları karakola haber verdiler. Ne ailesi ne de arkadaşları…Hiçbiri… eve girenler , Yatakta kararmış hatta simsiyah olmuş bedeni ile karşılaştılar.Kömürleşmişti neredeyse.Yüzünde acı vardı gülümseme değil.Dudakları kulaklarına kadar yayılmamıştı  , büzüşmüş ve aşağı doğru sarkmıştı ; dişleri sıkılıydı.Genç mi yaşlı mı olduğu anlaşılamıyordu .Göğüs kafesi şişmiş , içeriden dışarıya doğru bir şey zorlamıştı sanki çıkabilmek için.
Kimse kaldırmak istemedi cesedini ; teslim alan da olmadı Üniversite Hastanesinin morgundan…
Tabutu çok ağır-dı…Camii cemaatinden birkaç kişi , namaz sonrası kılmak istedi namazını ama …tabuta dokunan ürküyor-du… Hissedilen , soğuk-tu… Yoğun acıydı…
Kimse sırtlanmadı… Kimse kaldırma-dı….Tabut simsiyah-tı…

 Hala duruyor…Üniversite Camiinin  musalla taşında.Taş , simsiyah…   

Ekim'2010



--
10/19/2010 12:48:00 PM tarihinde AVRAM USTA tarafından 1mk adresine gönderildi

Bizi de Okusana ;) × +