* YAZARLARIMIZDAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ BLOG YAZILARI *

Bir köy var orada uzakta...

Uzun zamandan beri yazı yazmadığımın farkındayım. Memleketim olan Adana'da tatilde olduğum için bu durum gerçekleşti. Bu sırada birçok gündem değişikliği oldu. Takipteyim…  Bu durum hakkında genel olarak düşüncem bellidir. Ülkenin esas konusunu değiştirmek "ki bu durumu kaç kere dediğimi ben bile bilmiyorum." Hatta hatırlarsanız kaç defa "tarihte ki örneklere bakın!" Demiştim.

Her neyse…

Bugün bunları anlatmak için yazmıyorum. "Diyarbakır'a gidiyorum." Oradaki gözlemlerimi bu yazımda sizlerle paylaşacağım.

Diyarbakır…

İki seneden beri konuşmadığım babam ile "terör var" mantığıyla gitmeme izin vermeyip, tartışıp tekrar küsmemize sebep olan şehir…

Yeni bir yer görecek olmanın heyecanı bedenime yayılmış bir halde…

Buraya gitme sebebim TGB'nin (Türkiye Gençlik Birliği) aşirete karşı amansız mücadele veren köylülerin desteğiyle, o savaşmış oldukları aşiret tarafından derbeder hale getirilen okulun tekrar yapılmasına yardım etmek.

Gece 00.00 'da Adana'dan kalkacak otobüsüme bineceğim. 7 saatlik bir yoldan sonra orada olacakmışım.  TGB'li arkadaşlarla öğlen 13 de buluşacağım için aradaki 6 saatte Diyarbakır'ı gezmeyi planlıyorum.

İnternetten baktığım kadarıyla gezilecek pek çok yer var ama bakalım nasıl bir program olacak benimkisi…

7 saatlik bir yolculuk sonunda tam sabah 7 de Diyarbakır otogarındayım. Eşyalarımı görevliye emanet ettikten sonra bir taksiye atlayıp şoförden şehri turlamasını istiyorum. Şoförün kırık Türkçesi ile anlaşmaya çalışıyorum. Bir iki kelime haricinde beceremiyorum.

Şoför maalesef ki ülkemizin her yerinde olduğu gibi yolu uzatmaya çalışarak daha çok para koparma peşinde…

Ama buna rağmen kibar bir insan. Beni Diyarbakır çarşısına bırakmasını istiyorum. Ve Diyarbakır otogarına vardıktan 40 dakika sonra Diyarbakır surlarının yanında Diyarbakır çarşısında iniyorum. Benden size tavsiye yazın şapkasız Diyarbakır sıcağında gezmeyin. Otobüsle her yere gidin… Makul fiyatlara şehir içinde uzun yolculuklar yapabilirsiniz.

Saat 15 gibi TGB'li arkadaşlarla tanışıyorum. Biraz bekledikten sonra bir minibüs geliyor ve eşyalarımızla tıkış tıkış harekete geçiyoruz.

Merkezde bizi ağabeylerimiz konuk ettiler. Ve köyde kullanmak amaçlı terlik ve sinek ilacı almamız için bizi uyardılar…

Eşyalarımızı alıp biraz rötarla tekrar yola çıkıyoruz. 45 dakikalık bir zaman sonunda şehir merkezinden köye vardık. Bu köy, eski Silvan yolu üzerinde Bismil'e yaklaşık 15–20 dakikalık bir uzaklıkta bir Kürt köyü…

Bu köyü özel yapan şey ise " aşirete karşı verilen savaş…"

Buraya gelince okul inşaatının bahane olduğunu TGB'nin asıl amacının "aşiret ile savaşan bu köyün örgütlü hareket etmesini sağlamak" olduğunu kolaylıkla anlıyorsunuz.

Akşam köy evimizi gezdikten sonra( Ev bu canım neyini gezdiniz bununun demeyin! Köy hayatı farklı burada şehir yaşamına benzemez) toplantımızı yaptık. Toplantıda köyde uymamız gereken kurallar anlatıldı. Birkaç uyarıda bulunuldu. Köylüye yardım etmemiz için ricalarda bulunuldu. 

 

Açıkçası anlatım tarzından olsa gerek başlarda korktum. Ama köyün muhtarı "Mehmet ağabey "  gelip durumu anlatınca korku denilen bir şey kalmadı.

Uyarılar içinde kadın erkek ilişkileri üzerinde çok duruldu. Şehir yaşamında yaptıklarımızı burada yapmayacağımız söylendi.

Yorgunluktan izin alıp yatağıma yatıp hemen uykuya daldım.

Ertesi gün sabahın beş buçuğunda ayaktaydım. Kahvaltımızı yapıp okul inşaatı için yola koyulduk.

Okul, köye çok kısa bir mesafede. Bir birinden bağımsız 3 yapıdan oluşuyor.

 

1)      Öğretmen lojmanı

2)      Tuvalet ve kömürlük

3)      Derslik

Önceki grubun bırakmış olduğu yerden biz başladık.

4 saatlik bir çalışmadan sonra işimizi bitirip saat 11 gibi molamızı verdik.

Konakladığımız evin yanındaki ağacın gölgesinde Cavit ağabey ile sohbet ettik. Sohbetin içeriğinde öncelikle ne kadar misafir perver oldukları vardı. Biraz da siyasete giren Cavit ağabey, siyasileri eleştirdi. Ve diğer taraftan da ağaya karşı nasıl direniş gösterdiklerini anlatıyordu. Bizden silah değil kalem tutmamızı istiyordu.

Jandarmanın 87 döneminden başlayarak 99 yılına kadar nasıl kendilerine zulüm yaptıklarını anlatıyordu. Nasıl ülkeden dışlandıklarını gelir kaynaklarının kısıtlandığını okulsuz, yakılarak yok olan evlerini nasıl jandarmanın yaktığını ama tüm bunlara rağmen nasıl ülkelerini sevdiklerini anlattı Cavit ağabey…

Cavit ağabey tüm bunları anlatırken bir taraftan, diğer köylerin bu zulümlere dayanamayıp dağa çıktığını söyleyip üzülüyor. Diğer taraftan da tüm bu yapılanlara rağmen direniş gösteren ilk köy oldukları için de kendileriyle gurur duyuyordu.

Burada hemen hemen her evde silah var… Ama hepsi bu silahları taşımaktan nefret ediyor. Onlar silah taşıyor çünkü: "Ağanın adamları, onlara gelir olabilecek her şeye engel koyuyor."

Engel koyuyor çünkü, emperyalizmin, kapitalizmin uşağı olan ağalara her şeyi göze alarak baş kaldırıyorlar. Sömürdüğü köylü haklarını koruyor…

Onlar savaşıyorlar, onlar kazanıyorlar! Belki bazen kaybediyorlar ama doğru yolda oldukları için başları dik bir biçimde yürüyebiliyorlar.

Cavit  ağabeyin konuşurken ki gözlerinin içindeki acıyı ama zafer kazanacağının da umudunu aynı anda görebiliyordum. 

Cavit ağabey derdini bizlere anlatamadığını düşünüp üzülüyordu. Ama bir tek anlattıklarından bu konuda yanılıyordu. Çünkü derdini o kadar güzel anlatıyordu ki bizler acaba ağadan, jandarmadan, devletten bu kadar darbe alsak bu şekilde anlatabilir miydik bilmiyorum…

Sohbetimizi sona erdirip nöbetçi arkadaşların yapmış olduğu karpuz peyniri iştahla yiyoruz. Ne kadar acıkmışız öyle…

Yemekten sonra bir değerlendirme yaptık. Cavit abinin sorununa, hatta aslında sadece Cavit abinin değil tüm Türkiye'nin sorununa çare aramak için konuştuk, tartıştık…

 

Saat 15:00 gibi tekrar okulun inşaatına dönüyoruz. Tekrar başlıyor çekiç sesleri…

 

Bu okul önemli…

 

Bu okul önemli çünkü bu okulun yapılması "açılım" hikayesine aslında ne yapılması gerektiğini gayet açık ve net gösteriyor.

Ama bu durumun sadece okul ile çözülmeyeceği "aşikar" ancak bu büyük bir adımdır. Hatta çok büyük bir adımdır. Bu okul, devlete çok güzel yollar göstermektedir.

 

Bu okulu sadece TGB'nin yaptığını söylemek yanlış olur. Burada asıl önemli olan hep beraber herkesin, devlet ile birlikte bunu yapmasıdır.  

 

Gittikçe "imece" sistemi daha da artıyor. Ama bu yetersiz… Daha da fazla olması gerekiyor…

 

İmeceden bahsetmişken imecede küylünün okul yapımında birlikte çalışması ileride okulu sahiplenmeleri için çok önemli bir durumdur.

 

Ogün işlerimizi bitirip, evimize döndük nöbetçi arkadaşların yemeğini yiyip muhtar Mehmet abinin konuk olduğu sohbete katıldık.

 

Mehmet abi ogün sanki bizimle tanışmanın utangaçlığı ile çok az konuştu. Çaylarımızı duyumladıktan sonra uykuya daldık.

 

Ertesi gün  erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık. Ve hemen işe giriştik. İşimizi bitirdikten sonra Mehmet ağabeyle evin yanınıdaki ağacın gölgesinin altında sohbet etmeye başladık.

 

Sohbetimizde Cavit abinin konuşmalarının benzeri konuşmalar geçmekle beraber bunun yanında birde bazı eklediği konular oldu.  Bu konulardan bir tanesi köylerinde verilen şehitler konusuydu.

 

Şehit demesinin önemli bir sebebi var. Çünkü şehit: Hiç bir rant gözetmeden kendi isteğiyle bilerek ve isteyerek bir ideal uğruna kişinin kanının dökülmesidir.

 

Bu şehitler asker değildi. Aksine bu şehit düşenler, genel kurmaın emriyle kendi ülkesi dışında her hangi bir yerde ölüp sonrada "şehit" denilmiyordu. Bu şehitler kendi toprağını ağalığa karşı koymak için kendi istekleriyle yapıyordu. O yüzden esas şehit olan onlardır.

 

Gaffar Okkandan bahsetti Mehmet ağabey… "Çok iyi bir insandı. Onun gibi bir adam gelmedi şu ana kadar. Sürekli halkla iç içe olan bir insandı. İsteyen istediği gibi sekreteriyle bile muhattap olmadan istediği kişiyi şikayet etmeye yada paylaşmak istediklerini söyleyebiliyordu. O da kesinlikle ilgileniyordu bu isteklerle. Bize kardeşliğin ne kadar önemli olduğunu anlattı. Zaten o yüzden öldürüldü."

Bunun yanında Mehmet ağabey; hemen hemen  her evde silah olduğunu ama buna rağmen silah kullanmaktan nefret ettiklerini, ancak tüm bunlara rağmen yinede ağanın adamlarına karşı silah taşımak zorunda olduklarını anlattı.

O akşam Mehmet ağabey, bize şehit Muhittin ağabeyin yaşadıklarını, kahramanlıklarını anlatacaktı. Oturduk...

Konu daha açılmamıştı...

Birden oturduğumuz evin yanında ki arazilerden dumanların yükseldiğini gördük...

Dikkatimiz o yöne çekildi. Hemen o tarafa baktık...

Yer gök kıp kızıldı... Sanki Dünya'nın sonu yaklaşmışta tüm canlılar cehenneme giriyordu...

Hemen Mehmet ağabey yerinden fırladı. Bizde peşinden ama... Mehmet ağabey tarlada tuzakların olabileceğini düşünüp "siz gelmeyin" dedi. Durduk... Ama aklımız oradaydı. Abiyi bir şekilde ikna edip hemen kürekleri kapıp yola koyulduk...

İşin ciddiyetini bizimle birilket kalan ve bölgeyi gayet iyi bilen Ulusal Kanal Diyarbakır sorumlusu Ulaş ağabeyin sırtına attığı keleş ile anladım.

Bir taraftan korku bir taraftan şaşkınlık beni sarmıştı...

Ama köylülerin yüzlerinde ki o tereddütsüz ve bir nebze olsun gözükmeyen korku bana cesaret verdi...

O hızla önce ateşin az yandığı bölgeye gittik ama karşı tarafta daha büyük yangın vardı...

Mehmet ağabeyin telefonu çaldı ve arayan yangının öbür tarafında ki arkadaşıydı. İtfaiyenin tarafına gelmemizi istiyordu arkadaşı. Hemen engebeli arazide atlıya zıplaya ilerledik.

Tulumun orada biraz mola verip hemen yola koyulduk. Köylülerin sakinliği bu işe ne kadar alışkın olduklarının bir göstergesiydi...

Hemen yola koyulduk Mehmet ağabey önderliğinde, ellerimizde küreklerle...

Yangına yaklaştıkça ayaklarımız ile kalbimizin hızı artıyordu...

İleriden Ulaş ağabeyin „koşun!" sesini duyunca hızla koşmaya başladık... Yangınla dövüş başlıyordu...

Dumanlar, yanık et kokusu, ot kokusu, kızıl gökyüzü, küfürler, kararlılık, yılgınlık, korkusuzluk, ateşle dövüş, rüzgarın körüklemesi, toz, itrafaiyenin geçtiği yollardaki otların ıslaklığı...

Bunların hepsi orada oldu. Eğer o ateşi söndürmeseydik ağaya yenilmiş olacaktık. Ağa kazanmış olacaktı. Bunu kabul edemezdik! Savaşmalıydık. Öyle de yaptık... Üç bin dönüm araziyi kurtardık. Ertesi gün Ulusal Kanal'da „Ateşin çocukları" diye anıldık... Köyün hacı amcası bizden „korkusuz çocuklar nasıl ateşe atladılar" deyip ailesine sürekli anlatıyordu. Tam 5 kilometrelik ateşi söndürmüştük. 4 saat içinde... Korkmadan... Ama psikolojiyle eminim bir o kadar daha ateşle savaşırdık. O gün ateşle savaşırken önümüzde bizimle birlikle ateşle savaşan muhtar Mehmet ağabey: „Yıkılsın ağalık, yaşasın Cumhuriyet" diye bağırınca bu davada ne kadar kararlı olduklarını hatta yüreklerinde ki o inanç ateşinin anız yangınını değil yüze belki de bir milyona katladığını çok iyi anladım. Orayı kimse yenemez. Orası ağalık karşısında bağımsızlığını ilan etmiş bir yerdir. Orası fakirliğine rağmen direnen savaşan bir yerdir.

O  gün gece 1'de işimiz bitti. Hemen yıkanıp uykuya daldık.

Salı günü ögleden sonraya kadar çalışıp sürüye katıldım. Yürüdükçe yürüdük çoban arkadaşla... Bu sırada konular bir birini kovaladı.

Çoban arkadaşım orta okula kadar okumuş. Sonra kendi isteğiyle okulu bırakmıştı. „İstemiyorum okumayı. İnsan kendini bilir. Bendi kendimi biliyorum işte. Okumak istemiyorum. Ama eğitiminde önümini biliyorum. İnsan isteyince okumalı" diyordu.

Oda silah taşıyordu. „Silahtan nefret ediyorum. Ağanın adamları olmasa hiç taşımam bunu" diyordu.

„Hepimiz kardeşiz, bizler ayrım yapmayız her soydan vardır öyle kötü kişiler. Ama bu herkes yapar diye bir anlam taşımıyor." Diyordu.

Aslında bu çoban kardeşim her şeyi diyordu. Ama anlayana diyordu. Mesela anlamayan bir kuzenini anlattı. PKK'ya katılmak istemiş onu nasıl rezil etmiş. Onu anlattı çoban kardeş. Sohbet ilerledikçe çoban kardeşle ısınıyoruz bir birimize...

Hasatları alınmış engebeli yolda atlaya zıplaya ilerlerken birden duruyor ve büyük mutlulukla iki metrelik dev yılanla nasıl kapıştığını anlatıyor. „Yılan gördün mü öldüreceksin. Ben köpekten ve yılandan korkmam" diyor kararlılıkla...

Bir bayıra çıkıyoruz. „Burası gideceğimiz yolun en dik yeri burayı geçince yol düzleyecek."Diyor çoban kardeş...

O bayırı geçip çayı görüyoruz. Manzara müthiş... Diyarbakır köyleri ayalar altında... Çoban kardeş bana tarif etmeye başlıyor: „Burası komşu köyler, burası çay, burası ağanın arazisi..." İtiraf etmeliyim ki televizyonların bize göstermiş olduğu gibi kurak bir yer zannediyordum Diyarbakır'ı ama o nefes kesen manzarada müthiş verimli toprakları görünce şaşırıyorum.

Çok susuyorum. Ama sırf benim için yolunu değiştirmesin diye söylemiyorum. Buna rağmen sanki beni anlamış gibi: „ Ağabey, sen susamışsındır. Çaya gidelim." Diyor büyük bir incelikle...

Çaya inip doya doya doya su içtim. Sonra yolumuza devam ettik. Bu sırada bir tepeye çıktık. Ve yangında söndürmüş olduğumuz arazinin korkunç siyah görüntüsü dikkatimi çekiyor. Ve dayanamayıp sordum:

-Burada hiç mi jandarma yok, bu durumu engelleyecek?

-„Önceden vardı. Ama şimdi yok." Dedi. Ve ekledi: „ İyi ki yok. Önceden damdan teneke düşse, kim ateş etti? Deyip çıkartın teröristi diye bizi tehdit ediyorlardı." Aslında bu cevap bile terörün neden arttığının cevabı gibiydi...

Biraz  ilerleyip ileride ki nohut tarlasını gösterdi çoban kardeş. „ Burada sinek olmasının sebebi bu nohutlar. Nohutlar toplanınca sineklerde gider." Dedi.

Adımlarımızı hızlandırıp bana sürüyü gösterdi. Şimdi „Mehmet amca var başında" dedi.

Yürüdüğümüz yükseltinin baya bir aşağısnda göl yatıyor. İşte o gölün başında 2 tane yabancı araba götürüp „kim bunlar?„ Dedi çoban kardeş. Bu durum yangından sonra dikkatlerini nasıl arttırdıklarını gösteriyordu.

Sürüye varıp Mehmet amcayla sohbet ettik. Köye yüzlerce yıl önce bahar köyünden gelen büyükleri yerleşmiş. 2003 yılında şehit edilen Muhittin ağabeye kadar burası hiç ağaya karşı örgütlenip, ayağa kalkmamış. Muhittin ağabey, halkı bilinçlendirip ağadan kendi topraklarını almış. Bunu sindiremeyen ağa fiili işgale başlamış. Yangınlar çıkarmış, hayvancılığı öldürmek için elinden geleni yapmış. Hatta bu işgal etme çalışmalarından bir tanesinde köyün arkasında yer alan bizim onardığımız okula kurşunlar delip geçmiş. Çünkü köylü kendilerine siper olarak okulu seçmiş. Biz onarımımızda halen kurşun izleri duruyordu.

İşte bunları anlatıyordu Mehmet ağabey...

Akşam saat 20:00 gibi köye varmıştık. Uzun yürüyüşün tatlı yorgunluğu üzerimdeydi. Akşam Mehmet ağabeylere geçecektik hemen üstümü değiştirip yemek yedim. O dakikalarda köyün bayanları bizim kaldımığımız evine geliyorlardı. Bu bir devrimdi resmen. Kadın eşitliği için bir büyük bir adımdı. Aslında Aslanğolu köyünde kadınlara çok büyük saygı var. Kadınlara dayak atma söz konusu bile değildi ama bunun yanında kadınlar erkekleri gördükleri zaman hemen başlarını eğiyorlarDI... Biz gelinceye kadar... Artık bize kendileri selam veriyorlar, kendileri kolaylık diliyorlardı. Bu ufak bir şey olarak görülebilir ama hiç böyle bir şey olmayan yerde büyük bir hareket hemde çok büyük bir hareket...

Yemeğimi yiyip hemen Mehmet ağabeyin evine fırladım. Ee gelince Mehmet ağabey her zaman ki sıcaklığıyla beni karşıladı. „Hoş geldin Volkan başım gözüm üstüne..."

O kadar yemek yediğimi söylesemde o Anadolu misafir perverliğiyle „gel buyur yemek ye" dedi. Ben hayır dedikçe ısrar etti. Yemeğe koyulduk...

Yemekten sonra Ulusal Kanalda yayınlanacak olan sanırım bizim heyecanımızdan bir türlü yayınlanamayacağını zannettiğimiz Aslanoğlu köyündeki akulun yapımını anlatan program bir türlü başlamadı. Bu sırada vakiti geçirmek için Mehmet ağabeyden ilk şehitleri olan Muhittin ağabeyi anlatmasını istedim. Başladı anlatmaya... „Muhuttin ağabey çok büyük  bir adamdı. Halkın bilinçlenmesinde çok yararı olmuş bir kişiydi. Her yürüyüşte en önde yer alırdı. Hiç korkmazdı. Hep ağalığa karşı mücadele verdi. Bu durumu çekemeyen ağanın adamları onu yanında bir tek yiğeni varken silahla öldürdü..." Biraz susup sonra devam etti: „Bizler onun başına bir şey geleceğini biliyorduk. O da biliyordu."

Sonra konuşma tam bağımsızlığa geldi. Ve Mehmet ağabey resmen: „Akp giderse ağalık çöker ve biz kazanırız..." Dedi.

Arkadaşlarla bunlar olurken bizim başımızda ki grubu yöneten Bora ağabey bağlama çalmak için bizim evimizde olan konuk bayanlara bağlama çalmaya gidip dönmüştü bile... Artık saat çok geç olmuştu izin alıp eve geçtik.

O sırada bizim evdeki konukları uğurlayan grupta ki kız arkadaşların morali bozuktu sebebini sordum. Köyün tek dilsizi olan ablası el hareketleriyle, konuşan kişilerden daha iyi bir şekilde „bu köyde çok acı çektiklerini ama buna rağmen her ne olursa olsun köyü terk etmeyeceklerini" söylediğini anlattılar.

Bu anlatım kızları çok etkilemişti. Aslında her ne kadar anlatım sırasında orada olmasak da bizleride çok etkilemişti.

Ertesi gün her zamanki gibi erkenden kalkıp işe koyulduk...

Akşam oldu ve yeni malzeme almak için yemekten sonra hemen okula gittik. Bir kaç eşya taşıdıktan sonra normalde sabah erkenden başlayacaklarını bildiğim saman taşıma işinin erkene alındığını bir kaç saat içinde yapılacağını öğrendim ve hemen abilerle gittim.

Kamyondaki devasa boyutlara gelmiş saman çuvallarını tutan ipleri çözüp başladık boşaltmaya... Şu zamana kadar bu kadar pis bir iş görmedim. Aldığım hava oksijen boruma batıyordu. 6-7 tane çuvar zar zor boşalttıktan sonra dayanayıp yerimi başkasına bıraktım. Ama ağabeyler saman tepesinin başına çıkıp kartal gibi saman çuvallarını kendine çekip bir hamlede boşaltıyordu... Ki sonradan öğrendiğime göre gece üçe kadar durmadan çalışmışlar...

Ertesi gün son günümüzdü işlerimizi halledip karışık duygular içinde girmiştik. İşlerimizi bitirmenin sevinci, buradan ayrılmanın üzüntüsü... Düşünceleride ki kargaşalar...

O gün ilk defa yoğurt gelmesinin sevinci tüm erkekleri sevindirmişti. Tam üç tabak cacık yedik... Böyle bir mutluluk olmaz... İşte o gün fakirliğin ne kadar zor olduğunu anladım... Önceden bu duyguyu bildiğimi zannediyordum. Ama yanılmışım...

Tabi bu üç tabak cacık sonradan ne kadar direnirsek direnelim Muhtar Mehmet ağabeyin arkadaşların anlattığına göre müthiş konuşmasını kaçırmama sebep vermişti...

Ayrılık artık gelip çatmıştı. Üzüntü tüm bedenimizi sarmıştı. Dokunsak ağlayacak durumdaydık... O gün bir haftalık yaşadıklarımız film şeridi gibi gözümüzün önünden geçmişti...

Minübüse bindiğimizde şu şarkı üzüntüyle ağzımızdan çıkıyordu...

Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür
Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür

Orda bir ev var uzakta
O ev bizim evimizdir
Yatmasak da kalkmasak da
O ev bizim evimizdir

Orda bir dağ var uzakta
O dağ bizim dağımızdır
İnmesek de çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır

Orda bir ses var uzakta
O ses bizim sesimizdir
Duymasak da tınmasak da
O ses bizim sesimizdir

Orda bir yol var uzakta
O yol bizim yolumuzdur
Dönmesek de varmasak da
O yol bizim yolumuzdur

....
 
VOLKAN KAHYALAR

   

 

 

Bizi de Okusana ;) × +